Geçtiğimiz günlerde İsrail bir dizi yeni suikast gerçekleştirdi. Bu defa hedefteki isimler arasında Besiç Komutanı Gulam Rıza Süleymani, istihbarat bakanı İsmail Hatib ve Yüksek Ulusal Güvenlik Konseyi Sekreteri Ali Laricani vardı. Laricani’nin bu listede olması özellikle dikkat çekici. Zira dış politikaya karşılıklı bir alışveriş mantığı içerisinde yaklaşan Trump’ın, İran’da masaya oturabileceği bir isim aradığı söyleniyordu. Pragmatik bir lider olarak tanınan Laricani’nin ABD ile pazarlığa razı olabileceği kanaati yaygındı. Bir İsrail operasyonu ile öldürülünce, Washington için bu seçenek şimdilik masadan kalkmış oldu.
Yine bu hafta İsrail bir adım daha attı ve Lübnan’daki kara operasyonlarını kademeli olarak genişletmeye başladı. Başta Fransa olmak üzere uluslararası toplumun müzakere çağrılarına ve Lübnan hükümetinin iş birliğine açık olduklarını dile getirmesine karşın yoğunluğu giderek artan bu operasyonlar, savaşın İsrail’in komşu olduğu ülkelere de yayılma olasılığını güçlendiriyor. İran savaşını yakın bir zamanda bitireceğini ifade eden Amerikan başkanı fırsat bulduğu ilk anda üstün körü bir zafer ilanı ile bu defteri kapatmaya yatkın görünürken, İsrail’in Lübnan üzerindeki askeri baskısını arttırması bir rastlantı değil. İsrail’deki siyasi elitler ABD’nin bu savaşı kolayca bitirmesine izin vermek istemiyor. Ortadoğu’da yaşanacak daimî bir savaş durumu ve olağanüstü hâl, mevcut İsrail hükümetinin arzu edeceği bir durum. Bu çerçeveden bakıldığında hem Laricani suikastı hem de İsrail ordusunun komşu ülkelere yönelik operasyonları, süregiden savaş bakımından ABD ile İsrail arasında bir uyumsuzluk olduğunu da ortaya koyuyor.
Bu uyumsuzluğun yanında, hedefler bakımından ABD için büyük bir belirsizlik de söz konusu. Pek çok yorumcunun dikkat çektiği üzere dünyanın en büyük süper gücünün bu savaşa neden girdiği, tam olarak ne beklediği belirsiz. Oysa İran’a düzenledikleri saldırının onlar açısından maliyeti son derece açık. Başlatılan savaşla birlikte başta ABD olmak üzere tüm dünya ekonomisine büyük bir darbe vuruldu. Küresel enflasyonun hızı artarken tedarik zincirleri de hızla kırılmaya başladı. Dahası ABD ile Körfez’deki müttefikleri arasında yeni çatlaklar ortaya çıktı. Peki tüm bunlar karşılığında Washington ne kazandı? Bu sorunun net bir yanıtı ortada yok. Savaşın Amerika’nın ulusal çıkarları ile bir ilgisi olmadığı ve yalnız İsrail’in politikalarına hizmet ettiği kanaati tabanda yayılmaya başladı. Savaşı protesto ederek görevinden ayrılan ABD Ulusal Terörle Mücadele Merkezi direktörü Joseph Kent’in istifa mektubu bu anlamda bir işaret fişeğiydi.
İran savaşının kısa vadede nasıl gelişmelere gebe olduğuna ilişkin fikir yürütmek zor. Trump’ın bir sabah kalkıp zafer ilan etmesi ve tek taraflı olarak çatışmayı bitirmesi olası. Ancak bu durumda bile İran pekâlâ Hürmüz Boğazı’nı açmayı reddederek ABD başkanının bu işten kolayca sıyrılmasının önüne geçebilir. Ayrıca operasyonlar Amerikan deniz piyadelerinin katılımıyla bir işgale dönüşürse Washington için İran yeni bir Vietnam’a dönüşür. Ancak kısa vadede savaş ne yönde gelişirse gelişsin, yaşadığımız bu birkaç haftanın uzun vadeli sonuçlarından birisi İsrail ve ABD arasındaki ilişkilerin kurucu kodlarının Amerikalılar tarafından yeniden masaya yatırılması olacaktır. Zira İsrail’e açılan sonsuz kredinin Washington’a olan insani, ekonomik ve diplomatik maliyetinin bugünlerde apaçık ortaya çıkması, ABD’deki kamuoyu açısından adeta bir turnusol kâğıdı işlevi gördü. Her geçen gün daha fazla sayıda Amerikalı politikacı ve analist, İran’ın ABD için yakın ve acil bir tehdit olduğuna ilişkin resmi söylemin inandırıcılıktan uzak olduğuna dikkat çekiyor. Trump yönetiminin bu savaşa kendi inisiyatifleriyle girdiklerine dair açıklamalarını inandırıcı bulanların sayısı da çok az. Dolayısıyla yakın bir zamanda ateşkes sağlansa dahi, özellikle popülist eğilimli politikacıların, ABD-İsrail ilişkilerindeki dengesizliğe dair biriken tepkiyi siyasi bir ajandaya dönüştürmesi olası. Bu durum hem demokrat hem de Cumhuriyetçi siyasi elitler üzerinde bir baskı yaratacak, İsrail lobisinin Amerikan siyaseti üzerindeki güçlü etkisi nispeten azalacaktır. Neticede İran savaşının muhasebesi yapıldığında, bunun sonuçlarından birisinin de Ortadoğu politikasında ABD’nin daha dengeli bir konuma doğru geri çekilmesi olacağını varsayabiliriz.
ABD dış politikasında böyle bir yeniden formülasyon hayata geçebilirse, hem İsrail’in hem de Ortadoğu’nun geleceği açısından bu durumun son derece olumlu sonuçları olur. Zira sınırsız Amerikan desteğinin kesilmesi İsrail aşırı sağının pervasız politikalarına bir ket vurulması anlamına gelir. Bu da ülkedeki makul muhalefetin elini güçlendirecektir. İsrail’de aşırılıkçı partilerin iktidar üzerindeki etkilerinin zayıflamasıyla birlikte bölgede daha istikrarlı bir düzenin ortaya çıkması ihtimali de önemli ölçüde artar.
Unutmayalım ki ülkeler arasında kalıcı bir barış için gereken ilk şart, tarafların birbirlerinin varlığını kabullenmeleri ve karşılıklı eşitlik temelinde bir diplomatik taban tesis etmeleridir. Bunun için ise İsrail’in komşuları ile arasında asgari bir dengenin kurulması gerekir. Ancak Gazze’nin geleceğinden yasadışı yerleşimcilere ve Kudüs’ün statüsüne değin bir dizi konuda ABD İsrail’e açık çek vermeyi sürdürdüğü müddetçe böyle bir dengeyi tahayyül etmek imkânsız. Aksine bu destek, İsrail sağının en radikal hedeflerini ulaşılabilir kıldığı için, bölgede yanan ateşe benzin dökmek anlamına geliyor. Tam da bu yüzden ABD’nin orantısız desteğinin ortadan kalkmasını, Ortadoğu barışının da bir ön şart olarak görmek gerek.
Bu çerçeveden değerlendirdiğimde, Trump’ın düşüncesizce başlattığı İran Savaşı’nın, yol açtığı ağır insani faturaya karşın, mevcut düzenin sürdürülebilir olmadığını ortaya çıkarması bağlamında Ortadoğu için bir fırsat olduğunu düşünüyorum. İnsanlığın çözemeyeceği sorunları kendi önüne koymadığını söyleyen Marx, sorunların belirginleştiği anın aslında çözümün maddi koşullarının da ortaya çıktığı an olduğunu yazmıştı. Bugün ABD’nin İsrail’e açtığı sonsuz imkânlar temeline dayanan mevcut Ortadoğu tablosunun sonuçları belirginleştiğine göre, daha sürdürülebilir bir uluslararası ilişkiler ortamının bölgede ortaya çıkması için gereken maddi koşulların da hızla olgunlaşmakta olduğunu varsayabiliriz. Bu açıdan bakıldığında Washington’daki sağ-popülist iktidar, on yıllardır süre giden bölgesel tahakküm ilişkileri üzerindeki diplomatik nezaket örtüsünü çekip alarak, belki de tüm dünya için hayırlı bir iş yapmakta.


























Yorum Yazın