Türkiye’de yerli oyun yazarlığı üzerine konuşurken hep aynı yere geliyorum: Bizim hikâyelerimizi yine bizden dinlemediğimiz sürece, sahnede gördüğümüz şey eksik kalıyor. Çünkü bu topraklarda kayıp, yas, bekleyiş, unutma gibi meseleler sadece bireysel değil; neredeyse gündelik hayatın bir parçası. Yerli metinler tam da bu yüzden önemli — çünkü tanıdık olanı rahatsız edici bir açıklıkla önümüze koyuyorlar.
Önceleri Senden Hiçbir İz Yoktu tam olarak böyle bir yerden konuşuyor. Başarılı yazar Özlem Erben, bu metinde kaybı anlatırken dramatik bir ağıt kurmak yerine çok daha riskli bir yolu seçiyor: seyirciyi hem güldüren hem de o gülmenin içinde huzursuz eden bir kara mizah dili.
Oyundan tanıtım metninde şöyle söz ediliyor; iki abla, sıradan bir gün ve geçmek bilmeyen boşluk… Erdem kayıp. Ama bu kez geri döndüğünde hiçbir şey eskisi gibi olmayacak. Bu hikayede kaybolan sadece bir kız kardeş değil toplumsal vicdanın ta kendisi. Erdem’in her dönüşünde biraz daha yabancılaşan dünyaya, bireysel ve toplumsal çürümeye ayna tutan Önceleri Senden Hiçbir İz Yoktu, sizi insan olmanın erdemini yeniden düşünmeye davet ediyor. Peki ya sizin ‘Erdem’iniz nerede?
.jpeg)
Oyun, üç kardeşin etrafında dönüyor gibi görünse de aslında merkezde sürekli kaybolup geri gelen, ama hiçbir zaman tam anlamıyla “geri gelmeyen” bir figür var: Erdem. Onun sahneye her girişinde bir rahatlama hissi doğuyor, ama bu his neredeyse anında bozuluyor. Çünkü biraz dikkat edince şunu fark ediyorsunuz: Bu dönüşler bir çözülme değil, aksine daha büyük bir belirsizliğin parçası. Beni en çok çarpan şeylerden biri, oyunun seyirciyi duygusal olarak yönlendirmeyi reddetmesi oldu. Böyle bir hikâyede ağlamamız, üzülmemiz, empati kurmamız beklenir. Ama burada tam tersine, en trajik anların içine tuhaf bir mizah sızıyor. Örneğin; ölümle burun buruna gelen bir anda bile karakterlerin gündelik, neredeyse saçma sayılabilecek tepkiler vermesi, sahneyi hem komik hem de rahatsız edici kılıyor. Tam gülecekken bir şey boğazınıza takılıyor. Oyunun en vurucu özelliğinin de bu yumru olduğunu söyleyebiliriz.
Erben; acının içinden çıkan, savunma mekanizması gibi çalışan bir mizahla örmüş metni. Gülmek burada bir rahatlama değil; aksine, gerçeğe daha fazla yaklaştığımız anların bir belirtisi gibi. Çünkü karakterler de seyirci de aynı çıkmazda: Ne tam olarak kabullenebiliyorlar ne de vazgeçebiliyorlar.
İki kardeş arasındaki ilişki de bu açıdan çok belirleyici. Büyük abla, hayata tutunmak için sürekli bir hareket hâlinde — dışarı çıkıyor, dağılıyor, yüzleşmemek için hızlanıyor. Küçük abla ise tam tersine, neredeyse yerinden kıpırdamadan bekliyor. Pencere başında geçen sahneler bu yüzden çok güçlü: orası sadece fiziksel bir mekân değil, bir zihinsel durum. Beklemek, ihtimali diri tutmak, belki de kendini kandırmak…
Ve burada oyun ince ince bir yerden sızıyor: Hangisi daha “sağlıklı”? Hayata devam etmek mi, yoksa beklemek mi? Oyun bu sorunun cevabını vermiyor ama ikisinin de bir tür çıkmaz olduğunu açıkça hissettiriyor. Erdem, karakteri ise neredeyse gerçeklikten bağımsız bir düzlemde var oluyor. Onu bir karakterden çok bir “durum” gibi izliyorsunuz. Her geldiğinde sahnenin dengesi değişiyor, zaman esniyor, mantık askıya alınıyor. Ama en çarpıcı olan, bu olağanüstü durumların sahnede son derece sıradan tepkilerle karşılanması. İşte kara mizah tam da burada çalışıyor: En anormal olanın bile normalleştiği bir dünya kuruluyor. Metnin yapısı da bu hissi destekliyor. Olaylar düz bir çizgide ilerlemiyor; sahneler sanki tekrar tekrar başa sarıyor, küçük farklarla yeniden kuruluyor. Bu döngü hissi, bir süre sonra seyirciyi de içine çekiyor. “Bu sahneyi daha önce görmedim mi?” duygusu, oyunun temel gerilimini oluşturuyor. Çünkü aslında karakterler de aynı döngünün içinde sıkışmış durumda. Dil kullanımında da benzer bir strateji var. Günlük denebilecek diyaloglar, bir anda varoluşsal bir boşluğa açılıyor. Bu geçişler çok keskin değil; aksine sinsi. Bir bakıyorsunuz gündelik bir tartışma, bir anda yokluk duygusuna dönüşmüş. Bu da oyunun etkisini artıran önemli unsurlardan. Sahneleme tarafında ise abartıya kaçmayan bir yaklaşım tercih edilmiş. Bu da metnin doğasına uygun bir karar. Çünkü bu kadar kırılgan bir yapıyı fazla “oynamak”, onu kolayca dağıtabilir. Oyunculukların dengesi burada kritik: hem gerçek hem de gerçek dışı bir yerde durmaları gerekiyor. Bu ikili hâl başarıyla taşındığında, seyirci de o arada kalmışlık hissine dahil oluyor.
Gelelim asıl meseleye; bizim kayıp erdemimize… Oyundan çıktıktan sonra aklımda kalan sadece sahnede olanlar değildi. Bir de sahne dışında olanlar vardı. Bu oyun, kendi sahnesinde çeşitli bürokratik engeller nedeniyle bir süre oynayamadı. Nihayet 18 Mart itibari ile Sekizde Tiyatro Sahnesi’nde sahnelenmeye başladı. İzmirli tiyatro izleyicisine düşen, şehrin kültür sanatına katkı sunan bu metni ve tiyatroyu yalnız bırakmamak olacaktır. Sahnede “yokluk”, “kaybolma” ve “iz bırakmama” üzerine kurulu bir hikâye izledik; ve biliyoruz ki bu hikâye, gerçek hayatta da bir tür görünmezlikle karşı karşıya kaldı. Gerçek erdem, kötü geleneği kırmak ve yazgıyı yeniden inşa etmektir. Üretimin zor, koşulların sınırlı, alanın zor olduğu ortama can suyu olmak hepimizin boynunun borcu.
Çünkü asıl ağır soru şu ve dilerim hayat bizi bu soruyla karşı karşıya bırakmasın;
Biz gerçekten kayıplara mı alıştık, yoksa onları konuşmamakta mı ustalaştık?



























Yorum Yazın