Amerika-İsrail’in İran’a yaptığı saldırı sadece kötü bir fikir değildi; Amerikan imparatorluğunun çöküşünde bir dönüm noktası haline geldi. Bazı insanlar, ABD’nin önderlik ettiği dünya düzenini tanımlamak için “hegemonya” kelimesini tercih edebilir; çünkü bayrağı genellikle koruduğu veya sömürdüğü topraklarda dalgalanmıyor. Ama kurallar aynı.
İmparatorluk sistemleri adları ne olursa olsun, ancak araçları amaçlarına yettiği sürece ayakta kalır. İran savaşıyla birlikte Başkan Trump, imparatorluğu tehlikeli bir şekilde aşırı genişletti.
Orta Doğu’da askeri bir macera, sıradan bir gözlemcinin Trump başkanlığının yanlış yönetmesini bekleyeceği son şeylerden biriydi. Trump’ın üç başkanlık kampanyasında da değindiği sorunların çoğu, liderlerimizin imkânlarının ötesindeki tercihlerinden kaynaklanıyordu.
İçeride “uyanıklık” (wokeness) taraftarları, gruplar arası etkileşimleri mikro düzeydeki yönetimin maliyetini ve zorluklarını hafife aldı. Dışarıda ise kudretli Amerikan ordusu, demokrasi ihracı konusunda pek yetenekli olmadığını kanıtladı; bunu gösteren en son örnek de Irak’taki felaketti.
Aşırı yayılma tehlikesi, Başkan Joe Biden’ın küçümseyerek reddettiği bir şeydi. Eskiden “Biz Amerika Birleşik Devletleri’yiz” derdi, “yapamayacağımız hiçbir şey yok.” İnsanlar Trump’ın farklı olacağını düşünüyordu. “Amerika’yı yeniden büyük yap” ifadesinin tüm görkemine rağmen Trump seçmenleri ondan yeni sorunlar üstlenmesini beklemiyordu. Büyüklük çoğunlukla atmosferik olacaktı yani övünme, caka satma, macera değil.
Amerika, etki alanını daraltarak bile daha büyük hale gelebilirdi. Güncellenmiş Monroe Doktrini’ni ilan ederek Amerikan dikkatini Batı Yarımküre’ye odakladığında, çoğu insan bunun “daralma” (retrenchment) anlamına geldiğini düşünmüştü.
Geçen Kasım ayındaki Ulusal Güvenlik Stratejisi’nde ise şöyle demişti: “Orta Doğu’nun hem uzun vadeli planlamada hem de günlük icraatta Amerikan dış politikasını domine ettiği günler şükür ki geride kaldı.”
Bu, mantıklı, hatta takdir edilecek bir dış politika planıydı. Tarih de bunun uygulanabilir olduğunu gösteriyordu. Britanya, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra uzaklardaki koloni ve himaye sisteminden vazgeçmek zorunda kalmıştı. Bu bırakma süreci çoğu zaman sıkıntılıydı ve çoğunlukla geride şiddet bırakmıştı.
Ancak 1956’da Fransa ve İsrail’le birlikte Mısır’dan Süveyş Kanalı’nı alma girişimindeki başarısız denemesi hariç, artık yükünü kaldıramayacağı toprakları tutmaya kalkışmadı. Eski kolonileriyle makul ölçüde iyi ilişkiler kurdu. Çekilmesi bir başarı olsa da bunu etmek zordur çünkü yönetilen şey bir çöküştü.
Trump’ın da benzer bir şeyi başarabilme şansı vardı.Washington’da son on yıldır hakim olan varsayım şuydu: Dünya jeostratejik bir “müzikli sandalye” oyunu oynuyor ve müzik neredeyse durmak üzere.
Çin, yakında sadece askeri-endüstriyel kapasitede değil, bilgi teknolojisinde de bizi geçebilir. Dünya, Amerika için daha az elverişli yeni bir jeostratejik yapıyla sertleşecek. Bunu Amerika’nın lehine yeniden şekillendirmek için son fırsatımız bu.
Trump ilk olarak Çin’i Batı Yarımküre’deki kale mevzilerinden çıkarmaya yöneldi. Göreve döndükten kısa süre sonra ABD, Hong Kong merkezli ve Çin bağlantılı çok uluslu şirket CK Hutchison’a baskı yaparak Panama Kanalı Bölgesi’ndeki iki limanı satmaya zorladı. Çin’e petrol ihracatının %80’ini yapan Venezuela’da Amerikan askerleri geçen kış lider Nicolás Maduro’yu kaçırdı.
Trump, Çin yatırımlarının hedefi olan Küba’nın da “sırada” olduğunu uyardı. Ayrıca küresel ısınmanın açığa çıkaracağı enerji ve maden kaynaklarının paylaşılacağı dönemde Kuzey Kutbu yakınlarında (örneğin Grönland gibi) daha güvenli bir üsse sahip olmanın iyi olacağı düşünülüyor.
Bu yarımküre politikası savunulabilir olsun ya da olmasın, bir tutarlılığı var. İran’a saldırı ise farklıydı. Bu, savunma amaçlı bir konsolidasyon değil, tehlikeli ve açık uçlu bir sorumluluğun üstlenilmesiydi. Molla rejiminin devrilmesi daha iyi olabilir, evet. Ama enerji bağımsızlığına ulaşmış, kendi yarımküresine çekilen bir ülke için bu hayati bir çıkar değildi. Daha birkaç ay önce İran’la savaş, yönetimdeki hiç kimsenin radarında yoktu. Çünkü Amerika, İran’a uzun bir çatışmada iradesini dayatacak askeri kapasiteye sahip değil. 1991’de Kuveyt’in işgalini geri çevirmek için 40’tan fazla ülkeden bir milyon asker gerekiyordu. O Irak, İran’dan çok daha az sofistike ve çok daha küçüktü. İran ve Irak 1980’lerde birbirleriyle berabere kaldığında her iki tarafta da yüz binlerce ölüm olmuştu. Amerika’nın İran’ı yenme şansı için silahlı kuvvetlerinin önemli bir bölümünü ki toplamı sadece 1.3 milyon asker göndermesi gerekir ve bu güç, başarılı olsa bile uzun süre orada kalmak zorunda kalırdı.
Artık büyük ordular toplamaya gerek kalmadığı, sofistike füzeler ve diğer uzaktan silahlarla iş görüldüğü söylenebilir. Ama bu silahlar başka sahalardaki müttefikleri ve çıkarları savunmak için gerekiyor ve Amerika bunları tüketiyor.
The Times’taki haberlere göre, Asya’daki olası çatışmalar için ayrılmış 1.100 uzun menzilli gizli seyir füzesi kullanıldı, stokta sadece 1.500 kaldı. Ayrıca ortalama yılda alınan miktarın yaklaşık 10 katı, yani 1.000 Tomahawk seyir füzesi ateşlendi.
Amerikan liderleri yıllardır Avrupalı müttefiklerini askeri güçlerinin yetersizliği konusunda azarlıyor. Ama Amerika’nın askeri gücünü GSYİH’sına değil, iddialarına göre ölçersek, o da en az onlar kadar yetersiz.
Amerika’nın başlattığı savaşa sıkıştığını söylemek yanlış olur. Seçenekleri var. Ama hangi seçeneği seçerse seçsin, şimdi çok ağır bir bedel ödeyecek. İran’da vazgeçebilir ama hiçbir iyi neden olmadan, ordusunun dünyanın sandığından çok daha az baskın olduğunu göstermiş olur.
Alternatif olarak Avrupa ve Doğu Asya gibi hayati ulusal çıkar alanlarından kaynak çekerek, başkanın “İran macerası” diye nitelendirdiği şeye aktarabilir. Ya da Trump’ın Nisan başından itibaren sosyal medya paylaşımlarında karanlık bir dille ima ettiği aşırı askeri seçeneklere başvurabilir ki bu, yönettiği ülkenin sonsuza dek utancı olur.
Amerika ya itibarını ya dostlarını ya da ruhunu kaybedecek. İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu bu savaşı Trump’a şiddetle tavsiye etti çünkü o da dönemin “müzikli sandalye” mantığını görüyordu. Müzik durduğunda Amerika, İsrail’i komşularından geleneksel yöntemlerle koruma ateş gücüne sahip olmayabilir ve muhtemelen istekli de olmaz.
İronik olan şu: Savaşın felaket sonucu, Netanyahu’nun temel anlayışının doğru olduğunu gösteriyor. İsrail’in Amerika’yı böyle anakronik maceralara sürükleme ihtimali giderek azalıyordu. Trump’ın saflığı, Netanyahu’ya son bir şans verdi.
Amerika’nın şimdi imparatorluk çöküş sürecinin neresinde olduğunu sormak cazip bir başlık. Britanya ile bir asır önceki hali arasında kesinlikle ortak noktalar var: sanayisizleşme, aşırı taahhüt, kendini beğenmişlik.
Birinci Dünya Savaşı arifesinde Britanya, endüstriyel ve hatta askeri teknolojide Almanya’ya bağımlıydı ve Alman üstünlüğünü yaratan serbest ticaret sistemini yeniden gözden geçirmeye yanaşmıyordu. İkinci Dünya Savaşı arifesinde ise Britanya fiilen iflas etmişti. Bugün Amerika’nın Çin’e bağımlılığında da benzerlikler var.
Amerikan hegemonyasına duyulan şüphe, Amerikalıları Trump’a yönelten sağlıklı bir şüpheydi. Trump seçmenleri şu soruyu soruyordu serbest ticaret, demokrasi ihracı ve kitlesel göç üzerine kurulu bir küresel sistem bu kadar iyiyse, neden bunu benimsediğimizden beri 35 trilyon dolar borçlandık? Bu gerçekten iyi bir soru.
Trump, elitlerinde bir şeylerin ters gittiği hissedilen Amerika için mükemmel bir adaydı. Temel argümanı şuydu: Amerika önderliğindeki küreselcilik siyasetçiler için o kadar faydalı ki, iktidara geldiklerinde seçmenlerine rağmen onu savunacaklar; kampanyada ne derlerse desinler. Ne yazık ki olaylar onu haklı çıkardı.
* Christopher Caldwell (The Times’ta konuk Görüş yazarı ve Claremont Review of Books’un editörüdür. “Avrupa’daki Devrim Üzerine Düşünceler: Göç, İslam ve Batı” ile “Yetki Çağı: Altmışlardan Bugüne Amerika” kitaplarının yazarıdır)
Çeviren: Çağatay Arslan
Orijinal Bağlantı: https://www.nytimes.com/2026/05/03/opinion/iran-us-empire.html




































Yorum Yazın