Uluslararası ilişkiler disiplininde hegemonik güçlerin gerileme dönemleri, beklenmedik müdahalelerle doludur. Ocak 2026'da yaşanan Venezuela krizi, bu gerçeği bir kez daha doğrulamıştır. ABD'nin askeri operasyonuyla Venezuela Devlet Başkanı Nicolás Maduro'nun ve eşi Cilia Flores'in kaçırılması, sadece bir liderin kaderini değil, küresel düzenin kırılganlığını da gözler önüne sermektedir. Bu olay, enerji kaynaklarından öte, hegemonik yapıların aşınmasına karşı verilen tepkileri yansıtmaktadır.
Hegemon güçler, düşüş evrelerinde askeri ve finansal araçlara daha fazla başvurmaktadır; ABD'nin bu hamlesi, tam da bu eğilimin bir örneğini teşkil etmektedir. Çin'in Latin Amerika'daki sessiz genişlemesi, bu teyakkuzu tetikleyen ana unsurlardan biri olarak öne çıkmaktadır.
Olayın Tarihsel ve Siyasal Arka Planı
Venezuela krizi, yıllardır süren ekonomik çöküş ve siyasal istikrarsızlıkla şekillenmiştir. Nicolás Maduro'nun iktidarı, Hugo Chávez'in mirası üzerine kurulmuştur; ancak hiperenflasyon, petrol fiyatlarındaki dalgalanmalar ve uluslararası yaptırımlar, ülkeyi derin bir buhrana sürüklemiştir. Ocak 2026'nın ilk günlerinde ABD'nin başlattığı "Operation Resolve" adlı askeri müdahale, Caracas'ı bombalamış ve Maduro çiftini doğrudan hedef almıştır. Bu operasyon, ABD Başkanı Donald Trump'ın ultimatomu sonrası gerçekleşmiştir; Maduro'ya güvenli çıkış teklif edilmiş, ancak reddedilmiştir. Kaçırılma, CIA destekli bir planla yürütülmüş; Maduro'nun güvenlik detayındaki ihanet unsurları, operasyonun başarısını sağlamıştır. Bu eylem, Venezuela'da 40'ı aşkın sivil kaybına yol açmış ve başkentte yıkıma neden olmuştur.
Bu arka plan, krizi basit bir lider değişikliği olarak görmeyi engellemektedir. Aksine, Venezuela'nın jeostratejik konumu, olayların küresel boyutunu belirlemektedir. Ülkenin petrol rezervleri, dünya enerji piyasalarının %15'ini etkileyecek potansiyele sahiptir; ancak bu, olayın tek açıklaması değildir. Hegemonik güçlerin tarihsel eğilimleri incelendiğinde, gerileme dönemlerinde perifer ülkelerdeki müdahaleler artmaktadır. ABD, Soğuk Savaş sonrası unipolar düzenini koruma çabasında, Latin Amerika'yı arka bahçesi olarak görmektedir. Maduro'nun kaçırılması, bu anlayışın somutlaşmış halidir ve küresel güç hiyerarşisindeki çatlakları derinleştirmektedir.
Hegemonya Krizi Olarak Maduro'nun Kaçırılması
Venezuela meselesi, salt petrol odaklı bir çatışma olarak indirgenememektedir. Bu, esasen bir hegemonya krizidir. ABD'nin tepkisi, enerji güvenliğinden ziyade, küresel güç sıralamasındaki erozyona yönelik bir savunma mekanizmasıdır. Hegemonik aktörler, düşüş safhalarında finansal yaptırımlar ve askeri müdahalelere daha yoğun başvurmaktadır; ABD'nin Venezuela politikası, bu eğilimin en çarpıcı örneğini sunmaktadır. 2020'de Maduro'ya yöneltilen uyuşturucu ve silah kaçakçılığı suçlamaları, bu müdahalenin hukuki kılıfını oluşturmuştur.
Bu kriz, ABD'nin hegemonyasının aşındığını göstermektedir. Trump'ın "Venezuela'nın petrolünü süresiz kontrol edeceğiz" açıklaması, emperyalist bir yaklaşımı yansıtmaktadır. Ancak bu, bir zaferden ziyade çaresizliğin ifadesidir. Robert Gilpin, hegemonların gerilemesinde periferdeki müdahalelerin arttığını vurgulamıştır. ABD, Latin Amerika'da Rusya ve İran'ın etkisini kırmak için bu adımı atmıştır; fakat bu, kendi iç çelişkilerini gizleyememektedir. Ekonomik yaptırımlar Venezuela'yı zayıflatmış, ancak Chavismo'yu tamamen ortadan kaldıramamıştır. Maduro'nun ardından Delcy Rodríguez'in geçici başkanlığa getirilmesi, rejimin devamlılığını sağlamıştır.
Bu durum, hegemonik müdahalelerin uzun vadede ters tepebileceğini düşündürmektedir. Çarpıcı bir gerçeklik şudur: Hegemonya krizi, sadece askeri güçle aşılmamaktadır. ABD'nin bu operasyonu, küresel normları erozyona uğratmış ve diğer aktörlerin benzer adımlar atmasına zemin hazırlamıştır. Örneğin, Rusya'nın Ukrayna müdahalesi ile paralellikler kurulmaktadır; ancak Venezuela vakası, doğrudan bir devlet başkanının kaçırılmasıyla daha radikal bir nitelik kazanmıştır. Bu durum, uluslararası sistemin anarşik yapısını pekiştirmektedir ve hegemonun düşüşünü hızlandırmaktadır.
Çin'in Sessiz Genişlemesi ve Küresel Etkiler
ABD'yi alarma geçiren temel olgu, Çin'in Latin Amerika'daki kalıcı işbirlikleridir. Panama Kanalı çevresinden başlayarak Venezuela'ya uzanan bu ağ, sessiz ama stratejik bir genişlemeyi temsil etmektedir. Çin, Kuşak ve Yol Girişimi kapsamında Venezuela'ya milyarlarca dolar yatırım yapmıştır; bu durum, ABD'nin Monroe Doktrini'ni doğrudan tehdit etmektedir. Maduro rejimi, Çin'le petrol anlaşmaları sayesinde ayakta kalmıştır; ancak bu süreç, ABD'yi teyakkuza geçirmiştir.
Bu genişleme, hegemonik rekabetin yeni boyutunu ortaya koymaktadır. Çin, askeri güç yerine ekonomik araçlarla etki alanını büyütürken ABD'nin geleneksel hegemonyasını zorlamaktadır. Örneğin; Panama Kanalı, küresel ticaretin %6'sını taşıyan bir arterdir; Çin'in buradaki varlığı, ABD'nin Pasifik hakimiyetini aşındırmaktadır. Venezuela krizi, bu bağlamda bir vekalet savaşı niteliği kazanmıştır. Çin'in Maduro'nun serbest bırakılması çağrısı, bu rekabetin diplomatik yansımasıdır.
Maduro'nun kaçırılması, uluslararası hukukun en ağır ihlallerinden birini oluşturmuştur. BM uzmanları, bu eylemi "saldırı" olarak nitelendirmiş ve BM Şartı'nı ihlal ettiğini vurgulamıştır. Hukuki açıdan, devlet başkanlarının dokunulmazlığı Viyana Sözleşmesi'yle korunurken ABD, kendi iç yasalarını üstün tutmuştur. Bu durum, "istisnacılık" doktrinini pekiştirmektedir ve küresel normları zayıflatmaktadır. Toplumsal tepkiler, Venezuela'da bir bölünmüşlük yaratmıştır. Bazıları Maduro'nun kaldırılmasını kutlamış, ancak çoğunluk ABD müdahalesini emperyalizm olarak görmektedir. Uluslararası toplumda ise kınamalar artmıştır; Rusya ve İran, operasyonu "terör" olarak tanımlamıştır. Bu tepkiler, hegemonik müdahalelerin meşruiyetini sorgulatmaktadır.
Özetle; Venezuela krizi, hegemonik güçlerin son çırpınışlarını simgelemektedir. Maduro'nun kaçırılması, enerji güvenliğinden öte, küresel hiyerarşideki aşınmaya karşı bir tepkidir. Çin'in Latin Amerika'daki kalıcı varlığı, bu krizi tetiklemiştir ve uluslararası sistemi dönüştürmektedir. Gelecekte, çok kutuplu bir düzen kaçınılmazdır; ancak bu geçiş, daha fazla çatışmayı beraberinde getirmektedir.
Venezuela örneği, egemenlik ve adalet kavramlarını yeniden tanımlamakta ve küresel aktörleri uyanıklığa davet etmektedir. Keza bu kriz, sadece bir ülkenin değil, tüm dünyanın kaderini etkilemektedir.






























Yorum Yazın