Latin Amerika ülkelerindeki siyasi gelişmeleri öğrencilik yıllarımdan beri izlerim. Fakülteyi bitirme tezim Şili’deki Pinochet darbesiyle ilgiliydi. 11 Eylül 1973 tarihli bu askeri darbe, ABD’nin Theodore Roosevelt’in Büyük Sopası (Big Stick) ile tahkim edilmiş Monroe Doktrini uyarınca Yeni Kıta’da gerçekleştirdiği kanlı darbelerden biriydi. 1964’te askeri darbeyi, 1985’e kadar tam 21 yıl askeri diktatörlüğü yaşamış bir ülke Brezilya. Uluslararası kamuoyunda Washington aleyhine toplumsal gelişmelere yol açan Sovyet karşıtlığına dayalı bu tür faşist askeri darbelerin SSCB’nin yıkılışıyla birlikte 90’larda ortadan kalktığı görülüyor.
Buna karşılık, Yeni Kıta’daki darbeler tarihi hakkında “Karanlık Zamanlar” (Tiempos de Oscuridad) başlıklı kitabın yazarı olan Şili asıllı İspanyol Profesör Marcos Roitman 2000’li yıllarda Latin Amerika’da yeni tür darbeler vuku bulduğuna dikkat çekiyor. ABD ile bağlantılı küresel güçlerin, başka bir deyişle çok uluslu şirketler, uluslararası bankalar ve kuruluşlardan oluşan bir Troika’nın girişimiyle gerçekleştirilen bu darbeler silahlı kuvvetlere ihtiyaç duymuyor, dolayısıyla kan dökülmesine yol açmıyor. Roitman bu darbeleri “beyaz eldivenli darbeler” (golpes de guante blanco) olarak niteliyor. Bu darbeler halkın seçtiği iktidarları devirmeyi amaçlayan bir siyasi mühendislik aslında.
Brezilya bu tür bir darbeye, Honduras (2009) ve Paraguay’dan (2012) sonra, maruz kalmış devasa bir ülke. Aslında 2014’te başlayan, 2021’de sonlanmasına kadar yedi yıl süren bu siyasi- yargısal darbe süreci hakkında başta Serbestiyet’te olmak üzere çeşitli mecralarda yayınlanmış yazılarım var. Bu sürecin öyküsünü en geniş biçimde anlatan “Brezilya’da beyaz eldivenli darbe” başlıklı yazımı darbeler.com’da bulmak mümkün. (https://darbeler.com/brezilyada-beyaz-eldivenli-darbe-akin-ozcer/)
Bugün ABD Başkanı Donald Trump’ın müzakere masasını devirip İsrail’in saldırgan Başbakanı Netanyahu ile kol kola, rejimi değiştirme bahanesiyle İran’a başlattığı saldırı ve ikide bir yaptığı yalanlara dayalı absürt açıklamalar dünyanın en büyük haydut devletinin, sözünü dinlemeyen ülkelere artık doğrudan askeri operasyon düzenlemeyi öngören bir müdahale yöntemini benimsediği izlenimi veriyor. Bu, kan dökülmesini umursamayan acımasız bir yöntem. Kimilerince bu yöntem “Donroe Doktrini” olarak adlandırılıyor ve Teddy’nin Büyük Sopa’sı gibi Monroe Doktrini’nin doğal sonucu (corollary) olarak tanımlanıyor. Ama bu tanımlama Amerikan darbeciliği Latin Amerika sınırlarını çoktan aştığı için pek doğru değil. ABD Başkanları’nın dünyayı yeniden dizayn etme çabalarıysa yüzyıl öncesine kadar gidiyor aslında. Bizler Woodrow Wilson gibi, belirlediği ilkeler doğrultusunda, yeni bir dünya yaratma hevesinde olan bir ABD Başkanı’nı da Kurtuluş Savaşımızdan çok iyi anımsıyoruz.
ABD’nin uluslararası hukuku tanımayan, bunu da saklamayan bu megaloman, çılgın Başkanı’nın İran’da çocuklar dahil masum halkın kanının dökülmesini umursamadan yaptıklarının en azından kansız olan beyaz eldivenli darbelerden geriye doğru atılmış korkunç bir adım anlamına geldiği açık. İran savaşının bugün mumla arattığı beyaz eldivenli darbelerin en büyüğü olan Brezilya darbesini anımsamak, ABD’nin dış politikada nereden nereye geldiğini göstermek bakımından doğal kuşkusuz. Ama bu öykünün ayrıntıları bu ülkenin iç politikasında yaşanmış büyük bir hukuksuzluğu da sergiliyor. Hukuksuzlukların ilelebet devam edemeyeceği gerçeğini de.
Geleceğe darbe ne kadar mümkün?
Brezilya’daki beyaz eldivenli darbe, İşçi Partisi PT’nin (Partido dos Trabalhadores) Efsane Devlet Başkanı (2003-2010 ve 2022-26) Lula de Silva’nın manevi kızım dediği, dönemin Devlet Başkanı Dilma Roussef’in başkanlık sistemlerine özgü “impeachment” mekanizmasıyla parlamento tarafından üçte iki çoğunlukla görevden alınmasından ibaret. Aslında Rousseff, ikinci kez seçildiği 2014’te PT’nin ittifak ortaklarıyla birlikte, Temsilciler Meclisi’nde ve Senato’da salt çoğunluğa sahipti. Gel gör ki yargıç Sergio Fernando Moro’nun seçimlerden altı ay önce başlattığı Petrobas soruşturması, diğer adıyla “Ekspres yıkama operasyonu” (Operação Lava Jato) PT’yi iktidardan uzaklaştırmak isteyen uluslararası Troika’nın eline bulunmaz bir fırsat verdi. Soruşturma, kamuya ait petrol şirketi Petrobas’ ın kimi kamuya ait, kimi çok uluslu dev inşaat şirketleri ile oluşturduğu kartelin yaptığı işleri devlete değerlerinin üzerinde fatura etmesinden kaynaklanan devasa (1 milyar dolar) bir yolsuzluğu ortaya çıkarmıştı. Kartel, bu işlemlerine göz yumulmasına karşılık, Lula de Silva’nın Devlet Başkanı olduğu 2003-2010 döneminde, PT hükümetlerine Meclis’te destek veren küçük partilerin bazı yöneticilerine komisyon ödemiş, ayrıca partinin seçim kampanyalarına da parasal destek sağlamıştı.
Atıfta bulunduğum yazımda da belirttiğim gibi, daha sonra darbeci Troika ile işbirliği yaptığı ortaya çıkan Sergio Moro’nun yürüttüğü bu operasyonda 13’ü senatör, 22’si milletvekili, ikisi vali olmak üzere birçok siyasi ve idari şahsiyet hakkında kovuşturma açılmış, ayrıca PT’nin Mali İşler sorumlusu, Lula de Silva’nın eski dostu João Vaccari yolsuzluk ve kara para aklama gerekçesiyle, bazı ilgili şirket yöneticileriyle birlikte tutuklanmıştı. Aslında Bayan Rousseff’e yönelik bir suçlama yoktu ama yolsuzluğun yapıldığı dönemde Enerji Bakanı olarak görev yaptığı gerekçesiyle medya aracılığıyla yıpratılmış, aleyhine ülke çapında gösteriler yapılması sağlanmıştı. “İmpeachment” mekanizmasının işletilebilmesi için devreye Sayıştay girmiş, bütçede usulsüzlük olduğu gerekçesiyle Rousseff’e şahsi sorumluluk da yüklenmişti. Nihayet PT’nin büyük ortağına mensup Temsilciler Meclisi Başkanı Eduardo Cunha “impeachment” sürecini bizzat yönetmişti. Cunha, yıllar sonra yayınladığı kitabında, o zaman daha milletvekili olan Jair Balsonaro’nun önderliğinde darbeyi nasıl planlandıklarını anlatıyor.
Devlet Başkanı Dilma Rousseff için “impeachment” prosedürü Temsilciler Meclisi’nin ardından Senato’nun üçte iki çoğunluğuyla 31 Ağustos 2016’da tamamlandı. Bayan Rousseff Devlet Başkanlığı’nı bırakırken, görevi anayasa uyarınca yardımcısı Michel Temer 2018 başkanlık seçimlerine kadar devraldı. Temer de “impeachment” sürecini yöneten Meclis Başkanı Cunha gibi, PT’nin büyük ortağına mensuptu ve Rousseff’e bu süreçte ihanet etmişti. Ayrıntılarını atıf yaptığım yazımda belirttiğim gibi, bu isimlerden Eduardo Cunha’nın daha sonra Petrobas yolsuzluğuna bulaştığı ortaya çıktı. Cunha bu nedenle Yüksek Mahkemece (Supremo Tribunal Federal do Brasil) “yolsuzluk, kara para aklama ve döviz kaçırma” suçlarından hüküm giydi, 15 yıl 4 ay hapis cezasına mahkûm edildi. Yüksek Mahkeme ayrıca Temer’in partisine mensup 8 bakan dahil 42 milletvekili ve 29 senatör hakkında soruşturma açtı. Haklarında soruşturma açılmayan şahsiyetlerin başında görevden alınan Rousseff ile Lula de Silva geliyordu.
Darbecilerin başını çektiği anlaşılan aşırı sağcı Jair Balsonaro’nun, 2018 seçimlerini kazanabilmesi için toplumsal desteğini yitirmiş olan Rousseff’i devre dışı bırakması yetmiyordu. Devlet Başkanlığı’nı 2010’da iki dönem kuralı nedeniyle bırakmış olan Lula de Silva’nın açıklamış olduğu adaylığının da önünün kesilmesi gerekiyordu. M. A. Bastenier’in 13 Eylül 2016 tarihli El País’te yayımlanan “ Rousseff büyük av değildi” (Rousseff no era caza mayor) başlıklı yazısında altını çizdiği gibi, darbeci Troika’nın amacı asıl Lula de Silva’nın önünü kesmekti. Hakkında açılmış davalar vardı. Bu davalardan birinde verilecek siyasi yasak kararı Balsonaro’nun önündeki en büyük engeli ortadan kaldıracaktı. Öyle de oldu.
Yargıç Sergio Fernando Moro, 12 Temmuz 2017’de, ayrıntılarına atıf yaptığım yazıda yer verdiğim davalardan birini arzu edilen doğrultuda sonuçlandırdı. Lula de Silva’yı “pasif yolsuzluk ve kara para aklama” gerekçesiyle 9 yıl 6 ay hapis cezasına mahkûm etti. Lula de Silva her ne kadar kararı temyize götürmüş olsa da İstinaf mahkemesince 9 yıldan 12 yıla çıkarılan mahkûmiyet kararına yaptığı itiraz da Yüksek Mahkemece 5’e karşı 6 oyla reddedildi. Yargı darbesi gerçekleşmiş, böylece Lula de Silva’yı saf dışı bırakma süreci başarıyla tamamlanmış oluyordu.
Beklendiği gibi, 2018 seçimlerini Jair Bolsonaro, ikinci turda PT’nin adayı Fernando Haddad önünde yüzde 45 e karşı 55 oyla kazandı. Adalet Bakanlığı’na Lula de Silva’yı verdiği kararla saf dışı bırakarak bu zaferi hazırlamış olan Sergio Moro’yu atadı. Lula de Silva’yı mahkûm eden yargıç böylece Adalet Bakanı olmuştu. Demokrasilerde kabulü mümkün olmayan bu durum neyse ki çok uzun sürmedi. Moro 2 Ocak 2019’da başladığı görevinden Bolsonaro ile arası açıldığı için 24 Nisan 2020’de istifa etti. Siyasete atılan Sergio Moro önce muhafazakâr Podemos’ tan 2022’de Cumhurbaşkanı adayı oldu. Ama anketlerde oyu yüzde 8 civarında kaldığı için daha sonra adaylıktan çekildi. Ardından Birlik (União) partisine geçti. Halen bu partide siyaset yapıyor.
Lula de Silva’ya gelince, 8 Kasım 2019’da Yüksek Mahkeme’nin bir içtihadı sayesinde cezaevinden çıkmıştı. İki yıl sonra bu kez Yüksek Mahkeme üyesi Edson Fachín tutum değiştirmiş ve eski Adalet Bakanı Sergio Fernando Moro’nun, yargıç olduğu dönemde Lula de Silva’ya verdiği mahkûmiyet kararını bozmuştu. Gerekçe, mahkûmiyet kararını alan Curitiba mahkemesinin bu konuda yetkili olmamasıydı ki Lula de Silva’nın avukatları zaten savunmalarını bu doğrultuda yapmışlardı. Yetkili mahkeme bir eyalet mahkemesi değil, Brasilia’daki federal mahkeme olmalıydı. Yüksek Mahkeme’nin 9 Mart 2021 tarihinde aldığı bu kararla, Lula de Silva’nın 2022 seçimlerinde tekrar aday olmasının yolu da açılmış oldu.
Bu arada BM İnsan Hakları Komitesi 27 Nisan 2022’de açıkladığı kararıyla eski yargıç Sergio Moro’nun Ekspres Yıkama Operasyonu davasında taraflı davranmış ve Lula de Silva’nın 2018’de siyasi haklarını ihlal etmiş olduğuna hükmetti. Bunu da belirtelim. (https://semanariouniversidad.com/mundo/comite-de-la-onu-concluye-que-sergio-moro-fue-parcial-en-el-juicio-a-lula-y-violo-sus-derechos-politicos/)
Özet olarak, Lula de Silva, PT’nin adayı olarak katıldığı 2022 seçimlerinin ikinci turunda yüzde 50,9 oy alarak yeniden Devlet Başkanı oldu. 81 yaşını dolduracağı bu yıl Ekim ayında yapılacak seçimlerde sağlığı elverirse yeniden aday olacağını da açıklamış bulunuyor. Eski Cumhurbaşkanı Jair Bolsonaro’ya gelince, seçimi kaybettikten sonra darbeye kalkıştığı için 27 yıl hapis cezasına mahkûmiyeti kesinleşti. Önce cezasını evde çekmeye başlayan Bolsonaro elektronik bileziğini kırma girişiminde bulunduğu için geçen Kasım ayından bu yana cezaevine nakledilmiş durumda. Etme bulma dünyası.
Brezilya’da yakın geçmişte yaşanmış olan bu siyasi öykü, bölgemiz ve ülkemizdekilerden belki ilk bakışta çok farklı görünüyor. Ama farklılıklar içinde özellikle iç siyasette bazı benzerlikleri çağrıştıran öğeler de yok değil.
































Yorum Yazın