Son zamanlarda İsrail gibi devletler tarafından uygulanan sivillerin yerleşim alanlarını sistematik olarak yok etme stratejisini “Domicide” olarak adlandırıyorlar. “Domicide” kavramı ilk defa Bosna Savaşı (1992-1995) sırasında akademisyenler tarafından kullanılmış. Yerleşim alanlarının kasıtlı ve sistematik olarak yok edilmesini ifade ediyor. Türkçe karşılığı “Evkırım”. Ama evlerin yanında işyerleri, sosyal mekanlar, okullar, oteller, hastaneler, kamu yapıları, tarım alanları, yani yaşam çevreleri yok edildiği için “Yerleşimkırım” da denebilir.
Yıkımdan farkı nedir, neden “kırım” olarak adlandırılıyor, diye sorulursa. Belli bir etnik, kültürel topluluğu hedef alması ve varlıklarının şiddet yoluyla ortadan kaldırılmasını hedeflemesi nedeniyle. “Domicide” ile haritalardan silinenler yalnızca binalar, yerleşim alanları değil. Kuşaklar boyu süren sosyal ilişkiler, aidiyetler, alışkanlıklar, anıların kazınması hedefleniyor. Yerleşim alanlarında eski sakinlerinin geri dönmelerine ve yaşamlarını yeniden kurmalarına izin verilmiyor. Hatta geçmişte yaşanan şiddet nedeniyle başka ülkelere göç etmek zorunda kalmış insanların, diyasporanın geçici süreler kalmak ve bağlarını korumak için inşa etmiş oldukları binalar dahi yok ediliyor.
Karar Gazetesi’nde yer alan habere göre The Guardian gazetesi, İsrail'in Güney Lübnan'daki askeri operasyonlarının yıkıcı boyutlarını gözler önüne seren bir rapor yayımlamış. Rapora göre Güney Lübnan’da sınır boyunca uzanan yerleşim alanlarının neredeyse tamamı patlayıcılarla yerle bir edilmiş, haritalardan silinmiş. Bakınız https://www.google.com/url?esrc=s&q=&rct=j&sa=U&url=https://www.karar.com/dunya-haberleri/israil-lubnanda-gazze-modelini-uyguluyor-koyler-haritadan-tamamen-2041872&ved=2ahUKEwiZ9ufHuO2TAxWpSfEDHUeGDwwQFnoECAMQAg&usg=AOvVaw3wFm9hmLrf6KeS7SrxFJIX
Bu operasyonların arkasında sistemli bir yıkım stratejisinin bulunduğu ifade ediliyor. Bunun Gazze’denin güneyindeki yerleşim alanlarının neredeyse tamamının yok edilmesine benzer bir girişim olduğu söyleniyor. Birleşmiş Milletler Uydu Merkezi'nin (UNOSAT) son aylık raporuna göre, İsrail Gazze’de sivil can kayıplarına yol açmanın yanı sıra, bölgedeki yapıların yarısından fazlasını enkaza çevirmiş. Kavram yeni ortaya çıkmış olsa da, “Domicide” insanlık tarihinde yaygın bir şey. Günümüzdeki gibi sofistike patlayıcılar, savaş ve iş makineleri, yeni iletişim araçları kullanılmasa da, geçmişte de ötekileştirilenleri hedef alan yaygın bir şiddet biçimi. Tarihteki şehirleri kül eden yangınlar gibi. Tarih kitapları kimi imparatorlardan söz ederken “ordusuyla geçtiği şehirleri yağmaladı, köyleri, kasabaları yaktı, yıktı… Taş üstünde taş bırakmadı” diye yazıyor.
Ayrıca doğrudan bir çatışma olmadığı için dolaylı gibi de gözükebilir, ama “kentsel dönüşüm” uygulamalarının da kimi zaman belli etnik toplulukları, yoksulları ve göçmenleri hedef alarak şiddet içeren stratejiler, zorla tahliyeler üzerine kurulduklarını söylemek mümkün.
Bunun örneklerini tartışmak için zannedersem çok uzaklara gitmeye gerek yok. Kapalı ilişkilerle geliştirilen Sulukule Projesi örneğin bu bölgede yaşayan Roman topluluğunun kazınmasını hedeflemişti. Gene UNESCO Dünya Mirası Listesi’nde yer alan Süleymaniye gibi tarihi semtlerde ise “koruma planları ve projeleri” adı altında bir tarih icad (Osmanlı Mahallesi) edilerek burada yaşayan ve çalışan insanlar tahliye edilmesi mesela, zor kullanılarak. Kamu adına çalıştıkları söylenen kişiler tarafından korkutularak, tehdit edilerek, suları ve elektrikleri kesilerek, mülklerine el konularak… Kimi zaman da hukuki yollarla, uzmanlar tarafından geliştirilen yasal araçlar ve planlarla. Çok sayıda örnek var. Ama mesela şehrin göbeğinde, Tarlabaşı Projesi’nde 90’lı yıllardaki çatışmalardan kaçarak bölgeye yığılan göçmenlerin hedef alınmasındaki gibi. Okmeydanı, Ayazma, Gaziosmanpaşa, Hacıhüsrev mahalleleri… Yakın tarihlerde bir dolu benzer yerinden etme girişimi örneği var.
Bu uygulamalarda kimi zaman örtük ya da açık olarak ayrımcılık yapıldığı da görülüyor. Projelerin müellifleri ve resmi yetkililer tarafından bu bölgelerdeki insanların “burada yaşamayı hak etmedikleri” görüşünün dile getirildiği görülüyor.
“Domicide” stratejilerine ve şiddetine karşı nasıl direnilebilir?
Öncelikle siyasetçiler sorumlu gösteriliyor. Bu aldatıcı. Bu girişimlerin arkasında yönetimleri koşullandıran, kamu gücünü kullanan imtiyaz grupları bulunuyor.
Örneğin ayrımcılık ve şiddet içeren "Domicide" projelerini geliştiren mimarlar, plancılar hakkında hiç bir soruşturma açıldığını gördünüz mü? Mesela Sulukule, Süleymaniye ya da Tarlabaşı gibi bölgelerdeki zorla tahliye projelerini yapan mimarlar gayet normal bir şekilde “müşterim benden bunu istedi, ben ona karşı sorumluyum” diyerek kendilerini kamusal sorumluluklarından sıyırmayı nasıl başarıyorlar? Bu mesele aynı Arendt’in çoğu zaman yanlış anlaşılan “kötülüğün sıradanlığı” kavramındaki gibi. Kendilerini “görevlerini yapan kişiler” olarak göstermeye çalışıyorlar. Piyasacı bir mantıkla, ya da çıkarları için hareket ettikleri için fikir üretiminin bağımlı olmasını bir sorun olarak görmüyorlar. Oysa ayrımcılığın, şiddetin önüne geçebilmek için mimar gibi uzmanların, fikir üretiminin, medyanın, üniversitelerin bağımsızlığı en temel koşul.
Bu mesele aynı zamanda küresel bir krize işaret ediyor. Aynı zamanda da bu şiddete direnebilmek için küresel deneyimlerle bağlar kurmayı gerektiriyor. Bunun örneklerini bulmak için de çok uzaklara gitmeye gerek yok. 1990’lı yıllarda köyler yakılır ve gözaltında kayıplar ve vahşet yaşanırken mesela. Bundan tam 30 yıl önce İstanbul’da düzenlenen olan Birleşmiş Milletler Habitat Zirvesi öncesinde daha önce bağımsız ilişkiler kurarak ağlaşan siviller mesela. Tehditlere aldırmayıp bir dayanışma ağı oluşturan Evsahibi Komite deneyimi zannedersem önemli bir örnek. Yerleşim politikalarının şiddetsizleştirilmesinde bu küresel ağlaşma deneyimlerinin kalıcı bir etkisinin olduğu söylenebilir.
Bu ağlaşma deneyimi bağımsızların 1999 felaketinde devletin yerine getiremediği acil durum koordinasyonu işlevlerini başarıyla üstlenmelerini sağladı. Kamuoyu, medya, yerli ve yabancı kuruluşların ihtiyaçlar hakkında bilgi sahibi olmaları, yardım çalışmalarına katılımları ve sonrasındaki süreçlerin yapılandırılmasına bu ağlaşma deneyimi sayesinde oldu. Bu yapı daha sonra Susurluk Kazası sonrasında “temiz toplum” için harekete geçen Yurttaş Girişimi, Sivil Anayasa Girişimi ve çok sayıda şehirle, yerel sorunlarla, Fener-Balat, Sulukule, Okmeydanı, mahallelerindeki etkili mücadele ve uğraşlara taşındı.
Buna karşılık sivillerin güçle birleşmesi, imtiyaz ilişkileri geliştirmesi ise otoriter rejimlerin değişmez özelliği. Sembolik sınıflar, medya iktidarlara ve çıkarlar gruplarına bağımlı olduklarında kolayca manipülasyon aracı olarak kullanılabiliyorlar. Bu nedenle bugün beni hep düşündüren mesele Gezi’den sonra meselelerin gene merkeziyetçi gerilim hattına taşınması. Gezi de dahil bunca şiddetsiz ağlaşma deneyimi bu süreçte tersine çevrildi. Demek ki kamusal bir alandan söz etmeden sivil toplumdan söz etmenin de hiç bir anlamı yok. Çok sayıda ya da güçlü STK’ların olması sivil toplumun güçlü olduğu anlamına gelmiyor.
Sonuç olarak, bir çıkış yolu arayanların çözümü toplulukları tasarlama idealleri üzerine kurulmuş olan neo-klasik siyasetten beklemelerini bir tutarsızlık olduğu söylenebilir. Bu idealler çatışmalar, krizler yaratarak kamusal alanı, çözümleri ve bağları felç ediyor.
Bu nedenle sivillerin farklı öncelikleri, görüşleri de olsa kendi aralarında bağlar kurarak, yereli askıya alan ve şiddet içeren seksiyonlaşmış ve nesneleştirici kamu yönetim modeli, güvenlik politikaları ve şehir planlama teknikleri ile nasıl baş edebileceklerini öğrenmek zorunda olduklarını düşünüyorum.




























Yorum Yazın