“Âşık olarak düzüşmenin zevkini tatmadan ölmeye kalkma sakın.”
İnsanoğlu, içindeki en karanlık odalarda en çok iki şeyi arzular: ya ölümü ya aşkı.
Márquez’in Benim Hüzünlü Orospularım romanında yarattığı sıra dışı karakter, doksan yaşına kadar çirkinliğine sığınarak yaşamış; hayatı boyunca yalnızca para karşılığı birlikte olduğu kadınlarla var olmuş ve ömrünün büyük kısmını genelevlerde tüketmiştir. Hayatının sonbaharında ise geriye tek bir arzusu kalır: bakire bir kadınla birlikte olmak.
Hikâye tam da burada başlar. Baş karakter, doksanıncı yaş günü için Rosa Cabarcas’ı arar ve daha önce birlikte olduğu kadınlardan farklı olarak kendisine bakire bir genç kız ayarlanmasını ister. Fakat hikâye, tam da bu noktadan sonra umulmadık bir yöne evrilir. Çünkü bu adam, henüz on beş yaşındaki bu genç kıza âşık olur.
Üstelik onun gerçek ismini bile öğrenmek istemez. Çünkü genç kızın, kendi verdiği isimle var olmasını ister: Delgadina.
Belki de aşk tam olarak böyledir. Kaç yaşında olursanız olun, âşık olduğunuz kişi biraz da sizin verdiğiniz yüzle, yüklediğiniz anlamla ve koyduğunuz isimle var olur. Gerçekliğiyle değil; sizin zihninizde yarattığınız hâliyle yaşar.
Ve bu aşk, düşündüğümüz kadar tek taraflı da değildir.
Romanın sonunda baş karakterin ağzından şu cümle dökülür:
“Âşık olarak düzüşmenin zevkini tatmadan ölmeye kalkma sakın.”
Belki de asıl mesele tam olarak burada başlar. Çünkü insan, doksan yaşına geldiğinde artık küçük mutluluklarla yetinemez. Basit hazlar, geçici avuntular ya da gündelik sevinçler yeterli gelmez. Daha büyük bir şeye ihtiyaç duyar. Daha sarsıcı, daha ayrıcalıklı bir deneyime…
Márquez’in baş kişisi de tam olarak bunu yaşar: aşkı.
Aşk, doksan yaşındaki bir adamın kendisine vereceği son hediye olurken; hayatının baharına yeni giren genç bir kızın başlangıç hikâyesine dönüşür.
Márquez bu romanda aşkı girebileceği her kılığa sokmuştur. Şefkate, saplantıya, arzuya, yalnızlığa ve hatta yaşlılığın çaresizliğine…
Fakat burada kaçamayacağımız bir soru vardır:
Bu gerçekten aşk mıdır, yoksa arzunun kendini masumlaştırma biçimi mi?
Roman boyunca karakterin kendine özgü ahlak anlayışı, okuyucuyu rahatsız eden ama aynı zamanda düşünmeye zorlayan bir çizgide ilerler. Márquez’in yarattığı karakterler her zaman olağandışıdır; ancak bu karakter, olağandışının bile zamanla nasıl olağanlaşabileceğini sade ve incelikli bir dille anlatır.
Ve sonunda bizi, kendi içimizin en karanlık odasında, tek başımıza bırakır.































Yorum Yazın