İtalyan düşünür Machiavelli insan doğasına ilişkin son derece olumsuz düşüncelere sahiptir.
Machiavelli, insan doğasının kötü olduğunu; insanın bencil olduğunu düşünür.
Prens adlı eserinde şunları söyler:
“…insanlar konusunda genel olarak şu söylenebilir: Nankör, kaypak, içten pazarlıklı, sinsi, tehlike karşısında korkak, yarar canlısı olurlar; yukarıda dediğim gibi, tehlike uzaktaysa, onlara iyilik ettiğin sürece senin yanındadırlar, kanlarını, mallarını, yaşamlarını, çocuklarını verirler sana; ama tehlike yaklaşınca yüz çevirirler…”
Bu bakış açısı çok sayıda düşünür tarafından da paylaşılmıştır.
Örneğin Kanunların Ruhu adlı ünlü eserin yazarı Montesquieu, insanın doğasının kötü olmasından hareketle kuvvetler ayrılığı teorisini geliştirmiştir.
Montesquieu’ya göre, insanın doğası kötü olduğundan iktidarı eline geçiren kim olursa olsun bu iktidarı eninde sonunda kendi çıkarına kullanır.
Bu nedenle iktidarı başka bir iktidarla sınırlamaktan başka bir çare yoktur.
İslam kültüründeki insanın yaratıkların en şereflisi olduğunu anlatan “insan eşref-i mahlukattır” biçimindeki söz, ilk bakışta, insan doğasının kötü olduğu biçimindeki düşünceyle çelişiyor gibi görünüyor.
Gerçekten öyle mi?
Örneğin Epstein, Tanrı’nın mahlukatları arasında en şereflisi mi yoksa en şerefsizi midir?
Epstein ve o dosyadaki olaylarla ilgisi ispatlanmış “insan”lardan daha şerefsiz bir “mahlukat” nasıl olabilir ki?
Aynı gezegende, aynı zaman diliminde bu şahsiyetsizlerle birlikte yaşamış biri olarak onların yaptıklarını duyunca duyduğum “utanç” yerin yedi kat dibine gömülmekle saklanacak gibi değil.
Epstein adı verilen kifayetsiz muhteris, yeteneksizliklerini örtmek için her türlü ahlaksızlığı ilke edinerek, beyinlerini parayla yer değiştirmiş oligarkların sapkınlıklarına ortam sağladı.
Bu durumda “insan eşref-i mahlukattır” sözünün mutlak bir geçerliliğinin olmadığı kendiliğinden ortaya çıkmaktadır.
İnsanın eşref-i mahlukat olabilmesi için belirli niteliklerinin olması şarttır.
Bu sorunun cevabını başta Aristoteles olmak üzere antik düşünürlerde bulmak mümkün.
Aristoteles’e göre, Tanrı, evreni yaratmış, ona ilk hareketi vermiş ve evrende hiyerarşik düzen yaratmıştır.
Hiyerarşik düzende Tanrı, gezegenler, yıldızların yer aldığı ayüstü dünyası, merkezinde dünyanın bulunduğu ayaltı dünyasının hiyerarşik üstüdür.
Ayaltı dünyasında da önce canlı varlıklar ve cansız varlıklar arasında bir hiyerarşi vardır; canlı varlıklar cansız varlıkların üstündedir.
Canlı varlıklar da kendi içlerinde hiyerarşik bir düzene tabidir: En üstte insansal varlıklar, ortada hayvansal varlıklar ve en altta bitkisel varlıklar vardır.
İnsansal varlıkların en üstte bulunmalarının nedeni, insanların, onları yaratan Tanrı’larıyla ortak bir öğeye sahip olmalarıdır.
Bu ortak öğe akıldır.
Tanrı ve insan akla sahip olmakla ortak bir yöne sahiptirler.
Tanrı, saf akıldır ve maddesi olmayan bir varlıktır; insan ise maddesel bir bedene sahip bir varlık olarak Tanrı’dan ayrılır.
Beden, insanın tutkularıyla hareket etmesine neden olur ve tutkular insanı kötüyü yapmaya yöneltebilir.
İnsan, tutkularını, Tanrısal yönü olan aklıyla kontrol ederse iyiyi seçebilir.
Bu durumda insanın eşref-i mahlukat olabilmesi, aklını doğru yönde kullanmasına bağlıdır.
Bedensel zevk ve tutkularının etkisiyle bencilce hareket edenler, Tanrısal yönleri olan akıldan çok hayvansal yönleriyle hareket etmiş olurlar.
Eşref-i mahlukat olabilmek koşula bağlıdır ve bu koşul insanın Tanrısal yönü olan aklı doğru yönde kullanmasıdır.
Bu bağlamda dinin teslimiyet anlamına geldiğini ve inananların, aklı bir kenara bırakıp teslim olmalarının zorunlu olduğunu iddia eden din tacirlerinin dediğine inanmamak gerekir.
Bu din tacirleri aklın bir kenara bırakılmasını öğütlerken kutsal emirlerin anlamını açıklama yetkisine sahip olduklarını söylemektedirler.
Oysa Tanrı mahlukatları arasında aklı kullanmaya ehil olanlar ve aklı kullanmaya ehil olmayanlar biçiminde bir ayrım yapmamıştır.
Kendilerini Tanrı yerine koyarak şirk koşan bu şaklabanlar, bu yöntemle büyük servetlerin sahibi olmakta ve yoksul müritlerinin sırtından şatafatlı bir yaşam sürmektedirler.
Bunu görebilmek için lüks markalı otomobilleri içindeki tarikat-cemaat liderlerine dokunabilmek için koşturan müritlerin görüntülerini izlemek ve bunları aklın süzgecinden geçirmek yeterlidir.
Bu tür bir sömürü düzenine son verebilecek tek şey aklın insana özgü olduğunu ve akıldan vazgeçmenin insanlıktan vazgeçmek olduğunu kavramaktır.
Bunu kavrayamayan insanın eşref-i mahlukat olabilmesi mümkün değildir; Tanrıyla ortak öğe olan aklı dışlayan kişi daha başından eşref-i mahlukat olmayı reddetmiş demektir.
Tutkularının etkisinde başkalarının aklını kullanmasını yasaklayan din tacirleri de akıllarını kullanmayı reddetmiş olurlar; çünkü başkasına aklını kullanmamayı önermek bencilce bir tutkudan kaynaklanan akıl dışı bir emirden başka bir şey değildir.
Bu durumda insanın doğasının kötü olması biçimindeki saptama da mutlak bir doğru değildir.
Kötü olan şey, insanın tutkularının etkisindeki bencil insan doğasıdır.
İnsanın, aklıyla kontrol edilebilen tutkuları söz konusu olduğunda, kötü insan doğasından kaçınılabilir.
Kapitalist iktisadi sistemler içinde ihtiyaçlarının çok ötesinde servetler biriktirebilen zenginler de tutkularını akıllarıyla yönlendirme zorunluğu altındadır.
Bu zorunluluğa uymayanların insanlık açısından içine düştükleri utanç verici durum Epstein dosyası ve benzeri başka çok sayıda olayda gözlerimizin önündedir.
Ellerindeki büyük servetlerle siyasilerle ve istihbarat örgütleriyle bağlantı kurmayı başaran bu ahlaksızlar, insanlık tarihine kara leke olarak geçecek çok sayıda olaya imza atmaktadırlar.
Bundan daha vahimi, insanlık bu tür olaylarla lekelenmiş insanları çok önemli pozisyonlarda görmeye devam etmektedir.
Bu mahlukatlar, kendi gelecekleri tehlike altına girmeyecekse insanlığın yok olmasıyla sonuçlanacak bir dünya savaşını başlatma konusunda tek bir saniye tereddüt etmeyecek kötü doğaya sahiptir.
Bir başka anlatımla bugün yıkıcı yeni bir dünya savaşının başlamasını önleyen şey bu insanların insanlığın geleceği ile ilgili kaygıları değil, sadece kendi gelecekleri ile ilgili bencil kaygılarıdır.
Aslına bakılırsa tarih boyunca siyasal düşünürlerin yaptığı önerilerin temeli, insanın kötü doğasını sınırlamaya yönelik olmuştur.
Kimi zaman erdemli olmayanların, yani aklıyla doğru ve yanlışın bilgisine ulaşamayanların yönetimde bulunmasının önlenmesi önerilmiştir (Sokrates-Platon).
Başka birileri, insanların eşitliğini güvence altına alan, orta sınıfa dayalı olan ve bu sayede zengin ve yoksulların sayısının azaldığı, tutkuların yasalarla sınırlandığı politeia adı verilen sosyal hukuk devletlerinin kurulmasını öğütlemiştir (Aristoteles).
Başkaları, yurttaşların kendi kendilerini yönettiği demokrasilerden başka çare olmadığını ve bu tür demokrasilerin kurulabilmesi için özel çıkarları doğrultusunda bencilce davranan uyruğun, eğitim yoluyla toplumun ortak çıkarları doğrultusunda davranmasının kendi yararına olduğunu düşünen yurttaşa dönüştürülmesi gerektiğini savunmuştur (Rousseau).
Birileri iktidarın başka bir iktidar tarafından sınırlanmaması ve kuvvetler ayrılığının yaratılmamasının bireylerin temel hak ve özgürlükleri açısından tehlike oluşturduğunu savunmuştur (Montesquieu).
Bu düşünürlerin sayısını ve önerilerini artırmak mümkündür, ama bunların hepsinin ortak noktası şudur: İnsanın kötü doğası, onun “eşref-i mahlukat” olmasını önler.
Bu nedenle insanın kötü doğasını durdurmak, dönüştürmek, iyileştirmek gerekir.
Günümüzde insanın kötü doğası genel belirleyici hale gelmiştir ve bu nedenle insanlık bataklığa saplanmış durumdadır.
Gelişmiş devletlerde seçmen, diğer ulusların sömürülmesini ve böylece kendi refahının artırılmasını sağlayacak otoriter ve totaliter liderlere oy vermekte ve bunların uluslararası hukuku yok saymalarını desteklemektedir.
Bunun sonucu az gelişmiş ülkelerin bütün doğal kaynaklarının hunharca talan edilmesi, bu ülkelerde gelir adaletsizliğinin vahim boyutlara ulaşması ve küresel düzeyde bir iklim krizinin doğmasının kaçınılmaz hale gelmesidir.
Az gelişmiş devletlerde radikal dini akımlar belirleyici hale gelmekte ve bu dünya nimetlerinden vazgeçilmesini öğütleyen gruplar etkili olmakta ve böylece toplumların geleceği karartılmaktadır.
Örneğin Afganistan’daki Taliban yönetimi, paradoksal biçimde din uğruna mücadele ettiğini söylerken bir taraftan din özgürlüğünü tümüyle yasaklamakta, diğer taraftan kadınları üretimden tümüyle dışlayarak yoksulluğun kronik hale gelmesine ve emperyalist devletlere bağımlı olmaya neden olmaktadır.
Bizim gibi toplumlarda bir paralel devlet teşkilatlanması (FETÖ) deneyimine rağmen, cemaat, tarikat ve aşiret gibi yapılar giderek güçlenmekte ve bu gruplar hem bürokrasinin çeşitli kesimlerine hakim olmakta, hem de aldıkları devlet ihalelerinin de verdiği güçle ticari yollardan giderek zenginleşmektedir. Bunun sonuçları mürit sayısının giderek artması, dinin siyasete alet edilmesi, demokratik siyasetin son bulmasıdır.
Dünya çapında bakıldığında ülke yönetimlerinin demokrasi olmaktan çıkıp bir avuç zenginin yönettiği oligarşilere dönüştüğü gözlemlenmektedir.
Oligarklar siyaseti kontrolleri altına alarak hukuku işlemez hale getirebilmekte ve açılan çentiklerde mafyatik örgütler hızlıca yeşerme şansı bulmaktadır.
Bu sayede uyuşturucu, çocuklar dahil olmak üzere fuhuş ve insan ticareti giderek yaygınlaşmakta ve istihbarat örgütlerinin de bu ağa dahil olmasıyla şantaj, tehdit vb. yollarla yasadışılık alanı hızla genişlemekte ve kara para, çok sayıda ülkenin ekonomisini alt üst etmektedir.
Bu olumsuz sonuçları saymakla bitirmenin olanağı yoktur.
Bilinmelidir ki insanın kötü doğasının sınırlanmak yerine sınırsız biçimde harekete geçirilmesiyle ortaya çıkacak tablodan insanların tümünün etkilenmesi kaçınılmazdır.
Bugün en varsıl olanlar, bu çöküşün sonuçlarından en fazla etkilenecek olanlardır, çünkü en çok kaybedecek şeyi olanlar onlardır.
Bunlar şaka ya da fantezi öngörüler değildir.
O yüzden insanoğluna şiddetli biçimde yapılması gereken öneri şudur: Aklını başına al ve kötü doğanı sınırla!
Bu önerinin muhatapları tüm bireyler, örgütlü ve örgütsüz sivil toplum kesimleri ve devletlerdir.
Bu öneriye kayıtsız kalan ve kendi gemisini kurtarmayı tasarlayanlar “insanlık onuruna” uygun bir yaşam seçmeyi reddederek insanoğlunun batakta kalmasını tercih etmişler demektir.
“Bu kadar pisliğe bulaşmış bir dünyaya ben ne yapabilirim ki” düşüncesinde olanlara söylenmesi gereken şey şudur: İnsanlık onurunu eşref-i mahlukat seviyesine ulaşan insanın çabasından başka şey kurtaramaz.


























Yorum Yazın