En baştan söylemeliyim; bu yazım size biraz kişisel gelebilir. Bu iklimde gazetecilik yapmak zaten yeterince zor bir zanaattır ama bazen kendinizi öyle bir kıskacın içinde bulursunuz ki kendinizi Hasan Hüseyin Korkmazgil’in “Bu ne çıldırtan denge; yaprak döker bir yanımız, bir yanımız bahar bahçe!” sözünü söylerken bulursunuz. İran’da 28 Aralık 2025 tarihinden bu yana yaşananlar bana kendimi tam da böyle hissettiriyor çünkü hiçbir tarafa yaranabilmem mümkün değil.
Ben İran’da doğdum, Türkiye’de büyüdüm, her iki ülkenin de resmî vatandaşlığına sahibim. Babam İran’ın Azerbaycan Türküdür, annem ise Siirtli bir Arap-Kürt’tür. 41 yaşındayım; farklı zamanlarda da olsa hayatımın toplamda 16 yılını İran’da geçirdim, 25 yılını Türkiye’de geçirdim. Her iki ülkenin halkını, dillerini, toplumsal dinamiklerini, yönetim yapısını, siyasi yapısını, kültürel kodlarını vs. kendimi bildim bileli hem 15 yıllık aktif bir gazeteci olarak hem de bir gazetecilik akademisyeni olarak çalışmaktayım. Bunu sadece kitaplardan ve başkalarının yazdıklarından yapmıyorum, her iki halkın da bir mensubu olarak elimden geldiğince tam da içlerinden yapmaya çalışıyorum. Ben ülkelerin devletleri ve rejimlerinden yana değilim, halklarından yana tarafım. Dolayısıyla devletçi bir bakışım yok, halkçı bir bakışa sahibim.
Türkiye kamuoyu beni ağırlıklı olarak İran’a dair yaptığım çalışmalar, yazdığım yazılar, ulusal ve uluslararası pek çok medya mecrasında yorumcu olarak katıldığım programlardan tanıdı. Yorumlarımı beğenip ya da beğenmeyebilirsiniz ancak İran’a dair söyledikleri takip edilen ve etki eden isimlerden biriyim ve kimsenin “maaşlı uşağı” filan değilim, bana gelen yüksek telif ücretli yayın tekliflerini bile kabul etmeyen biriyim. Bu durumun hem olumlu hem de olumsuz yönleri var; bir taraftan sözlerimi geniş kitlelere ulaştırabiliyorum, öte taraftan ise her kesimden kitlelerin hedefi haline geliyorum.
Son bir ayda İran’a dair yaptığım paylaşımlar, yorumlar ve katıldığım programlardan dolayı her gün onlarca tehdit ve yüzlerce hakaret mesajı alıyorum. Ben bu duruma alışığım çünkü daha önce başta Mahsa Amini protestoları olmak üzere İran’a dair farklı dönemlerde yaptığım gazetecilik faaliyetlerimden dolayı yine tehditler almıştım. İki kez fiziki saldırıya uğradım, dosya savcılık makamına intikal etse de failler asla bulunamadı. Mağdur edebiyatı yapacak değilim; gazetecilik mesleğinde bu durumları yaşamak olağandır ve en başında bunları göze alarak mesleğe başladım, başıma gelebileceklerden zerre kadar korkum yok.
Bu süreçte hem İran rejim yanlıları hem de İran rejim karşıtlarının hışmına aynı derecede uğruyorum çünkü böylesi geniş etkileri olan kaygan bir zeminde hiçbir tarafı memnun edebilmek mümkün değil. Zaten bir gazeteci olarak benim görevim kimseyi memnun etmek değil, kimin ne düşündüğü ve ne söylediği beni etkilemiyor, ben sadece kendi açımdan “gerçek” olarak gördüğüm olguları ortaya koyarım, herkes kendi doğrusu veya yanlışını kendisi belirler.
Türkiye devleti şu ana kadar kurumsal olarak İran rejiminden yana bir tutum sergiliyor, anaakım medyaya (medyanın neredeyse tamamı iktidarın kontrolünde) yorumcu olarak katılanların ezici çoğunluğu da iktidarın mevziinden İran’da olup bitene bakıyor. Dolayısıyla kamuoyunun algısı bu yönde şekilleniyor. Bu durum doğal olarak benim gibi düşünenleri yalnızlaştırıyor ve hedef haline getiriyor. Bunun karşılığı da “Vatanını satan İranlı”, “Siyonist İsrail ajanı”, “Emperyalist ABD’nin maaşlı uşağı”, “İslam’a karşı olan kafir” gibi pek çok saldırı oluyor. Oysaki katıldığım her yayında ABD ve İsrail eksenli bir Ortadoğu politikasına ve İran’a askeri bir müdahaleye karşı olduğumu en net biçimde ortaya koyuyorum çünkü ben net bir ABD-İsrail yayılmacılığı karşıtıyım.
Türkiye’de İran rejiminin çok ciddi ve güçlü bir lobisi ve ekonomik müdahalesi var, dolayısıyla kamuoyunu etkilemek ve kendilerinden yana rıza üretimi için elinden gelen her şeyi yapıyor. Ayrıca rejime destek veren kimileri olaylara Şii mezhebi perspektifinden bakıyor, kimileri kendisini ulusalcı-Avrasyacı olarak konumlandırıyor, kimisi kendisini solcu-sosyalist olarak tanımlayıp olaya emperyalizm karşıtlığı çizgisinden bakıyor, kimisi konuya etnik ve kültürel süzgeçten bakıyor, kimisinin de derdi olası bir göçmen akını yaşanması. Dolayısıyla herkesin İran’da yaşananlara dair farklı bir bakış açısı var ve kendileri gibi düşünmeyen gazeteciler onların fikriyatına ve hissiyatına hitap etmiyor.
İran rejim muhaliflerinin de durumu farklı değil; kimisi kendisini Pehlevici olarak konumlandırıyor, kimisi etnik ve mezhebi perspektiften bakıyor, kimi monarşi istiyor, kimi meşruti monarşi istiyor, kimi federasyon veya konfederasyon istiyor, kimisi cumhuriyet istiyor ve sizden aynen kendi düşünceleri doğrultusunda yorum yapmanızı bekliyorlar ve aksi durumda sizi hedef tahtasına koyuyorlar. Rejim yanlılarının perspektifi de zaten malum.
Her tarafın kendine göre haklı ve haksız olduğu noktalar var ancak her biri tek başına İran’da yaşanan süreci açıklamaya yetmez çünkü çok fazla katman, etken, aktör, talep, karşı talep vs. sürece etki ediyor. İran’da yaşananları “Bu kez devrim olacak” veya “Rejim bastırdı, bu işten bir şey çıkmaz, dış güçlerin işi” sığlığından çıkarak okumak gerekiyor çünkü her iki perspektif de eksik ve hatalı.
7 Ekim’de Hamas’ın İsrail’e saldırısından sonra bölgede yıllar içinde oluşan savaş konsepti ve dengeler tamamen değişti ve taraflar arasında hiçbir kırmızı çizgi gözetilmemeye başlandı. İsrail’in Gazze ve Beyrut’a yönelik saldırıları, İran ve İsrail’in ilk kez birbirlerinin içine direkt bir saldırı gerçekleştirmesi, İsmail Haniye’nin Tahran’ın göbeğinde İsrail tarafından öldürülmesi, İsrail’in Hamas ve Hizbullah’ın en kilit komuta kademesine yönelik nokta atışı suikastları, Yahya Sinvar’ın ve Hasan Nasrallah’ın öldürülmesi, Suriye’de Beşar Esad rejiminin devrilmesi, Yemen’de Husilere yönelik saldırılar gibi pek çok neden İran’ın 47 yılda vekil örgütleriyle bölgede oluşturduğu “Mukavemet-Direniş Ekseni”nin çöküşüne sebep oldu.
İran’ın caydırıcılığının ve bölgesel vekil kollarının zayıflamasının sonucu ise ABD-İsrail’in İran’a başlattığı 12 günlük savaş oldu. İran’ın en üst düzeydeki askeri komuta kademesi ve kurmay zekâsı bir günde nokta atışlarıyla yok edildi, askeri tesisleri ve her nevi teçhizat ve mühimmatları vuruldu, nükleer tesisleri vuruldu. Yani ABD ve İsrail’in ayağı İran’ın içine ve hava sahasına açılmış oldu. Ortadoğu’nun içinde bulunduğu böylesi bir durumda ABD-İsrail’in İran’ın içine bir müdahalede bulunup sokakları karıştırma ihtimali yok mudur, elbette vardır. İsrail’in İran’ın en derin ve gizli kılcal damarlarına kadar sızdığını defalarca kez görmedik mi, gördük. Ancak “Her şey dış güçlerin işi” bakış açısı da tek başına İran’da olup bitenleri açıklamaya yetmez.
İran halkının muhalif damarı uzunca yıllardır sokaklarda eylemler yapıyor, kanını canını ortaya koyarak kazanımlar elde etmeye çalışıyor, milyonlarca insana “İsrail ve ABD ajanı” deyip de “Bu protestoların arkasında sadece dış güçlerin etkisi var” demek haksızlıktır, bilgisizliktir, İran’ı tanımamaktır ve verilen onurlu mücadeleye hakarettir!
İran’ın muhalif kesimi ilk kez 28 Aralık 2025’te sokağa çıkmadı; çok uzun yıllardır İran’da öğrenci eylemleri, ekonomik tabanlı eylemler, demokrasi talepli eylemler, su sorunu eylemleri, hava kirliliği eylemleri, benzin ve yumurta fiyatlarının artışına yönelik eylemler, Mahsa Amini’nin öldürülmesinden sonra yükselen özgürlük talepli eylemler yaşanıyor.
Son zamanlarda İran Riyali %50 değer kaybetti, dövizin dramatik olarak yükselmesi engellenemedi, enflasyon %60 oranına ulaştı ve ekonomisi istikrarsız olan ülkeden sermaye kaçışı da hızlandı. Ülkeyi saran yolsuzluk, yoksulluk, nepotizm, işsizlik ve ağır bir ekonomik krizin varlığı söz konusu. Ülkede temel ihtiyaç maddeleri ve gıdaların fiyatı dramatik biçimde arttı, halkın alım gücü çöktü, üzerine eklenen ağır yönetim zafiyetinin sonuçlarıyla birlikte “Bazar” olarak tanımlanan Tahran piyasası esnafı 28 Aralık 2025 tarihinde protestoları başlattı ve eylemler rejim karşıtlığına evrilerek tüm ülkeye yayıldı.
Ülke içindeki önemli bir muhalif damar yıllar içinde yükseldi, ülkedeki yapılan çeşitli seçimlere katılmayarak ve defalarca kez sokaklarda eylemler yaparak rejimden kopuşunu ortaya koydu. İran’da neredeyse birkaç yılda bir çeşitli sebeplerden dolayı geniş sokak protestoları yaşanıyor. Bu eylemlerdeki tekrar sıklığı önemli bir gerçeği ortaya koyuyor; rejim bu protestoları tamamen durduramıyor, dönemsel olarak bastırmayı başarıyor ama tamamen engelleyemiyor, külün altında kalan muhalif halk isyanının közü de her rüzgâr esintisinde yeniden harlanarak alevleniyor.
Demek ki ülke içinde gerçekten de büyük ve yapısal problemler var ki bu kadar sık protesto gösterilerine sahne oluyor. İran’da uzun yıllardır sürekli eylemde ve devinimde olan muhalif toplumsal kesimlerde rejimden ciddi bir kopuş var. Bundan dolayı da rejim hiçbir zaman eylemleri tamamen bastıramıyor çünkü rejim halkın meşru taleplerine cevap veremiyor ve sadece şiddetle önleyip günü kurtarmaya çalışıyor.
Son protestolarda 8 Ocak günü rejimin internet dahil tüm iletişim kanallarını kesmesiyle birlikte çok büyük bir kitlesel katliam yaşandı. İran rejimi dört gün önce ilk kez hayatını kaybedenlerin sayısını 3 bin 117 kişi olarak açıkladı ve bunlardan 2 bin 427’sinin güvenlik unsurlarından olduğunu söyledi. İran İnsan Hakları Aktivistleri Haber Ajansı (HRANA)’ya göre ise teyit edilebilen ölü sayısı 5 bin 137, bunlardan 208’i güvenlik unsurlarından, 12 bin 904 vaka hala inceleniyor, 7 bin 402 kişi yaralandı. Birbirinden farklı pek çok ulusal ve uluslararası kaynaklarda ölü sayısı 5 bin ila 40 bin arasında veriliyor, 20 binden fazla kişinin hala gözaltında olabileceği öne sürülüyor.
Bu sayıları teyit edebilmek imkânsız elbette çünkü İran’da internete erişim hala yok ancak farklı kaynakların yayınladığı ve İran’daki vahşeti ortaya koyan pek çok görüntü artık ortaya çıkmaya başladı. Morglarda, hastane koridorlarında ve bahçelerinde paramparça olmuş yüzlerce cesedin ve ceset torbasının üst üste yığıldığı, rejim unsurlarının ellerindeki bıçaklarla ve silahlarla kitlelere direkt olarak ateş açıp saldırdığı görüntüler yayınlandı, ailelerin feryatları ve tanıklıkları yayınlandı, mezarlıklardan görüntüler yayınlandı. Kimlikleri belirlenip teyit edilenler arasında öğretmenler, sporcular, sanatçılar, öğrenciler, doktorlar, mühendisler, esnaf, milli sporcular, 18 yaşın altındaki çocuklar ve her kesimden insanlar var. Bunların hepsi “İsrail ve ABD ajanı, dış güçlerin satılmış elemanları” mıydı yani?!!!
Kimileri bu katliamı “İkinci Dünya Savaşı’ndan sonraki en büyük katliam” veya “İran çağdaş tarihinin en büyük katliamı” olarak tanımlıyor ancak şurası net: İran rejimi 47 yıllık tarihindeki en geniş kitlesel katliamların altına imza attı ve kendi halkını seri cinayetlerle katletti! İlerleyen zamanlarda daha da fazla detay ortaya çıkacak ve yaşanan katliamın korkunç boyutları anlaşılacak.
İran halkının muhalif damarı uzunca yıllardır sokaklarda eylemler yapıyor, kanını canını ortaya koyarak kazanımlar elde etmeye çalışıyor, milyonlarca insana “İsrail ve ABD ajanı” deyip de “Bu protestoların arkasında sadece dış güçlerin etkisi var” demek haksızlıktır, bilgisizliktir, İran’ı tanımamaktır ve verilen onurlu mücadeleye hakarettir!
ABD ve İsrail’in İran içerisine müdahale etmiş olabileceği de kategorik olarak reddedilmiyor ancak hiçbir ülkenin böylesi kitlesel eylemleri başka bir ülkenin tamamında organize edip yönetecek bir gücü yok, bu durum hayatın olağan akışına aykırı. Ayrıca eğer yönetimler insan haklarına, özgürlüğe, adalete, gelir dağılımı adaletine, toplumsal eşitliğe, toplumsal refaha hizmet etseler hiçbir “Dış güç” istese bile başka bir ülkenin sokaklarını bu şekilde karıştıramaz.
Son tahlilde; burası Ortadoğu ve her şey mümkündür ancak sokaklara çıkan İranlı muhalif halkın tamamı “İsrail-ABD uşağı” değiller, bu çaptaki bir seri cinayete ses çıkarıp duyurmaya çalışanların hepsi de “Ajan provokatör”, “Siyonizm ajanı”, “Emperyalizmin maaşlı uşağı”, “İslam karşıtı”, “Savaş çığırtkanı” vesaire değiller…































Yorum Yazın