İstanbul hesabını bilmeyen bir şehir.
Oraya buraya doğru koştururken, dünyanın kaynağını savururken neleri kaybettiğinden haberi bile olmuyor. Elindeki dünyanın hiçbir şehrinde olmayan, hazine değerindeki fırsatları nasıl kaçırdığını bilmiyor. Üstelik bir daha geri dönülemez şekilde.
Bunlardan biri de “şehrin en büyük transfer merkezi” olacağı söylenen Yenikapı’da başına gelenler.
Şöyle bir düşünün: Marmaray inşaatı sırasında, 2004–2013 yılları arasında yürütülen kazılarda çok önemli arkeolojik keşifler ortaya çıktı. Burada dünyanın en büyük Roma limanı bulundu. Dünya basını bu keşiflere sayfalar ayırdı. Paris, Lille, Brüksel ve İstanbul’da binlerce insanın ziyaret ettiği sergiler açıldı. Yayınlar yapıldı. Ama burada bulunan 37 adet Roma gemisinin ve on binlerce arkeolojik buluntunun ne olduğu bilinmiyor.
Geçtiğimiz hafta araştırmacı yazar ve turizmci Şerif Yenen sormuş: ‘Yenikapı (Theodosius) Limanı kazılarında çıkan eserler nerede? Projesi uluslararası bir mimarlık yarışmasıyla elde edilen müze neden hala açılmadı?’
Yenen aradan geçen çok uzun süreye rağmen, söz konusu müzeye ilişkin somut bir gelişme paylaşılmadığını ve bu sessizliğin kamuoyunda ciddi soru işaretleri yarattığını ifade etmiş ve şunları söylemiş: “Dünyanın en büyük sualtı arkeolojisi müzelerinden biri olacağı söylenen bu projenin neden hayata geçirilmediğini sormak, kamu olarak en doğal hakkımız. Bu eserler bugün nerede, hangi koşullarda korunuyor ve bu müzenin gerçekleşme ihtimali hâlâ var mı? Bunları bilmek istiyoruz.”

Düşünsenize bir taraftan Yenikapı’da dünyanın en heyecan verici arkeolojik keşifleri yapılıyor. Dünyanın en büyük Roma Limanı bulunuyor. Bu liman şehrin Akdeniz dünyasının başkenti olduğunu gösteriyor. Sonra biraz daha kazıldıktan sonra on metre altından Neolitik döneme ait kalıntılar çıkıyor. Bu kalıntılar da Karadeniz’in bugünkünden 150 metre aşağıda bir göl olduğu, Boğazların henüz açılmadığı Büyük Tufan’ın gerçekleştiği tarihi gösteriyorlar. Günümüzden 8 bin yıl öncesine gidiliyor, şehrin tarihi yeniden yazılıyor. Paris’teki sergi 2010 yılında Grand Palais’de açılıyor. Açılışına dönemin başbakanı Tayyip Erdoğan ve bakanlar katılıyor. İstanbul’daki sergi de Sabancı Müzesi’nde gene kendisi tarafından açılıyor. Her iki sergi de muazzam ilgi görüyor. Sonra ne oluyor? Dünya arkeoloji tarihine geçen bu keşifleri kalıcı bir şekilde sergilemek için uluslararası bir mimarlık yarışması açılıyor. Dünyanın en tanınmış mimarları bu yarışmaya katılıyor. Amerikalı ünlü mimar Peter Eisenmann’ın projesi birinciliği kazanıyor. Sonra bu mimara uygulama projeleri hazırlatılıyor. Milyonlarca dolar harcanıyor. Sonra ne oluyor? Hem bu heyecan verici keşifler, hem de bu proje unutuluyor.
Böyle muazzam bir keşif başka bir şehirde gerçekleşmiş olsa, hem müze çoktan tamamlanmış olur. Hem de ilk okullardan başlayarak bütün eğitim kurumlarının, metro istasyonlarının duvarlarında kazıdan alınan kesitler çerçevelenerek konur. Din kitaplarında, mitolojik belgelerde şehirlerin sular altında kalmasını anlatan ve “Büyük Tufan” adı verilen olayla ilişki kurulur. Boğazların açılışı, Marmara’nın küçücük bir tatlısu gölü olduğu zamanlarla sonraki tarihler arasındaki bağlantılar kurulur. Arkeolojik keşifler bir taraftan devam ederken orada bir taraftan da müzede buluntular sergilenir, konferanslar düzenlenir. Yenikapı dünyanın ilgi odağı haline gelir. Bugün şehir halkı, herkes Büyük Tufan’ı biliyor, ama bunun İstanbul’un var oluşu ile ilişkisini bilmiyor. 6 yüzyılda dünyanın en büyük dini yapısının, Ayasofya’nın İstanbul’da olduğunu belki biliyor ama şehrin Akdeniz dünyasının başkenti olduğunu, bu nedenle en büyük Roma limanının neden burada olduğunu bilmiyor.
Dedim ya. İstanbul elindeki hazine değerindeki değerlerin farkında bile değil. Neleri kaybettiğini bilmiyor.
Ama bu heyecan verici keşiflerin yapıldığı Yenikapı’da kazı alanının neredeyse tümüyle kaplayan kazulet bir AVM projesi yaptırılıyor, Büyükşehir Belediyesi tarafından. Bu kazı alanında dünyanın en büyük Roma limanın keşfedildiğini bile bile. Bu proje güçlükle sivil bir girişim tarafından durduruyor.
Sonra iki ana metro hattı ile burada gerçekleştirilecek olan Marmaray ve o tarihte deniz otobüsleriyle şehrin deniz erişimini sağlayan liman arasında hiçbir bağlantı kurmayan dünyanın herhalde en abuk “herkes kendi işine baksın” merkez istasyonları projeleri ortaya çıkıyor.
Bu projeler o kadar birbirlerinden habersizler ki, adeta Marmaray’ın güzergahının seçiminde bakanlıkların birbirinden bilgi gizlemesi gibi ortaya acaip bir durum çıkıyor. İstanbul’un en büyük transfer merkezi olacağı söylenen yerde terminaller arasında neredeyse beş yüz metre.

Neyse ki sivillerin sayesinde 2006 yılında şehir 2010 yılı için Avrupa Kültür Başkenti seçiliyor. İşte bu sözü edilen mimari yarışma da o sayede, bir dolu bağımsız insanın gönüllü çabalarıyla gerçekleştiriliyor. Bu amaçla özel bir yasayla çok aktörlü, içine merkezi ve yerel yönetim organlarını alan bir kamu tüzel kişiliği oluşturuluyor. Bu misyon odaklı yapı şehrin ihtiyaç duyduğu çok taraflı, çok katmanlı, katılımcı bir yönetim deneyimi için bir fırsat. Ancak bu organlaşma 2011 yılında sona eriyor. Müze projesi de hayallerde kalıyor. Müzeyi Büyükşehir Belediyesi inşa edip Kültür ve Turizm Bakanlığı’na hediye edecek değil ya. Yalnızca bu müze olayı bile şehirdeki stratejik konuların, yatırımların nasıl bir işbirliği modeli içinde geliştirilme ve yönetilmesi gerektiğini gösteren bir örnek.
Sonuç olarak ne olduğunun anlaşılması için konuyla ilgili bir tanıklığımı aktarayım:
Ajansın Yönetim Kurulu Başkanı (Şekib Avdagiç) ile kapanış için Brüksel’de Avrupa Birliği Eğitim ve Kültür Komisyoneri’ni (Androulla Vassiliou) ziyarete gittiğimizde aldığımız cevap: “Siz oybirliği ile Avrupa’nın kültür başkenti seçildiniz. Bu ünvan bir yıllık değildir, kalıcıdır. Nasıl bir hata yaptığınızın farkında mısınız?”
Bilmiyorum, yalnızca müzeyi değil, daha neleri kaybettiğimizi bir parça anlatabildim mi?



























Yorum Yazın