Bu Latince ifade, kötü niyetli politika veya yönetim anlamına geliyor. “Mala fide” (kötü niyet) önemli bir hukuki kavram. Alman filozof Arthur Schopenhauer’in tanımına göre, bir kişi söyledikleri ve yaptıklarının doğruluğuna inanıyorsa iyi niyete (bona fide), aksine yanlışlığını biliyor ama yine de söylüyor ve yapıyorsa kötü niyete sahiptir. Özetle, söylem ve eylemlerinin yanlışlığını bildiği halde gerçekleri saklamak ve yanlış bilgi vermeye devam etmek kötü niyetin somut göstergesidir.
Geçen yüzyıla damgasını vuran filozoflardan Jean Paul Sartre’a göre, kötü niyet ile yalan birbirinden ayrılması gereken iki kavramdır. Felsefesini ortaya koyduğu Varlık ve Hiçlik (L’Etre et le Néant) isimli başyapıtında, bilinmeyen veya kendisinin doğruluğuna inandığı bir yanlışı yayan kişi yalancı değildir. Yalancı, başkasını kandırmak amacıyla gerçeği çarpıtan kişi; kötü niyetli ise başkalarınca kötü görülmek veya eleştirilmekten çekindiği için gerçeği saklayandır. Başka bir deyişle kötü niyetli, gerçeği saklarken amacı başkasını kandırmanın ötesinde toplumdaki iyi imajını korumaktır.
İki filozofun tanımları arasındaki nüans bir yana bırakılacak olursa, Yılmaz- Şimşek ekonomi yönetiminin izlediği yanlış enflasyonla mücadele politikasının halkın çoğunluğu açısından iyi niyetli olmadığını söylemek mümkün. TÜİK’in Ocak ayı enflasyonunu yüzde 4,84 olarak açıkladığı geçtiğimiz hafta kamuoyunda sıkça tartışılan konu bu oldu. Bu oran öncelikle TÜİK’in bağımsızlığının bir kez daha sorgulanmasına yol açtı. Önceki yıllarda da görüldüğü gibi, yılın son aylarında veya Mayıs ve Haziran’da enflasyon oranlarının sürekli düşük çıkmasının, memur, emekli ve asgari ücret zamlarının düşük belirlenmesi için manipülatif olduğu görüşü toplumda oldukça yaygın bir kanaat. Bu oranın, İttifak’ın küçük ortağının Genel Başkanı Sayın Devlet Bahçeli’nin sefalet ücreti dediği en düşük emekli maaşına yapılan 1062 TL tutarındaki ilave zammın 970 TL'sini geri alması toplumdaki kötü niyet algısını da güçlendiriyor.
Aslında Ocak enflasyon oranının yüksek çıkmasının bir başka nedeni daha var. O da Hazine ve Maliye Bakanı’nın söylediği gibi, kötü hava koşullarından ötürü gıda enflasyonunun yüksek çıkmasından çok yeniden değerlendirme adı altında vergi ve harçlara her yıl zam yapıyor olması. Ekonomist yazar Şeref Oğuz’un 4 Şubat günlü yazısında bir kez daha dile getirdiği gibi, “ kamu, yönetilen ve yönlendirilen fiyatlar ve yeniden değerleme oranıyla sürekli zam yaparak enflasyonu düşüreceğini sanıyor. TÜİK de mızrağı çuvala sığdırma işgüzarlığı ile ‘kamufle’ ediyor.” Oğuz buna kamuflasyon diyor. Bu nedenle daha OVP (Orta vadeli program) açıklanmadan önce öngörülen politikanın enflasyonla mücadeleyi değil, açık veren kamu bütçesini tasarrufa gitmeden aynen sürdürmeyi amaçladığını söylemiştim. Bunun en önemli göstergesi de OVP’den önce emekli maaşlarının negatif ayrımcılık yapılarak büyük oranda tırpanlanması ve MTV’nin bir kat daha alınması gibi bazı ilave vergi artışlarına başvurulmasıydı. O bakımdan sadece emekçi ve emeklilerin gelirlerinin düşürülmesi üzerinden toplumun tüketiminin düşürülmesine dayalı bir programın “enflasyonla mücadele” adı altında sunulmasının iyi niyetli bir politika olmadığı açıktı.
Orta sınıf da hedefte
Enflasyonla mücadele programları sadece halkın tüketiminin, üstelik sabit gelirler kısılarak düşürülmesiyle yürümez. Kamu yönetiminin harcamaları, maaş ve sosyal yardım kalemleri dışında kalan harcama kalemleri üzerinden büyük oranda kısılır, ayrıca az kazanandan az, çok kazanandan çok vergi alınmasını hedefleyen bir reformla desteklenir. Yanısıra, kamunun vergi artışlarına değil, aksine akaryakıtta olması gerektiği gibi indirimlerine gitmesi gerekebilir. Çünkü bu tür programların ortalama 18-24 ay içinde sonuç vermesi beklenir. Oysa bunun tam tersinin uygulandığını ve OVP hedeflerinin yukarı yönlü revize edilip durduğunu görüyoruz. Söz gelimi OVP, 2024 sonu için yüzde 33, 2025 için 24, 2026 için de yüzde 15 enflasyon öngördü ama hiçbiri tutmadı. Ocak ayı enflasyonu bu hesabın bu yıl da tutmayacağını açıkça gösteriyor. Oysa Cumhurbaşkanı Yardımcısı Cevdet Yılmaz daha Aralık ayında 2027 yılı için tek haneli enflasyondan söz etmişti. Bu, son üç bütçede gördüğümüz kamu yönetimindeki savurganlık nedeniyle mümkün olmayacağı gibi, emekçiler ve emeklilerin yaşam maliyetinin altında ücretlere mahkûm edilmesinin de sürdürülmesi mümkün değil.
Nedeni bu imkânsızlık mıdır bilmem ama son olarak BDDK, sürekli yoksullaştırılan ama yaşam savaşı veren düşük gelirlilerin devasa sorunları nedeniyle pek gündeme gelmeyen orta sınıfı ilgilendiren bir konuya el atarak, kullanılmayan kredi kartı limitlerine göz dikmiş durumda. Düşünülmeden yalap şap yazılıp bankalara gönderilen talimat önce eğitim sonra sağlık harcamalarının limitten muaf tutulmasıyla iki kez revize edildi. Bir kalem daha var mesela. KDV ve ÖTV derken fiyatını ikiye katlayan yeni araçlara ulaşamayan orta sınıf, mevcut eski araçlarının beklenmedik arızalarının giderlerini karşılamak için de kredi kartı limitlerinin yüksek tutulmasını istiyor. Kredi kartı sahipleri için kullanılmayan limitler parasal bir güvence. Hane gelirinin dört katı uygulaması esas alındığında orta sınıfın Ocak ayı itibariyle aylık geliri 100 bin, limiti de 400 bin TL’yi aşmış durumda. BDDK’nın son açıklamasında bu esas korunduğuna göre limitler 400 bini aşacak ve bu miktarın altına düşmeyecektir. Gelirini yüksek göstermiş olduğu için limiti yüksek tutulmuş kişiler olabilir ama kalkıp genelleme yapmak ne kadar doğru büyük bir soru işareti. Kaldı ki kullanılmayan limitleri kısmanın kredi kart kullananlara eziyet etmek dışında enflasyonla mücadeleye somut bir etkisi olabilir mi bilmem. Ama beklenmedik bir masraf çıkarsa o harcama karttan olmasa da bir şekilde yapılacaktır. Bunu kimse engelleyemez.
Gelir tamamlayıcı destek programı
İktidar, sadece orta sınıfa değil ama karı-koca emekli olanlara da eşitsiz davranmaya hazırlanıyor. Bu sonucu doğuracak “gelir tamamlayıcı destek” programına yönelmiş durumda. Nitekim bu yıl bazı illerdeki mahallelerde, geliri düşük ailelerin desteklenmesi amacıyla “Gelir Tamamlayıcı Aile Destek Sistemi” (GETAD) uygulamaya alınıyor. Yeni sistemin ilerleyen dönemde ülke geneline yaygınlaştırılması planlanıyor. Uygulama kapsamında Hazine ve Maliye ile Aile ve Sosyal Hizmetler bakanlıkları, sistem ve gelirler üzerinde inceleme başlatarak çalışma yapacak. Bu bağlamda, geliri belirli bir eşiğin altındaki ailelere kira, gıda ve ısınma gibi yardımlar verilecek. Hükümet, mesela hane geliri olarak en düşük emekli maaşına (20 bin TL) sahip olan bir ailenin gelirini belirlenen bir seviyeye taşırken, söz gelimi karı koca aynı maaşa (toplam 40 bin) sahip ailelere ek ödeme yapmayarak aradaki gelir farkını azaltmış olacak.
CHP Genel Başkanı Özgür Özel’in dediği gibi, mevcut en düşük emekli maaşı veya asgari ücret ancak ev kirasına yetiyor. “Ya barınacak aç kalacak ya karnı doyacak sokakta kalacak”. Açlık sınırı yaklaşık 31 bin TL olduğuna göre en düşük emekli maaşı ve asgari ücretin en az 50 bin TL civarında olması gerekiyor. Ama GETAD ile en yoksul kesimin geliri yükseltilirken, bu rakamın üzerindeki gelire sahip ailelerin bu yardımdan yararlanamayacağı anlaşılıyor. Bu düzenleme özünde elbette sosyal devlet ilkesine uygun. Ama GETAD’ın çalışanlar ve emeklilere uygulanan düşük maaş politikasıyla birlikte yürütülmesinin, toplumda yapılmakta olan veya yapılmış (emekli) işlerin ve edinilmiş eğitimin niteliğinin gözardı edilmesine yol açacağı için Anayasa’ya (10 madde) aykırı bir eşitsizlik yaratacağı çok açık. Gelir düzenlemesi yapılacak olursa -ki gerekli- bunun mutlaka tüm çalışan ve emeklilere yaygınlaştırılması ve GETAD’ın her şeye karşın gelir ihtiyacı olan ailelerle kısıtlanması gerekir.
Ne var ki iktidarın seçimlere iki yıl kala giriştiği böyle bir düzenlemeyle olasılıkla en yoksul kesimden oy devşirmeyi hesapladığı algısı oluşuyor. Bu algı emekli kesiminde oldukça yaygın. Onların arzusu sosyal yardım değil hak ettikleri emekli maaşını almak. Ama kabul etmek gerekir ki her emekliye mesela 20 bin TL seyyanen zam yapmanın ek maliyeti 13 bin emekli ve 4 milyon dul yetim maaşı üzerinden ayda 300 milyar, yılda 3,12 trilyon TL tutuyor. Bütçesinde faize 2,7 trilyon ödemeyi öngören iktidarın bu zammın yarısını bile yapması Yılmaz-Şimşek politikasını değiştirmeden imkânsız görünüyor. Bunun için öncelikle toplumun yüzde 20 lik varlıklı kesimine yönelik servet vergisi dahil doğrudan vergiler uygulanması şart.
Ekonomi yönetiminin OVP ile bu sonucu öngörmemiş olduğunu söylemek mümkün olmadığına göre aksi yönde yapılan açıklamaların gerçeği yansıtmadığı açık. Bu nedenle izlenen ekonomi politikasının başlıktaki nitelemeye uygun olduğu kanısındayım. Ama demokrasilerde önemli olan halkın çoğunluğunun da bu görüşte olması. Eğer öyleyse şu Latince tamlama geçerlik kazanıyor: “Mala fide politia sufragia non conciliant”. Kötü niyetli yönetim oy getirmez. Herkesin hayal kurma özgürlüğü var elbette ama gidişatı bu yönde görüyorum. Hem de son seçimlerin hemen ertesinden, 2023 Temmuz’undan bu yana.
































Yorum Yazın