Dünya çapında bir otoriterleşme dalgasının tam ortasındayız. V-Dem’in 2026 Demokrasi Raporu, altı milyar insanın otokratik rejimler altında yaşadığını gösteriyor. Yirmi sene önce dünyada sadece on iki ülke otoriterleşmekte iken, bugün bu sayı kırk dörde çıkmış durumda. Buna karşın liberal demokratik rejimlerin sayısı da giderek azalmakta. ABD, İtalya ve Arjantin gibi ülkeler artık illiberal rejimler arasında sayılıyor. Türkiye’nin de otoriter rejimler arasında listelendiğini söylemeye ise herhalde gerek yok.
Aslına bakılırsa bu tablo çok şaşırtıcı değil. Yaklaşık 2.500 yıllık bir geçmişi olmasına karşın, modern zamanlar haricinde demokrasilerin istisna teşkil ettikleri bir gerçek. Çağlar boyunca siyasi sistemler üzerine kafa yoran pek çok düşünür demokrasi fikrinden elbette haberdardı. Ancak avamı doğrudan ve aktif biçimde yönetime dahil etmenin arzu edilir olmadığında birleşiyorlardı. Modern çağlara kadar çoğu filozof, halkın oyuyla alınan kararların kargaşa ve kaosa yol açacağını, çoğunluğun tiranlığı ve popülist liderlerin yükselişi ile sonuçlanacağını düşünüyordu.
Demokratik rejimlerin tarihine baktığımızda gerçekten de istikrarlı örneklerin sınırlı sayıda olduğunu ve özel şartlar altında ortaya çıktığını görüyoruz. Halkın yönetime aktif biçimde katıldığı çoğu vaka, geçiş dönemlerinde karşılaşılan ve kurumsallaşamayan kısa süreli sosyal deneylerden ibaret kalmış. Buna karşılık asli unsur sayılan herkesin iktidardan pay talep edebildiği bir toplumsal yapı, ancak belirli bir yurttaş kipinin ortaya çıkabildiği durumlarda kurulabilmiş. Demokrasilerin devamlılığının anahtarı olarak görülebilecek bu yurttaşlık biçiminin anlaşılması, hem neden demokrasilerin bugün gerilemekte olduğunu anlamamıza yardım edebilir hem de söz konusu idealin geleceğine dair bize bir ipucu verebilir.
Doğrudan demokrasi idealinin arketipi sayılan İyon kent devletlerine ve antik Atina’ya baktığımızda, sözünü ettiğimiz yurttaş kipinin bu rejimlerin omurgasını oluşturduğunu görüyoruz. Sözünü ettiğimiz kent devletinde halkın yönetim süreçlerine doğrudan ve sürekli katılımı beklendiği için, rejimin parçası olmanın ilk ve en önemli şartı olarak eleutheria öne çıkıyor. Türkçeye özgürlük olarak çevrilen kavramın özünde, ‘zorunluluklardan azade olma’ fikri var. Bu anlamda eleutheria sahibi bir yurttaş, herhangi bir zorunluluğa tabi değil. Tüm eylem ve fikirleri tümüyle kendi iradesinin ürünü olduğu için, bunların sorumluluğunu da üstlenebilecek kapasitede.
Antik dünyanın doğrudan demokrasilerinde yurttaşların katılımı yalnızca halk meclisinde oy vermekten ibaret değil. Her birinin kendini geliştirmesi, hitabetten tarihe, ekonomiden bilim ve felsefeye değin bir dizi alanda bir minimum yetkinlik düzeyine ulaşması gerekli. Ayrıca fikirlerini oluşturmak için gerek agorada gerek başka mekanlarda süregiden kamusal tartışmalara katılmaları da arzu edilmekte. Tüm bunlar, ancak yeterince boş zamana sahip insanların gerçekleştirebilecekleri faaliyetler. İşte eleutheria kavramının ima ettiği anlamlardan birisi de bu: Antik demokrasilerin yurttaşları, aynı zamanda hayatlarını idame ettirebilmek için çalışmak zorunda olmayan kent sakinleri. Demokrasi için gereken alanı onlara açanlar ise köleler ve her daim evi çekip çevirmekten sorumlu kadınlardı. Onlar sayesinde özgürleşen yurttaşlar, nispeten uzun süreli bir katılımcı rejimi tesis edebiliyordu. Ancak bu rejimler bile uygulamada, kâğıt üzerinde olduğu kadar iyi işlemedi. Yasal olarak yurttaşlık hakkına sahip olan Atinalıların çoğunluğu arzu edilen düzeyde bir eleutheria sahibi olmadığı için siyasi katılım aslında sınırlı oluyor ve yurttaşlar arasında bir sınıfsal farklılık ortaya çıkıyordu. Buna karşılık modern öncesi cumhuriyetlerde ise, ya Venedik örneğinde olduğu gibi yurttaşlık çok dar bir çerçevede tutulduğu için ya da Roma örneğinde olduğu üzere yaygın yurttaşlık statüsüne refah da eşlik etmediği için, demokrasi pratikleri derinleşme imkânı bulamadı.
Bu tarihsel deneyimler, siyasi sistemlerin demokratik potansiyeli ile yurttaşların refahı arasında doğrudan bir ilişki olduğuna işaret ediyor. Yirminci yüzyıl liberalizmi sözünü ettiğimiz ilişkiyi, demokrasilerin beraberinde refah getirdiği fikri üzerinden okuyordu. Karşımızdaki Çin örneği, durumun her zaman böyle olmayabileceğine işaret ediyor. Belki de insanlığın uzun geçmişine baktığımızda, söz konusu korelasyonu tersten kurmak daha isabetli. Buna göre istikrarlı demokrasiler ancak müreffeh toplumlarda tesis edilebilecek rejimler. Buradan hareketle son çeyrek asırda gördüğümüz otoriter yükselişi de artan gelir dağılımı adaletsizliği ve refah üretiminin sınırlanması ile ilişkilendirmek yanlış olmaz.
Yine geçmişe dönecek olursak, demokratik yurttaşlık kipinin ikinci bir niteliği fiziki sınırların aşılabilirliği ile ilgili. Katılımcı rejimlerde bireyler kapalı siyasi sınırlar içerisine hapsolmuş değiller. Mevcut sistemi terk ederek farklı bir siyasi bedenin parçası olma ya da kendilerine yeni bir siyasi yapı kurma imkanları her daim mevcut. Bu da onlara, olası otoriterleşme eğilimleri karşısında güçlü bir pazarlık şansı sağlıyor. Örneğin doğrudan demokrasinin ilk örneklerinden olan İyon kent devletleri, nüfus yoğunluğunun hayli düşük olduğu ve kolonilerin hızla yaygınlaştığı bir dönemde karşımıza çıkıyor. Böyle bir çağda özgür yurttaşlar, kentlerindeki rejimlere boyun eğmek yerine pekâlâ Akdeniz’in farklı bir noktasında kendi kolonilerini kurmayı tercih edebiliyordu. Bu da siyasi iktidardan pay talep ederken ellerini güçlendirmekteydi. Avrupalıların Kuzey Amerika’da kurdukları ilk kolonilerde de benzer bir dinamiği görmekteyiz. Yeni kıtanın uçsuz bucaksız toprakları, yeni kurulan yerleşimlerin sınırlarının son derece esnek olması anlamına geliyordu. Kolonicilerin kendi konumlarını bir pazarlık konusu yapabilme imkânı, Amerikan taşrasında on dokuzuncu yüzyıl sonuna kadar yaşayacak bir katılımcı demokrasi nüvesinin de ortaya çıkmasını sağladı.
Bu örneklerden hareketle, günümüzde deneyimlediğimiz demokratik gerileme ile küresel çapta yükselen duvarlar arasında bir ilişki olduğunu söyleyebiliriz. Gerek ülkeler arasındaki sınırların sertleşmesi gerekse kentlerin site ve AVM duvarları, güvenlik kameraları ve kontrol noktaları ile çerçevelenmesi, dışarıda bırakılanlar bakımından elbette bir sınırlama anlamına geliyor. Ancak bu eğilimlerin pek de dikkat çekmeyen ikinci bir boyutu var: İçeri kabul edilenlere güvenlikli bir alan sunan duvarlar, aynı zamanda onları söz konusu alanlara hapsetmiş oluyor. Çerçevelenmiş konfordan dışarı çıkmayı göze alamayan yurttaşlar güvenlikçi zihniyete çok daha bağımlı oluyor, otoriterleşme eğilimlerine karşı pazarlık güçlerini yitiriyorlar. Küresel göçün sınırlandığı, fiziki ve hukuki engellerin sertleştiği ve ortak alanların giderek daraldığı bir dünyada pazarlık gücünün kaybı, siyasi elitler açısından otoriterleşmenin maliyetinin çok daha düşük olmasını sağlıyor.
Demokratik yurttaşlığın son bir boyutu da askeri teknoloji ile ilgili. Savaş meydanlarında dengenin piyadeden, bireysel niteliklerden ve yurttaş ordularından yana olduğu dönemler, katılımcı rejimlerin ortaya çıkması için çok daha müsait. Antik dünyadan Amerika kolonilerine ve modern cumhuriyetlerin doğuşuna değin pek çok örnekte aynı ortak temayı görmek mümkün. Demokratik yurttaşlık kipi bu anlamda özel bir askeri teknolojik dengeyi de gerektiriyor. Örneğin ağır süvarinin hâkim olduğu orta çağ meydan muharebeleri, süvari rolünü üstlenebilecek toprak sahibi sınıfların egemenliğini de pekiştiriyor. Aynı şekilde erken modern çağda piyadenin yeniden önem kazanması bu defa hem kent cumhuriyetlerinin siyasi tabanlarının genişlemesine hem de demokratikleşmeye dönük uzun vadeli bir toplumsal baskının doğmasına yol açıyor. Dolayısıyla teknolojik dengenin nitelikten çok nicelik lehine olmasının da siyasi rejimleri kapsayıcılığa teşvik etme konusunda bir etkisi olduğu ortada.
Ancak bundan iki asır önce Napolyon’un yurttaş ordularını ortaya çıkartan denge günümüzde tersine dönmüş durumda. Giderek daha az sayıda insan, geliştirilmesi uzmanlık isteyen ancak yıkıcılığı sürekli artan silahların, kitle denetim araçlarının ve karmaşık savunma sistemlerinin kontrolünü elde tutuyor. Güvenlik teknolojileri karmaşıklaştıkça sıradan insanın askerlikteki rolü geriliyor. Önümüzdeki on yıllar içerisinde yapay zekaya dayalı yeni savunma sistemlerinin artan kullanımı ile sözünü ettiğimiz eğilimin hız kazanacağı beklentisi yaygın. Bu da demokrasilerin tarih boyunca dayandığı temel bir dinamiğin ortadan kalkmak üzere olduğunun bir habercisi.
Tüm bunlardan hareketle mevcut otoriterleşme dalgasına baktığımızda, demokrasilerin geleceği konusunda iyimser olmak kolay değil. Zira demokratik yurttaşlık tipinin yeniden yükselmesini sağlayacak koşulların, burada saydığım üç nitelik bakımından da ortadan kalkmakta olduğu görülüyor. Öte yandan son dönemde şahit olduğumuz köklü ekonomik ve toplumsal dönüşümler yine de bir umut kaynağı olabilir. Çok kısa bir süre içerisinde gerek üretim biçimlerinde gerekse toplumsal yaşamımızda çok sayıda devrim niteliğinde dönüşüm yaşıyoruz. Tüm bunlar beraberinde, bilindik yurttaşlık idealinden farklı bir temelde yükselen, yepyeni bir demokrasi modelini getirebilir. Ancak yirmi birinci yüzyıl ve ötesinde demokrasi fikri üzerine düşünürken bakışımızı geçmişten çok geleceğe yöneltmek zorunda olduğumuz açık.































Yorum Yazın