Bir kent susturuluyorsa, bu bir güvenlik refleksi değil, bilinçli ve süreklilik arz eden bir iktidar tercihidir. İran’da yaşananlar geçici bir kriz ya da anlık bir sertlik değil; kamusal alanın, gündelik hayatın ve mekânsal ilişkilerin sistematik biçimde yeniden düzenlendiği bir yönetim modelinin sonucudur. Devlet artık yalnızca insanları bastırarak değil, insanların nerede duracağını, nerede hareket edebileceğini, nerede toplanamayacağını ve nerede görünmemesi gerektiğini belirleyerek hükmeder. İtaat, açık şiddetten çok alışkanlıklar üzerinden üretilir.
İran kentlerinde mesele protestoların bastırılması değildir. Protesto zaten son aşamadır. Asıl hedef, protestoyu mümkün kılan mekânsal ve toplumsal koşulların kökünden ortadan kaldırılmasıdır. Meydanlar kapatılır, sokaklar güvenlik güçleriyle doldurulur, üniversiteler kuşatma altına alınır, internet kesilir. Böylece siyaset, kentten sökülür. Kent, karşılaşmaların yaşandığı, insanların yan yana geldiği bir alan olmaktan çıkar; yalnız dolaşılan, sessizce geçilen, denetimli bir koridora dönüşür.
Bu durum istisnai bir olağanüstü hâl değil; olağanlaştırılmış bir baskı rejimidir. Devlet, olağanüstü hâl ilan etmeden olağanüstü bir yönetim kurar. Tanklara, büyük yıkımlara, açık şiddet gösterilerine gerek duymaz. Çünkü çağdaş otoriterlik, şiddeti görünür kılmadan da işleyebilir. İnsanlar her gün aynı sokaklardan geçer, ama o sokaklar artık özgür değildir. Sokak, bir hak alanı olmaktan çıkar; potansiyel bir suç mekânı olarak yeniden tanımlanır. Bu, mekân üzerinden kurulan doğrudan bir devlet şiddetidir.
Meydanların kapatılması bu yüzden simgesel değil, stratejiktir. Meydan, kalabalığın görünür olduğu yerdir. Kalabalık ise her otoriter rejim için en büyük tehdittir. Çünkü kalabalık, bireyi yalnızlıktan çıkarır; korkuyu dağıtır, cesareti bulaşıcı hâle getirir. Devlet tam olarak bunu engellemek ister. İnsanları yan yana değil, yan yana gelmekten korkar hâlde tutar. Böylece kent, toplumu birleştiren değil; parçalayan, izole eden, yalnızlaştıran bir aygıta dönüşür.
Bu yalnızlaştırma politikası korkuyla beslenir. Kent, görünmez sınırlarla bölünür. İnsanlar nerede durabileceklerini, nerede konuşamayacaklarını, nerede bakmamaları gerektiğini öğrenir. Bu öğrenme süreci açık zorlamayla değil; tekrarlarla, cezalarla ve sessizlikle işler. Zihin, mekânın sınırlarına uyum sağlar. Kent artık konuşmaz; itaati öğretir. İtaat bağırarak değil, susarak kurulur.
İnternet kesintileri bu şiddet rejiminin dijital uzantısıdır. Bağlantının koparılması yalnızca iletişimin engellenmesi değildir; tanıklığın ortadan kaldırılmasıdır. Görüntü yoksa suç da yoktur. Tanık yoksa hesap sorulmaz. Devlet, bu kopukluk sayesinde kendi şiddetini görünmez kılar. Sessizlik burada doğal bir sonuç değil; bilinçli olarak üretilmiş bir karanlıktır. Bu karanlık, çağdaş iktidarın en etkili araçlarından biridir.
Kadın bedeni bu rejimin merkezinde yer alır. Çünkü kadın, kamusal alanda denetlenmesi en zor öznedir. Yürüyen, duran, bakan kadın bedeni; rejimin tahayyül ettiği düzeni bozar. Bu nedenle uygulanan baskı ahlaki bir refleks değil, doğrudan politik bir stratejidir. Kadını kamusal alandan çekmek, kenti yarıya indirmektir. Devlet nüfusu değil, görünürlüğü yönetir. Görünmeyen beden, kontrol altına alınmış bedendir. Kadının kamusal hayattan silinmesi, yalnızca bir cinsiyet meselesi değil; kentin siyasal kapasitesinin düşürülmesidir.
Üniversiteler de aynı mantıkla hedef alınır. Üniversite yalnızca bilgi üreten bir kurum değil; soru soran, kuşku duyan, itiraz eden bir mekândır. Soru, her otoriter rejim için tehdittir. İran’da üniversitelerin kuşatılması, gençliğin enerjisinin ve düşünsel potansiyelinin sistematik biçimde boğulmasıdır. Kentin entelektüel damarları sıkılır. Düşünce dolaşamaz hâle geldiğinde, kent nefes alamaz. Nefes alamayan kent uzun süre ayakta kalamaz.
Bu baskı düzeni “istikrar” ve “güvenlik” söylemleriyle meşrulaştırılır. Sokaklar sessizdir, meydanlar boştur, hayat akıyormuş gibi görünür. Ancak bu bir başarı değildir. Bu, zorla yaratılmış bir donma hâlidir. Devlet sessizliği düzen olarak sunar. Oysa bu düzen, bastırılmış bir toplumun askıya alınmış hâlidir. Askıya alınan toplum çözülmez; birikir.
İran’daki sessizlik bu nedenle yanlış okunur. Bu sessizlik rıza değildir. Bu, korkuyla şekillenen bir hayatta kalma stratejisidir. İnsanlar bağırmaz çünkü bedeli ağırdır. İnsanlar görünmez olur çünkü görünmek cezalandırılır. Kent geri çekilir çünkü ilerlemek ölümcül hâle gelmiştir. Ancak bu geri çekilme unutmak anlamına gelmez. Aksine, öfkenin, hafızanın ve itirazın birikmesidir.
Bastırılan her kent zamanı uzatır. Bastırılan her sokak hafızayı kalınlaştırır. Bastırılan her beden geleceği daha sert hâle getirir. Rejimler bunu bilir. Bu nedenle sessizlikten korkarlar. Çünkü sessizlik, patlamadan önceki en uzun evredir. Gürültüden daha tehlikelidir. Görünmezdir, ölçülemez ve denetlenemez.
İran bugün yalnızca bir ülke değildir. İran, devlet şiddetinin kentler üzerinden nasıl kurulduğunu gösteren canlı bir örnektir. Kentleri yıkmadan, insanları tamamen ortadan kaldırmadan, yalnızca birlikte olma ihtimalini yok ederek yönetmek… Bu, modern otoriterliğin en rafine ama aynı zamanda en kırılgan biçimidir. Çünkü bu rejimler sessizliğe mahkûmdur. Ve sessizlik hiçbir zaman sonsuza kadar sürmez.
Bir kent bu kadar susturulabilir mi sorusu bugün soyut bir soru değildir; yaşanan deneyimin kendisidir. Evet, bir kent susturulabilir. Kamusal alanlar kapatılarak, insanlar birbirinden ayrılarak, birlikte olma ihtimali sistemli biçimde ortadan kaldırılarak kent geçici olarak sessizliğe mahkûm edilebilir. Sokaklar boşaltılabilir, meydanlar işlevsizleştirilebilir, üniversiteler denetim altına alınabilir. Gündelik hayat akıyormuş gibi gösterilirken, kentin siyasal ve toplumsal sesi bastırılabilir. Ancak bu susturma hâli kalıcı değildir. Çünkü kent beton değildir. Kent, insanların yan yana gelme arzusuyla ayakta durur. Birbirini görme, birbirine temas etme ve birlikte var olma ihtiyacıyla şekillenir. Bu ihtiyaç baskıyla ertelenebilir, korkuyla bastırılabilir, şiddetle yaralanabilir; fakat bütünüyle ortadan kaldırılamaz.
Susturulan kent konuşmaz gibi görünür ama biriktirir. Her kapalı meydan, her boş sokak, her susturulmuş üniversite bu birikimi artırır. Kent konuşmaz; fakat hatırlar. Hatırladıkça da ağırlaşır. Rejimler sessizliği başarı olarak okur, gürültünün kesilmesini düzen sanır. Oysa bu sessizlik itaatin değil, ertelenmiş bir çözülmenin işaretidir. Çünkü baskıyla yaratılan sakinlik kırılgandır. Kent ne kadar uzun süre susturulursa, konuştuğunda o kadar sert olur. Ve tarih şunu defalarca göstermiştir: en sert rejimler, en uzun sessizliklerden sonra çöker.

























Yorum Yazın