Kimlik konusunda daha önce bir yazı yazmıştım. Orada kimlik ile kişilik arasındaki farka değinmiş ve özellikle dışarıdan (aile, toplum, devlet vb.) kazandığımız kimliklerden çok bizim kendi üretimimiz olan kişiliğimizin önemine vurgu yapmıştım.
Kimlik konusunun insanların ve toplumların yaşamında ne kadar önemli olduğunu biliyoruz. Bugün dünyada yaşanan sorunların en temel nedenlerinden birisi ekonomi ise diğeri de -hatta belki bazen ondan da önemli olacak şekilde- kimlik sorunudur diyebiliriz. Durum böyle olunca da bu sorunlar ortadan kalkana kadar bu konularda düşünmeye, tartışmaya, yazıp çizmeye devam edeceğiz gibi görünüyor.
Bugün bu konuda oldukça ufuk açıcı olduğunu düşündüğüm bir kitaptan söz etmek istiyorum. Ünlü yazar ve düşünür Amin Maalouf’un “Ölümcül Kimlikler”* adlı kitabından.

Beyrut (Lübnan) doğumlu Amin Maalouf, Hıristiyan bir aileden geliyor. 1949 doğumlu. Büyükannesi Türk, büyükbabası Mısır Maruni’si. Anadili Arapça. Lübnan iç savaşı sırasında Fransa’ya göç ediyor. 1976’dan beri Fransa’da yaşıyor. Fransa vatandaşı olması nedeniyle de kendisini Fransız olarak da görüyor. Ekonomi ve sosyoloji okuduktan sonra gazeteciliğe başlıyor. Çeşitli konularda çok sayıda kitabı bulunuyor.
Çok yönlü kökeni ve yaşam öyküsünün de etkisiyle Doğu-Batı arasındaki kimlik ve kültürel çatışmalarla ilgileniyor. Özellikle tarihi hikâyeler üzerinden bugünün kimlik sorunlarını anlatan, Doğu-Batı arasında köprü kurmayı amaçlayan bir yaklaşımı var.
Maalouf’a göre her bireyin kimliği, birçok bileşenden oluşur. İlk akla gelenler; dinsel bir gelenek, etnik ya da dilsel bir grup, aile, meslek, kurum, belli bir sosyal çevre… Ancak liste bununla bitmez. O’na göre insan bir eyalete, bir köye, bir mahalleye, bir kabileye, bir spor takımına ya da bir meslek kuruluşuna, bir arkadaş grubuna, bir sendikaya, bir işletmeye, bir partiye, bir derneğe, bir cemaate, aynı tutkuları, aynı cinsel tercihleri, aynı fiziksel özürleri paylaşan ya da zararlı etkilere maruz kalan bir insan topluluğuna ait olduğunu da hissedebilir.
Kuşkusuz bu aidiyetlerin hepsinin aynı derecede önem taşıdığını söyleyemeyiz. Ancak hiçbirisi de tam olarak anlamsız değildir. Bunlar, kişiliğin yapı taşlarını oluşturan temel bileşenlerdir diyebiliriz.
Bu ögelerin her birine çok sayıda bireyde rastlamak mümkünse de iki farklı insanda tıpatıp aynı bileşimi bulmak asla mümkün değildir. Maalouf’a göre her bir insanın zenginliğini, kendine özgü değerlerini oluşturan da işte tam olarak budur. Her varlığın önemli, biricik ve potansiyel olarak yerinin doldurulamaz oluşunu sağlayan, söz konusu olan bu eşsiz bileşimdir.
Çağımızda dinsel kimlik neden yükselişe geçti?
Kimlik, insan için olduğu kadar toplumlar için de son derece önemli bir kavram. İnsanlığın belirli dönemlerinde kimliklerin belirli yönlerinin ön plana çıktığını görüyoruz. Zaman zaman milliyet, zaman zaman sınıf, zaman zaman aile/aşiret/kabile gibi. İçinde bulunduğumuz şu çağda da -özellikle son kırkı yılda- dinsel aidiyeti vurgulamak, onu kimliğinin ana öğesi gibi görmek yaygın bir tavır haline geldi. Belki üç yüzyıl önceki kadar değil ama örneğin bir elli yıl öncesine göre çok daha fazla bir yönelim olduğundan bahsedebiliriz. Bu da üzerinde düşünmeyi hak eden bir nokta gibi duruyor. Peki neden böyle oldu? Neden günümüzde özellikle ekonomik olarak az gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerde insanlar çıkışı dinde arıyorlar?
Bunun nedenleri arasında söz konusu ülkelerin yoksullukları, az gelişmişliğe bağlı sorunları, özellikle Batı dünyasına karşı yaşadıkları hayal kırıklıkları, felaketle sonuçlanan seçimleri, milliyetçiliğin/sosyalizmin iflası, devletlerin ve iktidarların yıkıcı ve halkları sömürücü tavırları, vd. sayılabilir.
Bunun yanında insanlar, oldukça hızlı değişen bu dünyayı anlamakta ve referanslarını bulmakta genellikle zorlanıyorlar. Hem dünyanın büyük bir hızla değişmesi hem de kendi ülkelerinde yaşadıkları çeşitli sorunlar, bu tür toplumları derinden etkiliyor. Ülkelerinde yaşadıkları sıkıntılı hayatlarından kurtulmak isteyip de Batı’daki yaşama özlem duyanlar, kurulu düzenden şikâyet edenler, yozlaşmaya, devlet zorbalığına, eşitsizliğe, işsizliğe, gelecek endişesine isyan edenler çözümü dinde arıyor. Orada hem kimlik, bir gruba ait olma, maneviyat, hayatın karmaşık gerçekliklerinin basit bir biçimde açıklanmasına yönelik ihtiyaçlarını, hem de eylem ve başkaldırı ihtiyaçlarını gideriyorlar.
Maalouf, bu durumu şöyle açıklıyor: “Hızlı küreselleşmenin kimlik ihtiyacının güçlenmesi gibi bir tepkiye yol açtığına hiç kuşku yoktur. Bu arada bu kadar ani değişimlere eşlik eden varoluş sıkıntısı yüzünden maneviyat ihtiyacının çoğalmasına da. Bu anlamda dinsel aidiyet, söz konusu iki ihtiyaca da cevap verme iddiasında olduğu için son birkaç on yılda yükselişe geçmiş bulunuyor.”
Gerçek Hıristiyanlık/Müslümanlık/Sosyalizm bu değil!
Özellikle 20. yüz yılda yaşananların da etkisiyle geldiğimiz noktada hiçbir doktrinin mutlaka kendiliğinden özgürlükçü olamayacağını, hepsinin (liberalizmin, milliyetçiliğin, sosyalizmin, büyük dinlerden her birinin, hatta laikliğin) kontrolden çıkabileceğini ve yozlaşabileceğini görmüş olduk. Fanatizmin hiç kimsenin tekelinde olmadığını ve aynı şekilde hiç kimsenin de insanlığın tekeline sahip olamayacağını deneyimledik.
Onun için bu tarz kimlikleri ve inanç/düşünce sistemlerini (Hıristiyanlık, İslamiyet, sosyalizm, milliyetçilik vb.) taraftarlarının çok sevdiği “gerçekte ne dediği” üzerinden sorgulamak çok anlamlı görünmüyor. Onun yerine o doktrinin özüne değil, onu benimseyenlerin tarih boyunca sergiledikleri davranışlara bakmak daha gerçekçi bir yaklaşım olabilir.
Kimliğin önemli bir boyutu olan maneviyat açısından bakıldığında Maalouf için inançlı insan, bazı değerlere inanan kişidir. Bu değeri de tek bir başlık altında özetliyor: insanın onuru. Bunun dışındaki hiçbir şeyin insanlık için bir fayda getirmeyeceğine inanıyor:
“Kendilerinden emin toplumlar, yansımalarını güven verici, huzur dolu, açık bir dinde bulurlar. Güvensiz toplumlarsa korkak, bağnaz, çatık kaşlı bir dinde. Dinamik toplumlar, yenilikçi, yaratıcı bir İslam’da yansırlar. Oldukları yerde kalan toplumlar, durağan, en küçük değişime bile isyan eden bir İslam’da yansırlar.”
Neremiz yaralıysa kimliğimiz orasıdır
Kimliğimizin en önemli bileşeni nedir?
Maalouf, bu soruya “dil” diye cevap veriyor. Çünkü dil, milliyetler ve dinler gibi insanları, toplumları bölmez. Aksine farklı millet ve dinlerden insanları da birleştirir. Maalouf, bu konuda doğrudan kendi yaşantısından örnek veriyor. Hıristiyan olmasına karşın anadilinin Arapça olması nedeniyle Müslüman topluluklarıyla çok güzel bir şekilde iletişim kurabildiğini söylüyor. Fransızca ile çok çeşitli toplumlarla ve yine İngilizce ile de neredeyse bütün dünyayla iletişimde bulunabildiğini belirtiyor.
Maalouf’a göre insanlar din olmadan yaşayabilirler ancak herhangi bir dil olmadan yaşamak mümkün değildir. O’na göre din özel ve mutlak olmaya çağrılıdır ancak dil öyle değildir. İnsan İbraniceyi, Arapçayı, İtalyancayı ve İsveççeyi aynı zamanda kullanabilir. Ama aynı zamanda Musevi, Müslüman, Katolik ve Protestan olamaz. Bu nedenle dili kimlik bütünlüğünden ayırmanın mümkün olmadığını belirtiyor ve kültürel kimliğin ana ekseni olarak görüyor. Dildeki çeşitliliği de bütün çeşitliliklerin merkezi olarak değerlendiriyor.
Aslında genel olarak baktığımızda insan, bir konuda baskı altında olduğunu düşünüyorsa kendisini en çok o yönüyle tanımlamaya eğilimlidir. Böyle bir durumla doğrudan mücadele edemese bile alttan alta bunun sıkıntısını yaşar ve içinin derinliklerinde saklar. O zaman söz konusu aidiyet, bütün kimliğini işgal eder. Artık insanın kendini özdeşleştirdiği kimlik odur. Bir insanın dilini kullanmasının önünde engel varsa dil onun kimliği haline gelir. Cinsel olarak ayrımcılığa uğradığını düşünüyorsa cinsel yönelimi, yine fiziksel bir engelden dolayı mağdur ediliyorsa fiziksel durumu, onun kimliğinin en önemli boyutu haline gelir. Kadınlar şiddete uğruyorsa kimlikleri kadın olur. Dolayısıyla, neremiz yaralıysa kimliğimiz orasıdır, diyebiliriz.
Kimliklerin önceliği değişir mi?
Tarih boyunca ağır basan din gibi, milliyetçilik gibi düşünceler ille de gelecek on yıllarda aynı şekilde kalacak demek değildir. Yeni gerçeklikler (hak tanımları, yeni hassasiyetler, dünyadaki gelişmeler vb.) ortaya çıkmaya başladığında kimliğe bakışımız da değişmektedir.
Yazarın da kitapta verdiği örnekte eski Yugoslavya zamanında insanların çoğu kendini Yugoslav olarak tanımlarken (ve belki bundan gurur duyarken!) daha sonraki çatışmaların da etkisiyle Sırplar kendilerini daha çok Sırp, Hırvatlar daha çok Hırvat, Bosnalılar ise daha çok Müslüman olarak görmeye başladılar. Belki geçmişte yaşanan çatışmaların etkisinin azalması ve Avrupa Birliği’nin genişlemesinin de etkisiyle bir zaman sonra hepsi için “Avrupalı” kimliği daha çok öne çıkan kimlik olacak. Dolayısıyla herkesin kimliğini oluşturan öğeler arasında her zaman belli bir hiyerarşi olsa bile bunun sabit olmadığını ve zamana göre değiştiğini söyleyebiliriz.
Ancak ne yazık ki çoğu zaman kimlik, başka birilerinin varlığı üzerinden ters yönde inşa ediliyor. Dünyada hayatını bu şekilde bir kimlik kavramı üzerine kuran çok sayıda insanın olduğunu biliyoruz. Bu insanların yaşamlarını kurdukları temelin ne kadar zayıf, kaygan ve kırılgan olduğunu bilince çıkarmalarında büyük yarar var aslında. Aksi halde yanlış bir referansın peşinde ömürlerini boşa geçirmeleri yüksek bir ihtimal.
“Kimlik sahte bir dosttur”
Maalouf, insanların vicdan muhasebesi yaptıkları gibi kendisinin de zaman zaman kimlik muhasebesi yaptığını söylüyor. Böylece kimliğinde ne kadar alt bileşen varsa onları ortaya çıkarmayı ve her birisiyle barış içinde yaşamayı amaçladığını ifade ediyor.
Kimlik böyle tüm bileşenleriyle birlikte tanımlandığında aslında her bir bireyin diğerinden farklı olduğu açıkça görülür. Örneğin bir Hırvat, bir Sırp’tan farklıdır ama her bir Hırvat diğer bütün Hırvatlardan da farklıdır. Aynı şekilde her bir Sırp da diğer bütün Sırplardan farklıdır.
Onun için işin kolayına kaçıp “Sırplar katliam yaptı.”, “İngilizler yağmaladı.”, “Yahudiler el koydu.”, “Siyahlar ateşe verdi.”,.. gibi genelleyerek yapılan yargılar, aslında birçok suçsuz insanı da suçlamak anlamına gelir.
Bu anlamda her birimizin sözlerinin masum olmadığının, tarih boyunca kötü ve ölümcül olduğu ortaya çıkan önyargıların sürdürülmesinde payı olduğunun bilincine varılması da oldukça önemli oluyor.
Çünkü Maalouf’un dediği gibi başkalarını çoğu zaman en dar aidiyetleri içine sıkıştıran bizim bakışımız ve onları özgür kılacak olan da gene bizim bakışımızdır.
(1).jpg)
Kimlik arayışı ne yöne doğru evrilecek?
Evrenselliğin temel kabulü, insanlık onuruna ilişkin haklardır. Buna göre hiç kimse din, dil, ırk, milliyet, cinsiyet ya da daha başka nedenler yüzünden bu haklardan yoksun bırakılamaz. Bunun pratikteki anlamı şudur: Bir tarafta Evrensel İnsan Hakları Beyannamesi; diğer tarafta bir gruba özel yasalar (örneğin bir Hıristiyan şeriatı, bir İslam şeriatı, bir Yahudi şeriatı, bir Afrika yasası, bir Asya yasası, vd.) beraber olamaz.
Belki çok farkında değiliz ama kimlikler üzerinden farklılıklarımızı büyük bir hırsla vurguluyor olmamızın temel nedeni, gitgide daha az farklı hale gelmemizdir. Çünkü aksi yönlü bütün inanışlara rağmen küreselleşen dünyayla beraber her geçen gün farklılıklarımız biraz daha azalıyor ve benzerliklerimiz biraz daha çoğalıyor. Bunun sonucunda kimlik kavramına yaklaşımımız da değişiyor. Bütün aidiyetlerimizin toplamı gibi algılanacak ve içinde bütün insanlığa ait olma duygusunun giderek daha fazla önem kazandığı yeni bir döneme giriyoruz denebilir. Kendimize ait özelliklerimizi de kaybetmeden ama nihayetinde insan olma özelliğimizin bir gün esas aidiyetimiz haline geleceği bir kimlikte buluşmamız gerekiyor.
Bu açıdan baktığımızda, dünya kime ait? Aslında hiçbir özel ırka, ulusa, devlete, topluma değil, tarihte kendine bir yer açmayı isteyen herkese ait. Bunu böyle algılayıp yaşam sahnesinde oyuncu olmak yerine içe kapanıp boynunu bükerek, edilgenliğe sığınarak ve bu durumdan ancak şiddet yoluyla çıkılabileceğini düşünerek yaşayan insanların ve toplumların bir an önce değişmeye başlaması gerekir. Bu da ancak tüm insanlıkla hatta tüm doğayla barışık, çok daha geniş bir aidiyete doğru ilerlemekle mümkündür.
Sonuç
Maalouf, kitaba başlığını da veren “ölümcül kimlik” kavramını, insanların kimliği tek bir aidiyete (milliyet, din, vb.) indirgeyen, taraf tutucu, katı, hoşgörüsüz, baskıcı, kimi zaman kendini yok etmeye kadar götüren bir tavra sahip olması ve onları çoğu zaman katillere ya da katillerin yandaşlarına dönüştürmesi anlamında kullanıyor.
Halbuki insan, kimliğinin yalnızca din ya da milliyetten oluşmayıp çok daha fazla sayıda aidiyetten oluştuğunu kavradığı an, kendi içinde farklı mecralar, farklı katkılar, farklı melezlikler, farklı boyutlar görmeye başlar. Böyle olunca kendi milleti/ümmeti/ailesi ile olduğu gibi başkalarıyla da daha farklı bir ilişki kurar. Bu yaklaşımın sonunda artık sadece “biz” ve “siz” yoktur. Bizim tarafta aslında çok az ortak noktamız olan birçok insanın, onların tarafında ise kendimizi son derece yakın hissettiğimiz birçok insanın var olduğunu fark ederiz.
Her insanın bir şekilde yaşadığı ülkeyle ve dünyayla özdeşleşmek için çaba içinde olması gerekir. Birçok insan, kimliğini bazen dışlanma aracı, bazen de kavga nedeni haline gelmiş olan tek bir boyutuyla tanımlamayı tercih ediyor. Bunun yerine kendi çeşitliliğimizi üstlenmeyi ve kendimizi yalnızca bir yönümüzle değil, kimliğimizi oluşturan tüm zenginliklerimizle birlikte bir bütün olarak tanımlamayı öğrenmeliyiz. Birtakım sudan sebeplerle insanların birbiriyle ve kendileriyle kavga ettikleri bu anlayıştan kurtulup geniş insanlık ailesiyle buluşmanın tek yolu bu gibi görünüyor.
Maalouf’un dilekleriyle bitirelim:
“Aidiyetlerimin her birini yüksek sesle talep eden ben, doğduğum bölgenin de kabileler çağını, kutsal savaşlar çağını, ölümcül kimlikler çağını geride bırakarak ortak bir şeyler inşa etmek için aynı yolu izleyeceği günü hayal etmekten kendimi alamıyorum. Tıpkı Lübnan’a, Fransa’ya ve Avrupa’ya dediğim gibi bütün Ortadoğu’ya “vatan” ve her isimde, her kökenden Müslüman, Yahudi ve Hıristiyan, bütün çocuklara “vatandaş” diyebileceğim günün hayalini kuruyorum.“
* Ölümcül Kimlikler, Amin Maalouf, YKY Yayınları, 2000, Çev: Aysel Bora
































Yorum Yazın