“Hiçbi’ şeyden çekmedi dünyada nasırdan çektiği kadar
Hatta
Çirkin yaratıldığından bile o kadar müteessir değildi
Kundurası vurmadığı zamanlarda anmazdı ama Allah’ın adını
Günahkâr da sayılmazdı
Yazık oldu Süleyman Efendi’ye…”
Orhan Veli Kanık “Kitabe-i Seng-i Mezar” dan.
Bu şiire tek kelimelik bir isim bulacak olsaydım “Hayat” derdim. İki kelimelik bir isim ise “Türkiye’de Hayat” olurdu.
Türkiye’de hayatın içinden geçtiği dönemlere ilişkin aldığı şekilleri ve verdiği yahut vermediği “lezzeti” dikkate alırsak son yirmi beş yıllık dönemi hatıra getiren bir şiire, hangi şiir olursa olsun tek kelimelik bir isim “Cefa” yahut “Çile” olabilirdi. Merhum Süleyman Demirel’e soruyorlar “Memleketin durumu bir kelime ile nasıldır Sn. Cumhurbaşkanım?”, “İyi”, “Peki efendim iki kelime ile ifade etseniz?” “İyi değil.” Durum sanırım bizde de öyledir. Yukarıdaki iki kelimeye uygulayalım hemen “Bitmeyen Cefa”, “Sonsuz Çile”.
Süleyman Efendileri mezar taşlarının altında daha fazla rahatsız etmeyi bir yana bırakarak kendi hayatlarımıza bakalım.
Biz, son takribî yirmi beş senedir neredeyse yaz olsun kış olsun karanlıkta uyanan Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarıyız. Bundan yirmi beş yıl önce bize bazı şeyler söylendi çoğumuz bu söylenenlere inandı ve yeni kurulmuş AKP’ye bazıları şüpheyi de bir kenara bırakmadan destek verdi. Bu parti aslında daha ilk seçimlerinde allem kallem DYP’nin oyları ve 66 milletvekili geçersiz sayılarak tek başına iktidara geldi. Bir de ardından Ana Muhalefet Partisi liderinin icat ettiği hülle ile partinin karizmatik lideri Genel Başkanlığa ve dolayısıyla Başbakanlığa gelince çok önemli kapılar AKP’nin önünde açılmış oldu. Sorun yoktu fakat, bu parti önde gelenlerinin sözleri ve programına göre;
Ülkeye daha önce görülmemiş özgürlükleri getirecek ve hatta CHP atılırsa “Sosyalist Enternasyonel’e dahi katılacaktı”!
Yıllarca milletin çoğunluğunu vesayet altına almış Ordu, Diyanet, Yök gibi kurumlara hadlerini bildirecek onları siyasi otoritenin emri altına alacak ve ülkedeki tüm vesayete son verecekti.
Bu partinin tüm yöneticileri ancak iki dönem için koltuklarında oturabilecekler ve yeniden aday olabilmeleri için de en az bir dönem parlamento dışı kalmaları gerekecekti.
Devletin en önemli amaçlarından biri AB’ye katılmak Avrupa devletleri düzeyinde demokrasi ve insan haklarıyla Türk milletini buluşturmaktı. Olur a AB kötü niyetli olarak bizi almaz ise Ankara Kriterleri devletimiz “Bize ne Avrupa’dan” diyecek bu demokrasi ve hakları bizlere kendisi bahşedecekti. Öyle ya AKP “Millete Efendi değil hizmetçi olmaya” gelmişti.
Bizim saf yanlarımız pek çoktu. Karbonhidrat kırmızısı yanaklarımızla umutlandık. Yeni lider halktan biri gibi görünüyordu. Üstelik sadece bir yüzüğü vardı ve Keçiören’de apartman dairesinde oturuyordu. Adeta bir dindar Ecevit gibiydi. Zamanında Ecevit’i umut etmiştik şimdi de Erdoğan’ı umut edemez miydik?
Bilemezdik elbette artık halkın doktor dövebileceğini.
Bilemezdik artık devlet bürokrasisinin neredeyse tamamının ülkenin sadece bir bölgesinden gelen insanlara eltiye, görümceye, amcaya, dayıya, halaya, teyzeye teslim edileceğini. Mümkün değildi canım! Bu kadarı da olamazdı!
Oldu. Olur olur bal gibi olurdu!
Olmaya devam ediyor, el durmadan artırılıyordu.
Tarihimizde ilk defa görevdeki bir Genelkurmay Başkanı tutuklanıyordu. Bu tehlikeli bir iş değil miydi? Evet öyleydi ama olsundu “Ezer geçeriz” denilmişti. İşler giderek büyüyordu. Parti kurucusu Cumhurbaşkanının partisine dönüşü engelleniyor, başbakan atanıyor, sonra başbakan bir bildiri sonrası istifa ettiriliyordu.
Sınırlar delik deşik oluyor onlarca suça karışmış teröristler hastanelerimizde tedavi ediliyor, yeni insanları öldürmek üzere ülkelerine dönüyorlardı. Binlerce yahut daha doğrusu sayısı bilinmeyen düzensiz göçmene vatandaşlık verilirken bir yandan da parayı bastırana daireli vatandaşlık veriliyor gayrimenkul piyasası çıldırıyordu. Türkçe bilmeyen bu yeni vatandaşlar kıymetli partilerimiz arasında derin bilgileriyle seçimler yapıyor, elbette AKP’ye şükür diyorlardı. Bu kadarı da olmaz diyorduk.
Olurdu.
Süleyman Efendi’nin nasırdan önemli dertleri vardı aslında ama o nasırdan başka dert bilmemekte ısrar ederdi.
Sonra birden kahraman, şanlı, yenilmez ordumuzun “hainlerle” dolu olduğunu öğrendik. Neredeyse çırılçıplak soyulmuş generalleri ağızları burunları dağılmış olarak gördük. Efendiler korktu tabii. Nasıl korkmasınlar ordu bu halde ise kendileri ne mikrop olabilirlerdi ki.
Birden vahiy inmişçesine ülkenin ikinci büyük muhalefet partisinin defalarca hainlikle, hırsızlıkla ve dahasıyla suçladığı iktidar partisinin yanına geçtiğini ağzımız bir karış izledik. Sadece izledik tabi. Hep öyle yaparız biz ne var bunda?
2017 yılında Anayasamızda küçük değişiklikler yapıldı. Cumhurbaşkanımız artık Başkanımızdı. Ne vardı ki? Daha doğal ne olabilirdi? O kadar karizmatik başka bir insan var mıydı bu 80 milyonluk ülkede? Yoktu. Yalnız şurasını anlamamıştık olamazdı da onu 2025’te anlayacaktık. “Telef olmaya” hiç gerek yoktu. Ülke çok derin, bizim anlayamayacağımız kadar tehlikeli bir süreçten geçiyordu. O nedenle bize bu tehlikenin nereden ve nasıl geldiğinin açıklanmasına gerek yoktu. “Mevcut anayasa bol geliyordu”.
“Yok artık o da mı bol?”
“Anlamazsın evladım beka sorunu var ülkenin.”
“Bu sorun ne zaman oldu efendim?”
“Sus bakayım görmedin mi hainleri?”
“Aman efendim görmez miyim hallerini?”.
Ama bu kadarı da…
Kavramlar da hızla değişmeye başlamıştı.
Çocuğun rızası.
Cinsel taciz.
Hükmün açıklanmasının geriye bırakılması.
Cumhurbaşkanımızın tensipleri.
Cumhurbaşkanımızın aflarıyla.
Ücretlerin güncellenmesi.
Fiyatların düzenlenmesi.
Tükenmez kalem/Bitmeyen kriz.
Kök ücret.
Vergi Barışı.
Barış Süreci.
Kurucu Önder.
Kör ile Sağır.
Fesli ile Yalancı.
Ne mi oldu?
Her sabah içimiz kapkara uyanıyoruz. Oh diyenler de çok. Erkenden kapıları çalınmamış fakat onların da gözleri mahmur. Bir kısmı içici, bir kısmı satıcı. Bir kısmı devleti dolandırmış, bir kısmı belediyesini. Bir kısmı mahallesindeki marketten haraç alıyordu o öğrenilmiş. Öteki evinde fuhuş yaptırıyordu. Diğeri araba “çenc” işiyle uğraşıyor. Öbürü var ya öbürü askerlik çağına gelenlere sakat raporu uydurmaktan iyi malı götürüyor, görmüyor musunuz altındaki arabayı? En sağdaki orman yakıyor otelcilere, sağlam işi var onun. Onun hemen yanındaki masum sayılır canım ya da beceriksiz, o torpille iş buluyor. Anlayacağın Ufakçı. İnsan biraz geniş görüşlü olur. Ortadaki genç var ya o tetikçi. Şimdiden yedi leşi var, ya pardon affedersin cinayeti demek istemiştim kolayıma geldi. Onu hapishane kapı altında gardiyanlar hazır olda karşılıyor. Tehlikeli madde.
Nedir bu vaziyet ya hu?
Yok efendim artık yok Süleyman kalmadı.
Bitti.
O bitince hayat da bitti. Bundan sonra böyle.






























Yorum Yazın