Uluslararası ilişkiler disiplini, devletler arası çatışmaları ve bu çatışmaların küresel sisteme etkilerini anlamlandırmak için çeşitli teorik çerçeveler sunar. Bu bağlamda, Ortadoğu gibi güç mücadelelerinin ve jeopolitik kırılganlıkların merkezinde yer alan bir alt-sistemde, İsrail ve İran gibi iki temel aktör arasındaki doğrudan bir askerî çatışmanın sonuçları, yalnızca bölgesel değil, küresel güç dengeleri açısından da kritik bir öneme sahiptir. İsrail’in İran’a yönelik doğrudan bir saldırı gerçekleştirmesi ve İran’ın bu saldırıya karşı başarılı bir şekilde mukavemet göstererek (savunma kapasitesini ispatlayarak veya misilleme yoluyla caydırıcılık üreterek) ayakta kalması senaryosu, uluslararası sistemin yeniden şekillenip şekillenmeyeceği sorusunu gündeme getirmektedir.
Realizm, Anarşi ve Güç Dengesi
İsrail ve İran arasındaki çatışmanın sistemsel sonuçlarını analiz etmeden önce, Realizm’in temel varsayımlarını ortaya koymak gerekir. Klasik realizm (Hans Morgenthau) insan doğasının güç arzusu üzerinden uluslararası politikayı açıklarken, Kenneth Waltz’un öncülüğünü yaptığı Neorealizm (Yapısal Realizm), devletlerin davranışlarını uluslararası sistemin anarşik yapısı ile açıklar.
Realizme göre uluslararası sistem anarşiktir; yani devletlerin üzerinde onları koruyacak, kuralları dikte edecek veya çatışmaları önleyecek üstün bir otorite (dünya hükümeti) yoktur. Bu anarşik yapıda devletlerin birincil ve en temel amacı hayatta kalmaktır. Hayatta kalmak için devletler, başkalarına güvenemeyecekleri kendi kendine yardım ilkesine dayanırlar. Güvenliklerini sağlamanın tek yolu, askerî ve ekonomik güçlerini maksimize etmek veya ittifaklar kurarak güç dengesi oluşturmaktır. Ayrıca, John Mearsheimer’ın Saldırgan Realizm teorisine göre devletler, güvenliklerini garanti altına almanın en iyi yolunun bölgesel hegemonya kurmak olduğuna inanırlar. Bu bağlamda, Ortadoğu’da İsrail’in askeri üstünlüğü (özellikle ABD destekli teknolojik ve istihbari kapasitesi ile nükleer tekel konumu), bölgesel bir caydırıcılık unsuru olarak uzun süredir statükoyu belirlemektedir. İran’ın ise asimetrik savaş, vekil güçler ve balistik füze kapasitesi ile bu statükoyu dengelemeye çalıştığı bilinmektedir.
İsrail’in doğrudan bir saldırısı karşısında İran’ın “başarılı bir mukavemet göstermesi”, realist söylemde bir aktörün nispi gücünün ve savunma-caydırıcılık kapasitesinin beklenen veya varsayılan güç dağılımı ile uyuşmadığının somut bir kanıtı olarak okunur.
Bölgesel Güç Dengesinin Sarsılması ve Caydırıcılığın Çöküşü
İran’ın İsrail saldırısını savuşturması ve askeri altyapısını, rejim bütünlüğünü veya stratejik varlıklarını koruması, Ortadoğu alt-sisteminde etki yaratacaktır. Realist analize göre bu durumun ilk ve en doğrudan etkisi, caydırıcılık kavramı üzerinden okunmalıdır.
İsrail’in geleneksel güvenlik doktrini özellikle Begin Doktrini, kendisine yönelik potansiyel veya varoluşsal tehditleri daha ortaya çıkmadan önleyici vuruşlarla yok etmeye dayanır. İsrail’in askeri kapasitesinin yenilmezliği veya karşı konulamamazlığı algısı, Arap ülkeleri ve bölge dışı aktörler üzerinde bir psikolojik ve askeri hegemonya yaratmıştır. İran’ın böylesi bir saldırıya başarıyla direnmesi, İsrail’in mutlak askerî üstünlüğü efsanesini ortadan kaldırabilir. Bu durum, güç dengesinin yeniden tanımlanması anlamına gelir. Bölgede tek kutuplu bir askerî üstünlük yerine, İran’ın da fiilen dengeleyici bir güç olarak kendini kanıtladığı, daha kırılgan ve rekabetçi birçok kutupluluk ortaya çıkacaktır. Savunmacı realizm açısından bakıldığında, İran’ın başarılı direnişi, savunma teknolojilerinin saldırı teknolojilerine karşı üstünlük sağladığını gösterebilir. Bu da saldırganlık maliyetinin çok yüksek olduğunu kanıtlayarak bölgede yeni bir “dehşet dengesi” yaratabilir.
Güvenlik İkilemi ve Bölgesel Silahlanma Yarışı
Realizmin en önemli kavramlarından biri olan Güvenlik İkilemi, bir devletin kendi güvenliğini artırmak için attığı adımların silahlanma, ittifak kurma gibi, diğer devletler tarafından bir tehdit olarak algılanması ve onların da benzer adımlar atarak genel bir güvensizlik sarmalı yaratması durumudur.
İran’ın başarılı bir şekilde karşılık vermesi, bölgedeki diğer aktörler özellikle Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri, Mısır ve Türkiye için bir güvenlik ikilemi yaratacaktır. İran’ın, bölgenin en güçlü konvansiyonel ve teknolojik ordusuna sahip İsrail’in saldırısına dayanabilmesi, Körfez ülkelerinde büyük bir paniğe yol açacaktır.
Kendi kendine yardım ilkesi gereği, bu devletler İran’ın artan prestiji ve ispatlanmış gücü karşısında kendi güvenliklerini garanti altına almak için şu adımları atacaklardır:
1 - İç Dengeleme: Bölge ülkeleri askerî bütçelerini artıracak, gelişmiş hava savunma sistemleri, balistik füzeler ve hatta potansiyel olarak nükleer teknoloji arayışına gireceklerdir. Ortadoğu’da bir silahlanma yarışı tetiklenecektir.
2 - Dış Dengeleme: Bölgesel aktörler, yükselen İran tehdidini dengelemek için yeni ittifak arayışlarına girecektir. İsrail’in koruma şemsiyesinin veya ABD’nin güvenlik garantilerinin yeterliliği sorgulanacağı için, Körfez ülkeleri Çin veya Rusya gibi farklı büyük güçlerle stratejik ortaklıklar kurarak risklerini dağıtma yoluna gidebilirler.
Küresel Sistemin Yeniden Şekillenmesi: Büyük Güç Rekabeti
Uluslararası sistemin yeniden şekillenip şekillenmeyeceği hususu, meselenin küresel boyutunu oluşturmaktadır. Realizme göre uluslararası sistem, büyük güçlerin kapasiteleri ve aralarındaki kutuplaşma ile tanımlanır (Örneğin; Tek kutupluluk, iki kutupluluk, çok kutupluluk).
İran’ın İsrail’e karşı başarılı mukavemeti, sadece bölgesel bir olay olarak kalmayacağı; doğrudan ABD’nin küresel hegemonyasına ve sistemsel Kıyı Ötesi Dengeleyici rolüne bir darbe indireceği düşünülmektedir. ABD’nin stratejik derinliği ve güvenlik mimarisi, Ortadoğu’da İsrail’in sarsılmaz üstünlüğüne dayanmaktadır. İsrail’in askeri hedeflerine ulaşamaması, geniş çapta “Amerikan silahlarının ve stratejisinin başarısızlığı” olarak okunacaktır.
Bu durum uluslararası sistemi şu yollarla yeniden şekillendirecektir:
* Çok Kutupluluğa Geçişin Hızlanması: Neorealistler, tek kutuplu sistemlerin doğası gereği istikrarsız olduğunu ve en sonunda diğer güçlerin (Çin, Rusya) hegemonyasını dengelemek için yükseleceğini savunur. İran’ın direnci, küresel sistemde ABD’nin gücünün sınırlarını gözler önüne serecektir. Bu zafiyet, Çin’in Tayvan veya Güney Çin Denizi’ndeki politikalarında, Rusya’nın ise Doğu Avrupa’daki stratejilerinde çok daha cesur adımlar atmasına zemin hazırlayacaktır. “Amerikan caydırıcılığı” küresel çapta bir erozyona uğrayacaktır.
* Rusya ve Çin’in Sistemsel Nüfuz Alanı: İran, yıllardır ABD yaptırımlarına ve baskısına karşı hayatta kalabilmek için Rusya ve Çin ile stratejik ortaklıklar geliştirmiştir. İran’ın askerî başarısı, Rusya’nın sağladığı teknolojik destek (örneğin gelişmiş hava savunma sistemleri, uydu istihbaratı) veya Çin’in ekonomik/diplomatik kalkanı ile ilişkilendirilecektir. Bu da uluslararası sistemde Avrasya Bloku’nun (Çin-Rusya-İran ekseni), Batı Blokuna karşı meşru ve güçlü bir alternatif olmasını sağlayabilir.
* ABD’nin Stratejik Aşırı Yayılması: İsrail’in caydırıcılığını yeniden tesis etmek için ABD, Ortadoğu’ya büyük bir askerî yığınak yapmak zorunda kalacaktır. Bu durum, ABD’nin stratejik odağını Asya-Pasifik’ten yeniden Ortadoğu bataklığına çekecek, Çin’in küresel yükselişini sınırlama kapasitesini zayıflatacaktır.
Sistemin Değişimi mi, Yapının İşleyişi mi?
Bu noktada realist teoriye dikkat çekmek gerekir. İsrail-İran krizi uluslararası sistemi “yeniden mi şekillendirir?”, yoksa sistemin anarşik doğası gereği zaten beklenen dengeleme mekanizmalarını mı çalıştırır?
Kenneth Waltz gibi yapısal realistlere göre, sistemin kendisi olan anarşi değişmez. Devletler hala devlet olarak kalır ve hayatta kalma güdüleri devam eder. Ancak sistemin yapısı içindeki güç dağılımı kesinlikle yeniden şekillenir. İran’ın başarılı mukavemeti, uluslararası sistemi tamamen yıkıp yerine yeni bir düzen getirmez; aksine, realizmin “güç güçle dengelenir” anlayışını bir kez daha dener.
Ortaya çıkacak olan yeni uluslararası sistem;
1 - Amerikan hegemonik istikrarının zayıfladığı,
2 - Bölgesel güçlerin (Türkiye, Brezilya, Hindistan, İran gibi) kendi bölgelerinde daha otonom ve agresif politikalar izleyebildiği,
3- Vekil savaşlarının yerini giderek daha fazla konvansiyonel silahlanma yarışlarına bıraktığı, Katı Çok Kutuplu bir sistem olacaktır.
Mearsheimer’ın perspektifinden bakıldığında ise, İran’ın bu başarısı İsrail’i ve ABD’yi uzun vadede daha ölümcül saldırılar planlamaya sevk edecektir. Çünkü saldırgan realizmde güçlükler ve güvenlik endişeleri bitmez; İran’ın başarılı savunması onun gelecekte daha da güçleneceğinin işareti olarak kabul edilir ve bu da İsrail için “kabul edilemez bir risk” olmaya devam eder. Dolayısıyla başarılı bir mukavemet, kalıcı bir barış getirmeyecek, aksine daha büyük bir savaşın hazırlık evresini (örneğin İran’ın tamamen nükleerleşmesini veya İsrail’in nükleer silahlarını masaya koymasını) başlatacaktır.
Sonuç
Sonuç olarak, İsrail’in doğrudan bir saldırısı karşısında İran’ın başarılı bir şekilde direnmesi ve mukavemet göstermesi senaryosu, uluslararası ilişkiler teorisi olan Realizm merceğinden incelendiğinde, salt bölgesel bir olay olmanın çok ötesindedir. Böyle bir durum, uluslararası sistemin anarşik temelini değiştirmemekle birlikte, küresel ve bölgesel güç dağılımında bir kaymaya işaret eder. Bölgesel olarak İsrail’in tartışmasız askerî caydırıcılığı ve psikolojik üstünlüğü çökecek; bu durum Körfez ülkeleri ve diğer aktörler arasında şiddetli bir güvenlik ikilemi yaratarak bir silahlanma ve ittifak arayışı yarışını tetikleyecektir.
Küresel boyutta ise bu gelişme, ABD’nin hegemonyasını ve müttefiklerini koruma kapasitesini sorgulatacak, uluslararası sistemin ABD merkezli tek kutuplu veya Amerikan ağırlıklı yapısından, Çin ve Rusya’nın etki alanlarını genişlettiği asimetrik birçok kutupluluğa geçişini hızlandıracaktır. Realist öğretiye göre, güç boşlukları daima doldurulur ve güçteki her değişim, sistemsel bir dengeleme eylemini doğurur. İran’ın muhtemel askeri başarısı, uluslararası sistemi yeni ve barışçıl bir formda şekillendirmeyecek; aksine onu daha rekabetçi, daha güvensiz ve çok kutuplu bir güç mücadelesi arenasına kalıcı olarak dönüştürecektir. Tıpkı Thucydides’in Melos Diyalogları’nda asırlar önce belirttiği gibi: “Güçlüler yapabileceklerini yapar, zayıflar ise çekmeleri gereken acıyı çeker.” Ancak bu senaryoda İran, zayıf statüsünden çıkarak güç denkleminde belirleyici bir aktör olduğunu sisteme kabul ettirmiş olacaktır.





























Yorum Yazın