Avrupa Birliği (AB), ABD Başkanı Donald Trump’ın saldırgan bir şekilde ülkesinin etki alanını genişletmeye yönelik hamleleri ve hızla değişen jeopolitik dengeler karşısında kafa karışıklığı yaşıyor ve nasıl bir aksiyon alınacağına ilişkin fikir birliği sağlayamıyor. Yaşananlar, salt transatlantik ilişkilerdeki geçici bir gerilimden ibaret değil aksine 2. Dünya Savaşı sonrasında inşa edilen Atlantik merkezli güvenlik ve siyaset mimarisinin ciddi bir sınamadan geçtiğine işaret ediyor. Trump döneminde belirginleşen bu eğilim, ABD’nin küresel liderliğinin niteliği kadar Avrupa’nın stratejik özerkliği meselesini de yeniden gündemin merkezine taşıyor.
Trump’ın dış politikası, klasik Amerikan çok taraflılığından belirgin biçimde ayrılıyor. “Önce Amerika” (America First) sloganı, sadece iç politikaya dönük popülist bir mesaj değil; NATO’dan Paris İklim Anlaşması’na, İran nükleer anlaşmasından Dünya Ticaret Örgütü’ne kadar uzanan geniş bir alanda tek taraflılık sinyali. Nitekim, 7 Ocak‘ta imzalanan bir Başkanlık Memorandumu'nda Trump, aralarında iklim değişikliğiyle mücadelede kilit rol oynayan Birleşmiş Milletler (BM) kuruluşlarının da bulunduğu 66 uluslararası örgütten çekilme kararı aldı. Uluslararası ilişkiler teorisyeni John J. Mearsheimer, Trump’ın dış politik aksiyonlarını değerlendirirken, “ABD’nin büyük güç rekabetine geri döndüğü bu dönemde liberal uluslararası düzenin kaçınılmaz olarak aşındığını„ savunuyor. Mearsheimer’a göre, büyük güçler, özellikle de ABD, çıkarları tehdit altında hissettiklerinde normlar ve kurumlar yerine güç siyasetine yöneliyor. Trump’ın saldırgan ve emperyalist dış politika yaklaşımı bu tezi doğrular nitelikte.
Avrupa, Trump’ın ilk döneminde de politik dengeler açısından oldukça sıkıntılı zamanlar geçirmişti. Bu kapsamda, Avrupa'nın, kendi iç dinamiklerini ve demokratik değerlerini koruma çabaları ile ABD'nin yeni dış politika yaklaşımı arasında nasıl bir denge kuracağı, önümüzdeki süreçte okyanusun iki yakasında uluslararası ilişkilerin seyrini detaylandıracak kritik bir unsur olarak belirecektir. Hukukun üstünlüğüne dayalı bir Avrupa, Trump ve başında olduğu şer ittifakı için biçimsel olarak dış, yapısal olarak bir iç düşman olarak algılanıyor. Macaristan Başbakanı Orban benzeri Trump ve Putin gibi iki aşırı sağcıya aynı anda yancılık yapan liderlerin çoğalması sıkıntıyı büyütecektir elbette ancak burada temel mesele AB’nin demokratik kurumlarının ve demokrasi anlayışının faşist baskıya ne kadar dayanabileceği…
Esasında, AB açısından sorun, ABD’nin küresel etkisini azaltması ya da artırması değil bu etkiyi öngörülemez ve koşullu biçimde kullanması. NATO müttefiklerine yönelik, “yeterince ödeme yapmıyorsunuz” eleştirileri, güvenliğin ticari bir pazarlık unsuru haline getirildiği algısını güçlendiriyor. AB açısından öfkeyi büyüten temel etkenin bu olduğu anlaşılıyor. Fransa Cumhurbaşkanı Macron’un, “NATO’nun beyin ölümü gerçekleşti„ cümlesini de bu bağlamda değerlendirmek gerekiyor. Siyaset Bilimci Robert Kagan, Avrupa ile ABD arasındaki temel farkı açıklarken Amerikalıların “Hobbescu„ Avrupalıların ise “Kantçı„ bir dünyada yaşadığını söyler. Trump dönemi, bu ayrımı daha da keskinleştirmiş görünüyor: Avrupa normlar, hukuk ve diplomasi üzerinden hareket etmeye çalışırken, Washington’dan buna karşılık gelen mesaj; para, güç, caydırıcılık ve işlem bazlı ittifaklar oldu.
AB açısından bakıldığında Trump’ın varlığının bir tehdit olarak algılanması tutarlı bir durum ve/fakat bu durum, Avrupa Birliği içinde uzun süredir tartışılan “stratejik özerklik„ kavramını somut bir zorunluluk hâline getiriyor. Bu kapsamda, tekrarlamak gerekirse Macron’un “NATO’nun beyin ölümü gerçekleşti„ çıkışı, salt provokatif bir söylem değil ABD’ye aşırı bağımlılığın yarattığı kırılganlığa dair net bir tespit ve uyarıydı. Uluslararası İlişkiler Uzmanı Ulrich Speck’e göre, “Avrupa’nın temel açmazı, jeopolitik risklerin arttığı bir dünyada hâlâ post-jeopolitik bir aktör gibi davranmaya devam etmesi„ ancak Trump’ın baskıcı ve zaman zaman tehditkâr söylemi, yaşlı kıtada hüküm süren bu romantik çelişkiyi görünür kıldı.
Öte yandan, Trump’ın Çin ve Rusya politikaları da Avrupa’nın pozisyon almakta zorlandığı alanlardan biri oldu. Çin ile ticaret savaşları ve teknoloji alanındaki sert rekabet, Avrupalı şirketleri ve hükümetleri iki ateş arasında bırakıyor. Bir yanda -hızla zayıflamaya devam etse de- ABD ile stratejik ve güvenlik temelli bağlar, diğer yanda Çin ile derin ekonomik ilişkiler... Siyaset bilimci Stephen Walt, ittifakların ancak ‘‘ortak tehdit algısı„ sürdüğü sürece güçlü kaldığını vurguluyor. Avrupa için Çin, ABD’nin gördüğü ölçüde askeri bir tehdit değilken; Rusya, özellikle Doğu Avrupa ülkeleri için varoluşsal bir güvenlik meselesi. Trump’ın Moskova’ya yönelik çelişkili tutumu, bu ortak tehdit algısını daha da bulanıklaştırıyor.
Diğer yandan, kıta içindeki siyasal bölünmeler AB içinde sıkıntıyı daha da büyütüyor. Trump’ın söylemi ve politika yapış tarzı, Avrupa’daki popülist ve aşırı sağ hareketler için ilham kaynağı olurken, Viktor Orban’dan Matteo Salvini’ye kadar birçok neofaşist politik aktör, Trump’ın ulusal egemenlik vurgusunu ve muhalif politikaya yönelik saldırılarını referans alıyor. Siyaset Bilimci Cas Mudde, popülizmin küresel ölçekte bir “ince ideoloji„ olarak farklı bağlamlara kolayca uyarlanabildiğini belirtiyor. Trumpizm, bu anlamda Avrupa’daki popülist dalgayı meşrulaştırırken aynı zamanda güçlenmesine de yardımcı oluyor.
Sonuç olarak, Avrupa’yı sıkıntıya sokan temel mesele, Trump’ın kişisel üslubundan ziyade temsil ettiği yapısal dönüşümdür. Bugün, ABD’de dış politika elitleri arasında bile küresel angajmanın maliyetlerine dair artan bir sorgulama söz konusu. Bu nedenle Trump sonrası dönemde dahi Washington’ın Avrupa’ya koşulsuz güvenlik garantileri sunacağı varsayımının artık eskisi kadar güçlü olmadığını anlamak gerekiyor. Alman Siyaset Bilimci Herfried Münkler’e göre Avrupa’nın önünde iki seçenek var: Ya kendi güvenlik ve dış politika kapasitesini ciddi biçimde geliştirecek ya da büyük güçler arasındaki rekabette edilgen bir alana dönüşecek. Trump’ın ABD’nin etki alanını genişletmeye yönelik hamleleri, Avrupa’yı bir tercih yapmaya zorluyor fakat bu tercih henüz netleşmiş değil. AB içerisinde değer temelli, çok taraflı ve hukuka dayalı bir düzen arzusu ile sertleşen küresel güç politikalarının dayattığı gerçekler arasındaki gerilim sürüyor. Avrupa, ya bu ikilemi aşacak stratejik bir vizyon geliştirecek ya da her yeni küresel sarsıntıda yeniden aynı sorunlarla yüzleşecek. AB açısından acil bir şekilde yanıt bekleyen soru şu: Birlik, Washington’un gölgesinde mi kalacak, yoksa kendi yolunu mu çizecek?

























Yorum Yazın