“Ben, olmuş bir şey değilim. Olmakta olan bir şeyim. Gördüğünüz şey olmak için çabaladığım şey değil; ben çabamın kendisiyim.”
— Eren Boz
Bir süredir yalnızca iyi hissetmemiz beklenmiyor; iyi hissetmemiz gerektiğine ikna ediliyoruz. Üstelik bu bir öneri değil, neredeyse ahlaki bir zorunluluk gibi dolaşıma sokuluyor. “Kendini sev”, “kendine sarıl”, “sen özelsin”, “kendine yetebilirsin”… Bu cümleler ilk bakışta güçlendirici gibi görünse de zamanla başka bir yük üretmeye başlıyor: İyi hissedemiyorsan, sorun sensin. İnsan her zaman iyi hissetmez. Ama artık iyi hissetmemek, yalnızca bir ruh hali değil; düzeltilmesi gereken bir kusur gibi ele alınıyor.
Sanki duygularımız bile denetlenmesi gereken bir alan ve fabrika gibi.
Sanki içimizde olan biten, sürekli iyileştirilmesi gereken bir proje gibi.
Bugün mutsuzluk bir durum değil; bir başarısızlık biçimi gibi işliyor. Sanki hissedilen her olumsuz duygu, düzeltilmesi gereken bir arıza, giderilmesi gereken bir eksiklikmiş gibi.
Alain Ehrenberg, modern toplumda depresyonun bir “yetersizlik duygusu” ile iç içe geçtiğini söyler. Ona göre artık insanlar baskı altında oldukları için değil, “yeterince olamadıkları” için çökerler. Yani sorun, dışsal yasaklar değil; içselleştirilmiş beklentilerdir. İyi hissetmek, bu yüzden bir hak olmaktan çok bir görev haline gelir. Ve her görev gibi, yerine getirilemediğinde suçluluk üretir. Bu noktada “iyi hissetme” hali, bir duygudan çok bir performansa dönüşür. Ve performansın olduğu yerde ölçü vardır. Karşılaştırma vardır. Eksik kalma ihtimali vardır.
Kişisel gelişim endüstrisi bu performansın en görünür araçlarından biri. Kitaplar, podcastler, atölyeler ve uygulamalar duygularımızı ve hayatlarımızı stratejik hamlelerle yönlendirmekte. Hepsi de aynı vaadi farklı biçimlerde tekrarlar: Daha iyi bir versiyonun mümkün. Daha huzurlu, daha dengeli, daha güçlü bir sen. Sana zarar verenden uzaklaş, seni aşağı çekenle bağını kes, kendini koru. Ve en önemlisi: Kendine yet.
Bu vaat, bir yandan umut üretir; ama diğer yandan bitmeyen bir eksiklik hissi yaratır. Çünkü o “daha iyi versiyon” hiçbir zaman tek başına tam olarak ulaşılabilir değildir. Hep biraz daha ötede, hep biraz daha ertelenmiş halde kalır. Böylece insan, tamamlanmaya değil, sürekli kendini düzeltmeye çalışan bir varlığa dönüşür.
Eva Illouz’nun işaret ettiği gibi, duygular da artık yalnızca yaşanan şeyler değil, aynı zamanda düzenlenen, yönlendirilen ve hatta pazarlanan deneyimlerdir. Mutluluk, özgüven ya da kendilik değeri, bu yüzden yalnızca içsel değil; aynı zamanda kültürel ve ekonomik olarak şekillenen alanlardır. “İyi hissetme” çağrısı, bireyi kendi içine yönlendirirken, dış dünyayla kurduğu bağları da sessizce zayıflatır. Çünkü insan sürekli kendine dönmeye başladığında, başkalarına dönmeyi unutur.
Oysa insan, hiçbir zaman tek başına var olan bir varlık değildi. İnsan insana muhtaçtı. Bu ihtiyaç yalnızca fiziksel değil, aynı zamanda duygusal ve varoluşsaldı. Bir başkasının varlığı, yalnızca bir seçenek değil; çoğu zaman bir dayanak, bir aynaydı, bağdı.
Sevginin bir duygu olmaktan çok bir eylem olduğunu söyleyen Erich Fromm’a göre bağ kurmak; emek, dikkat ve karşılıklılık gerektirir. Bu açıdan bakıldığında “kendine yetebilmek” fikri, ilk bakışta güçlü görünse de insanın ilişkiselliğini geri plana iter. Oysa insan, kendine yettiğinde değil; başkalarıyla ilişki kurabildiğinde bütünleşir.
Bugünün “kendine yetebilirsin” söylemi, tam da bu bağı görünmez kılar. Bireye sürekli olarak kendi içine dönmesi öğütlenir. Kendi yaralarını kendi sarması, kendi eksikliklerini kendi tamamlaması beklenir. Yardım istemek, zayıflık gibi kodlanır. Başkasına ihtiyaç duymak, bir eksiklik olarak görülür.
Oysa belki de asıl sorun, ihtiyaç duymakta değil; ihtiyaç duymayı unutmakta.
İnsanın kırılganlığını bir zayıflık değil, bir bağ kurma imkânı olarak düşünen Judith Butler’a göre insan, başkalarına açık olduğu ölçüde insandır. Bu açıklık, aynı zamanda bir risk, bir incinme ihtimali taşır. Ama tam da bu yüzden, gerçek ilişkiyi mümkün kılar. Bu noktada “iyi hissetme zorbalığı”, yalnızca bireysel bir psikoloji meselesi olmaktan çıkar; toplumsal bir yalnızlık üretim mekanizmasına dönüşür.
Melancholia, bu yalnızlığı çarpıcı bir biçimde görünür kılar. Dünyanın sonu yaklaşırken karakterlerin birbirleriyle kuramadıkları bağ, felaketin kendisinden daha sarsıcıdır. Ortak bir kriz yaşanır, ama deneyim bireyselleşir. Herkes kendi içine çekilir, kendi duygusunun içinde kapanır.
Benzer bir yalnızlık hissi, The Lobster’da da karşımıza çıkar. Bu dünyada insanlar yalnız kalmamak için birlikte olur; ama gerçekten bağ kurmak için değil, kurallara uymak için. Yalnızlık bir suçtur, ama birlikte olmak da bir zorunluluktur. Bu yüzden hiçbir ilişki sahici değildir. Bugünün dünyasında da benzer bir gerilim hissediliyor. Bireyden hem kendine yetmesi hem de “doğru” ilişkiler kurması bekleniyor. Ama bu iki beklenti çoğu zaman birbirini zayıflatıyor. Çünkü gerçek ilişki, kırılganlık gerektirir. Eksik olmayı, yetmemeyi, başkasına ihtiyaç duymayı kabul etmeyi gerektirir.
Sürekli güçlü, dengeli ve “iyi” olması beklenen bir benlik, bu kırılganlığa alan açmakta zorlanır. Bu yüzden belki de bugün en radikal şey, iyi hissetmemeye izin vermektir.
Her an güçlü olmamak.
Her şeyi tek başına çözememek.
Bazen başkasına ihtiyaç duymak.
Bunlar birer eksiklik değil; insan olmanın biçimleridir çünkü insan, yalnızca kendine yeten bir varlık değildir. İnsan, başkalarıyla birlikte eksik olan bir varlıktır. Ve belki de tam da bu eksiklik, bizi birbirimize bağlayan şeydir.
Bugün bize sürekli fısıldanan “kendine yet” çağrısının karşısına daha sessiz ama daha gerçek bir cümle koymak gerekiyor:
Yalnız ve iyi değilsin. Yalnız ve iyi olmak zorunda da değilsin.






























Yorum Yazın