Geçen yazımda sormuştum: “İktidar kendi başına bırakıldığında ne yapar?” Üç cisim demiştim: iktidar, birey, toplum. Birbirinin kütleçekiminde döner durur, hareketleri tahmin edilemez. Fizikteki üç cisim problemi gibi: başlangıç koşullarındaki ufacık bir değişim, bütün denklemi altüst eder. Kelebek etkisi. Örneğin 1914, Saraybosna. Bir şoförün yanlış sokağa sapıp, aracı geri alırken suikastçının önünde durması ile Franz Ferdinand öldü. Ardında on yedi milyon ölü bırakan ve dört yıl süren, tarihin buna ‘Birinci Dünya Savaşı’ dediği kocaman bir yıkım.
Başlangıç koşulu: yanlış bir dönüş. Kelebek kanat çırptı. Fırtınaya biz isim koyduk.
Yazının yayınlanmasından sonra bir okurum (Saygıdeğer Sebahattin Toraman) yazıma şöyle bir yorum bıraktı, ki beni bu yazıyı yeniden düşünmeye iten o oldu: “Kaos’dan kozmos’a, kozmos’dan kaos’a salınan bir sarkacın aynadaki yansısı… İktidar, birey, toplum tanım ve kavramlarının zaman sahnesindeki alegorik ve metaforik vodvili…”
Vodvil. Ne güzel söylemiş. Vodvil, bilirsiniz, tekrarlanan şaşkınlıklar, yanlış anlamalar, kapıların açılıp kapanmasıyla ilerleyen bir tiyatro türüdür. İşte bizim tarih dediğimiz şey de tam olarak bu: Bir perdede mutlak monark girer, öbür perdede anarşist bağırır, üçüncü perdede “orta yol”cu tatlı dille sahneye çıkar. Aynı oyun, farklı maskeler. Ve her perdenin sonunda seyirci şaşırır: “Ee bu da mı olmadı?”
Tarih boyunca insanlık hep iki duvar arasında sıkıştı. Önce “biri emretsin” dedik. Krallar geldi, tanrının gölgesine sığındılar. Max Weber’in tarif ettiği geleneksel otorite biraz da buydu. Örnek mi? Osmanlı’da padişahın “zıllullah fi’l-ard” yani Allah’ın yeryüzündeki gölgesi sayılması gibi. Ancak o gölge çok ağır bastı, nefes alamadık. Sonra “defolup gidin” dedik. Proudhon’un “mülkiyet hırsızlıktır”ı, Bakunin’in “özgürlük verilmez alınır”ı… Bütün otoriteyi devirdik.
Ortada ne bir yol ne de bir ışık kaldı, Hobbes’un herkesin herkese savaşı diye tarif ettiği karanlık kapladı sahneyi. Örnek? 1990’larda Balkanlar’da devlet çökünce komşunun komşuyu vurduğu o kısa ama kanlı kaos gibi.
Ardından “akıl var, mantık var, gelin ortada buluşalım” dedik. Demokratik usuller, haklar, özgürlükler.
Locke, Montesquieu, Rousseau...
Kuvvetler ayrılığı, toplum sözleşmesi, temsili demokrasi…
Kağıt üzerinde her şey muazzamdı. Ta ki fark edene kadar: Bu yeni dünyada da sömürenle sömürülen aynıydı. Sadece kılıf değişmişti. Bugün bir asgari ücretlinin alım gücüyle bir CEO’nun ikramiyesi arasındaki uçuruma bakın. Bireyin kazandığı güç, girişimcilik, rekabet, “kendi ayakları üzerinde durma”, başka bireyleri ezen bir çelik silindire dönüştü. Marx bunu yabancılaşmanın başka bir kılığı olarak görürdü; Foucault ise bedenin ve hayatın içine kadar sızmış bir iktidar tekniği olarak.
(Ayn Rand’ın kulakları çınlamıştır okurumun dediği gibi ;)) Onun kahramanı Howard Roark belki kazandı, ama geride kalanların çoğu, görünmeyen bir canavarın dişlilerinde eziliyor bugün.
Okurumun yorumunda bir cümle daha var ki, üzerinde durmadan geçemeyeceğim: “Bir organizmanın yaşam akışının kolajı… Eklektik ve senkretik evrim… Lâkin, doğal seçilimsiz, yapay, sentetik ve kurgusal.”
İşte tam burada bir şey kırılıyor. Doğal evrim nedir?
Darwin’in anlattığı gibi: rastgele mutasyonlar, çevreye uyum, hayatta kalma mücadelesi, nesiller boyu yavaş değişim. Hata yapma, geri dönme, çıkmaz sokağa girme lüksü vardır doğal evrimin. Fakat biz medeniyeti öyle kurmadık ki. Biz her şeyi tasarladık. Anayasaları, ekonomik sistemleri, eğitim müfredatlarını, hatta arzularımızı bile. İdeolojilerle, reklamlarla, sosyal medya algoritmalarıyla, kredi notlarıyla… Sentetik bir evrim yarattık. Ve bu evrimin doğal seçilimi yok; onun yerini yapay seçilim aldı: kimin kazanacağına piyasa değil, iktidarın kuralları karar verir. Örnek? Bir ülkede hangi iş fikrinin destekleneceğine devlet teşvikleri karar veriyorsa, orada doğal girişimcilikten değil, kurgulanmış bir rekabetten söz ederiz değil mi?
Belki de sorun tam olarak bu: Doğal evrimi terk ettik. Hayek’in spontane düzen dediği, yani kimsenin tasarlamadığı, dil veya piyasa gibi kendiliğinden oluşan düzenler fikri kulağa güzel geliyor. Organik. Saf.
Ama bir dakika: hangi piyasa kendiliğinden oluştu?
Kimin parasıyla dönen, kimin yasasıyla korunan, kimin sınırından geçen piyasa?
Spontane düzen çoğu zaman kurucusunu unutmuş bir düzendir sadece. Hafıza kaybı masumiyet sayılmaz. Bir organizma gibi evrilmek varken, bir makine gibi kurmaya çalıştık toplumu ve o makinenin “kendiliğinden” işlediğini söyledik üstüne. Makineler hatayı sevmez, esnemez, merhamet etmez. Ve makine her zaman birilerini ezecek şekilde tasarlanmıştır. Çünkü makinenin doğası budur: verimi maksimize etmek, sürtünmeyi azaltmak, artığı en üstte toplamak.
Ne yapmalı? Bilmiyorum. Kimse bilmiyor. Karl Popper’ın tümevarım sorunu aklıma geliyor: Geçmişteki tüm kuğuların beyaz olması, gelecekteki bir kuğunun da beyaz olacağını kanıtlamaz. Aynı şey medeniyet modelleri için de geçerli. Şimdiye kadar işlemiş hiçbir sistem, yarın da işleyeceğini garanti etmez. Kant’ın numen dediği şeyi hatırlıyorum: Kendinde şeyi asla bilemeyiz, yalnız görünüşüne yaklaşabiliriz. Nihai hedef de öyle. Nihai hedefin bilinemez olduğunu kabul etmek, en cesur arayış biçimidir kim bilir?
Konaklıyoruz, arıyoruz, bulamıyoruz. Bulmamak, bulduğumuzu sanmaktan çok daha iyi zannımca. Çünkü bulduğumuzu sanmak, ideolojilerin, totalitarizmlerin ve yeni putların beşiğidir. Yirminci yüzyılda “tarihin sonu” sandıkları şeyin nasıl bir kibir taşıdığını, sonrasında neye dönüştüğünü hepimiz gördük.
Bildiğim bir şey elbette var.
Bu salıncağı durdurmak mümkün değil. Kaos’tan kozmos’a, kozmos’tan kaos’a salınmaya devam edeceğiz. Bize “evrim” diye dayatılan sentetik kurguyu teşhir etmek, doğal olanla yapay olanı ayırt etmek, makinenin dişlileri arasında un ufak olmadan önce “dur” diyebilmek…
Belki de özgürlük, sarkacın dışında bir yerde değil, salınımın farkında olmakta gizlidir. Ne tam düzenin uyuşturucu simetrisinde ne de kaosun sarhoş edici dansında. İkisinin arasında, gözleri açık, sallayan eli sorgulayarak.
(Bu yazının doğmasına vesile olan okuruma, o derinlikli ve ilham dolu yorumu için teşekkür ederim. Sarkacı fark etmek kolay değil; onu aynada görmek ise ayrı bir incelik ister. Sağ olsun.)
Okuyan bilir.
Peki ya bilmeyen? Onlar da okuyor muydu?






























Yorum Yazın