Geleneksel olarak “göçmen dostu, eşitlikçi ve demokratik” bir ülke imajıyla tanınan İsveç'in son yıllarda politik görüntüsü epeyce değişti. Aşırı sağın giderek güç kazanmasıyla birlikte bu imaj ciddi şekilde sarsılmış durumda. Sokaklarda artan ırkçı saldırılar, gençleri hedef alan neo-Nazi gruplar ve toplumun farklı kesimlerine yönelen nefret suçları, ülkenin toplumsal ve sosyal dokusunda derin çatlaklar oluşmasına neden oluyor. Bu tablo, yalnızca bireysel suçlarla sınırlı değil; İsveç Demokratları adlı neo-Nazi partisinin siyasetteki etkisini ve toplumsal kutuplaşmanın derinleşmesini, ülkenin bugün geldiği noktayı anlamak için kritik öneme sahip parametreler olarak değerlendirmek gerekiyor.
İsveç’te son zamanlarda yaşanan ırkçı vakalar, durumun ciddiyetini açık bir şekilde gözler önüne seriyor. Örneğin, başkent Stockholm’de dört genç, göçmen kökenli üç kişiye yönelik ırkçı saldırılardan dolayı hapis cezasına çarptırıldı. Saldırganların, “Active Club Sverige„ adlı neo-Nazi yapılanmanın üyesi olduğu anlaşıldı. Bu gruplar, klasik sokak mitinglerinden farklı olarak spor salonları ve çevrimiçi platformlar üzerinden örgütleniyor, genç erkekleri radikalleştiriyor ve şiddete yönlendiriyor. Kurbanlar arasında Afro-İsveçliler, müslümanlar ve Yahudi toplulukları yer alıyor. Camilere yapılan saldırılar, hakaret ve tehditler, nefret suçlarının sadece sokakla sınırlı kalmadığını gösteriyor. Hatta bazı kadın politikacıların tehditler nedeniyle siyasetten çekilmesi, bu şiddetin kamusal alanı da etkilediğini ortaya koyuyor. Kadın siyasetçilere yönelik faşist tepkinin neden olduğu olumsuz durumlara ilişkin hükümetin çözüm önerilerinin yetersiz kalması sorunun daha da büyümesine neden oluyor.
Esas olarak, bu faşist/ırkçı şiddet dalgasının temelinde yer alan nedenler, tek bir faktörle açıklanamayacak kadar kaotik. Ekonomik ve sosyal güvensizlik, göç ve entegrasyon tartışmaları, dijital medyanın radikalleştirici etkisi ve yukarıda da vurguladığım üzere devletin yetersiz tepkileri bir araya gelerek nefret suçlarının artmasını tetikliyor. Aynı senaryo Almanya’da da yaşanıyor. Yıllarca neo-Nazileri görmezden gelerek eritmeye çalışan devlet, bugün artık neredeyse tüm güncel anketlerde birinci parti olduğu görülen neo-Nazi partisi Almanya için Alternatif’in (AfD) şehir şehir ülkeyi ele geçirmesini izlemek zorunda kalıyor. Gerçi devletin/sistemin bu durumdan ne kadar şikayetçi olduğu ayrıca tartışma konusu ama ülkenin sağcılaşma ihtiyacı içerisinde olduğu sözde muhafazakâr özde aşırı sağcı olan Friederich Merz’in şu an başbakanlık koltuğunda oturuyor olmasından anlaşılıyor.
İsveç’teki toplumsal kutuplaşma, özellikle gençler arasında “biz ve onlar” algısını derinleştiriyor; her zaman ve her yerde olduğu gibi aşırı sağ ise bu algıyı hem örgütlenme hem de propaganda aracı olarak kullanıyor. İsveç’teki aşırı sağcı tehdidi anlamak için siyasi aktörleri incelemek gerekiyor. İsveç Demokratları (SD), aşırı sağ ve göçmen karşıtı politikaları ile ülke siyasetinde son yıllarda önemli bir güç haline geldi. Partinin kökenleri, neo-Nazi ve aşırı sağ hareketlere dayanıyor; kurucularının bir kısmı eski Nazi örgütlerinden geliyor. Ne harika bir kombinasyon değil mi? Ne kadar insanlık, özgürlük ve demokrasi düşmanı varsa bu partinin çatısı altında bir araya gelmiş. Aynı Almanya’nın nazisi AfD gibi. 1990’larda “skinhead„ ve radikal gençlik gruplarıyla iç içe olan parti, göçmen karşıtı ve milliyetçi söylemleriyle dikkat çekiyordu. SD’nin kuruluşu, İsveç’te aşırı sağın siyasi sahneye sızmasının en açık örneklerinden biri olarak değerlendirilebilir ancak burada önemli bir detay var: Neo-Nazi partisi SD, tüm faşist partilerin izlediği yoldan giderek 2000’li yıllardan itibaren lider Jimmie Akesson önderliğinde kendini “temizlediğini” iddia etti. Faşistlerin göze çarpmamak için en sık kullandıkları yöntemdir bu “temizlenme„ masalı. Bu masalı, Fransa’da aşırı sağcı Marine Le Pen de anlatıyor yıllardır. Hatta bu uğurda babasından kalan neo-Nazi mirası güya reddettiğini göstermek için partisinin adını dahi değiştirdi Le Pen. SD’ye dönelim. Parti tüzüğünden aşırıcılığı yani güya Naziliği çıkardı, eski radikal üyeleri ihraç etti ve resmi olarak antisemitizmi reddetti ancak elbette demokrat pozları ya da tiyatrosu çok uzun sürmedi. Parti’nin son seçimlerde seçmenden en fazla destek alan argümanı, “Göçmenler sakın gelmeyin. Doluyuz„ oldu. Bazı adayların konuşmalarında göçmenlerin birçoğunun suç makinesi olduğunu söyledikleri de biliniyor. Nasıl? Şahane bir demokratlık değil mi? Hatta bu iğrenç partinin dışarıdan desteklediği koalisyon hükümeti, “Göçmenlere yönelik bir muhbir yasası„ üzerinde çalıştıklarını açıkladı. Sebep hep aynı: Göçmenlerin entegrasyonunda başarısızlık yaşadık… Bu ifade ile 2015 yılında ülkeye kabul ettikleri 162 bin Suriyeli ile öteden beri ülkede yaşayan müslüman toplulukları kast ediyorlar elbette.
Bununla birlikte SD’nin göçmen karşıtı söylemleri ve milliyetçi politikaları, toplumsal kutuplaşmayı derinleştiriyor ve bireysel nefret suçlarının zemini haline geliyor. Özellikle göçmen ve azınlık karşıtı politikaların yaygınlaştığı ortamda, sokaktaki nefret eylemleri ve tehditler doğal bir uzantı gibi görülüyor.
Öte yandan, yukarıdaki paragraflarda da vurguladığım üzere İsveç’teki durumu daha da ciddi hâle getiren bir diğer unsur, aşırı sağın örgütlenme biçiminde yaşanan değişim. Neo-Nazi ve aşırı sağcı gruplar, eskiden sokak mitingleri ve toplu yürüyüşlerle dikkat çekerken, şimdi daha gizli ve organize hücreler hâlinde hareket ediyor. Spor salonları, çevrim içi forumlar ve sosyal medya, gençleri radikalleştirmek ve şiddete yönlendirmek için kullanılıyor. Bu yeni yapılanma, klasik aşırı sağ hareketlere göre hem daha sinsi hem de daha etkili bir radikalleşme modeli sunuyor. Örneğin, camilere yapılan saldırılar, ibadethaneler ve dini kurumlara yönelik hakaretler, sadece fiziksel değil psikolojik bir terör etkisi yaratıyor. Bu tür eylemler, mağdurlar üzerinde uzun vadeli travmaya neden olurken, toplumun genelinde de korku ve dışlanma hissini artırıyor. Devletin tepkisi ise anlaşılmaz. Hükümet, 2024 sonunda “Irkçılık ve Nefret Suçlarına Karşı Eylem Planı”nı açıkladı. Plan; okullar, adalet sistemi, sosyal hizmetler ve iş yaşamı üzerinden ırkçılıkla mücadeleyi hedefliyor. Müslüman, Yahudi, Afro-İsveçli, Roman ve Sami topluluklarına özel koruma ve destek vadediyor ancak planın etkisi henüz sınırlı; sivil toplum ve mağdurlar, “yeterli koruma yok” eleştirisini sürdürüyor. Polis ve adalet sisteminin mağdurlara yeterli desteği sağlayamaması, suçluların cesaretini artıraıyor.
Bunların yanı sıra, İsveç’in toplumsal dönüşümü, yalnızca iç dinamiklerle açıklanamaz. Avrupa genelinde yükselen aşırı sağ ve popülist dalga, İsveç’teki gelişmeleri de etkiliyor. Göçmen politikaları, kimlik meseleleri ve ekonomik belirsizlikler, aşırı sağ için verimli bir zemin oluşturuyor. SD’nin siyasi ağırlığı ve diğer partilerle olası işbirliği, bu dinamikleri görünür kılıyor ve radikal ideolojilerin meşrulaşmasına yol açıyor. Aslına bakarsanız bu olan biten neredeyse benzer bir şekilde tüm ülkelerde yaşanıyor. Örneğin, Almanya’da da aşırı sağ benzer yöntemler ve yollardan ilerliyor. Medya ve dijital platformlar da bu süreci besliyor. Sosyal medya, çevrim içi forumlar ve bazı platformlar, nefret söyleminin yayılmasına, radikalleşmenin hızlanmasına ve şiddet eğilimlerinin normalleşmesine katkı sağlıyor. Gençler, özellikle çevrim içi etkileşimlerle radikalleşmeye açık bir hedef hâline geliyor.
Sonuç olarak, İsveç’in bugün yaşadığı kriz, sokaktaki olaylardan daha derin bir toplumsal dönüşümü yansıtıyor. Nefret suçları ve aşırı sağın yükselişi, geçmiş ve bugün bağlamında ele alınmalı. SD’nin etkisi ve neo-Nazi grupların faaliyetleri, bu dönüşümün hem tetikleyicisi hem de sonucu olarak değerlendirilebilir. İsveç, bu sessiz ama etkili tehlikeyle yüzleşmezse, toplumsal dokusunu korumakta giderek zorlanacak. Avrupa’nın farklı ülkelerinde de aşırı sağ partiler, ekonomik ve sosyal belirsizlik dönemlerinde yükselerek, göçmen ve azınlık karşıtı politikaları, toplumsal kutuplaşmayı derinleştiriyor. İsveç, geçmişteki demokratik ve eşitlikçi değerlerini koruyamazsa, sadece kendi içinde değil, Avrupa genelinde de etkisi hissedilecek bir dönüşüm süreci yaşayabilir. Ülke, sokakta yaşanan şiddetten siyaset sahnesine, devlet politikalarından dijital platformlara kadar her alanda uyarı sinyali veriyor. İsveçlilerin geç olmadan bu uyarıları dikkate alması göçmenlerden öte en fazla kendi yararlarına olacaktır.



























Yorum Yazın