Hibrit rejim ifadesi genel olarak otoriter bir rejimden demokrasiye geçiş süreci henüz tamamlanmamış siyasi sistemler ya da aksine giderek otoriterleşen demokratik rejimler için kullanılıyor. İkinci şıkka demokratik aşınma veya gerileme, otokratizasyon ya da ters demokratikleşme anlamında “dé-démocratisation” da deniliyor. Bu tür rejimlerde otokratik ve demokratik özellikler, örneğin siyasi baskılar ve düzenli seçimler bir arada var olabiliyor. Kanada Waterloo Üniversitesi öğretim üyesi Mariam Mufti, hibrit rejimlerde demokratik kurumların dekoratif nitelik taşıdığına, örneğin seçimlerin iktidar değişikliğine yol açmadığına, tüm medyanın güdümlü olduğuna ve olaylara sürekli hükümetin görüş açısından yaklaştığına dikkat çekiyor. Ona göre demokratik aşınma, başka bir deyişle otoritarizme geçiş hibrit rejimlerin temelini oluşturuyor.
Ne demokratik ne otokratik olan bu rejimleri tanımlamak için iki kavram daha var aslında. Biri “illiberal demokrasi”. Viyana Orta Avrupa Üniversitesi’nden Profesör Matthijs Bogaards, yargı bağımsızlığı ilkesinin suistimal edildiği, yurttaşların yasa önünde eşit muameleye tabi tutulmadığı ve herkesin yasal güvencelerden aynı şekilde yararlanamadığı bir durumu illiberal demokrasinin çarpıcı örneklerinden biri olarak değerlendiriyor. Geçen hafta Macaristan’da iktidarını yitiren eski Başbakan Victor Orban 2014 yılında yaptığı bir konuşmada illiberalizmin savunuculuğunu üstlenmişti. Bazı gözlemciler benzer gelişmelerin Romanya, Rusya, İsrail, Venezuela, Türkiye, hatta Fransa’da da rastlandığına işaret ediyor. Fransız tarihçi, sosyolog ve siyaset bilimci Pierre Rosanvallon Fransız siyaset kültürünün özünde illiberal olduğunu öne sürüyor.
Demokrasi ve otokrasi arasında sıkışmış rejimleri tanımlamak için kullanılan ikinci kavram “seçimli otoriterlik” (autoritarisme electoral). Otoriterlik özünde dominasyon, represyon ve eleştiri ve itiraza hoşgörüsüzlük anlamına geldiği için bu kategoriye giren bir ülkede seçimler yapılıyor olsa da temel hak ve özgürlüklerin olması gerektiği gibi kullanılamadığı görülüyor. Bu kavramı 2000’li yılların başlarında siyaset bilime kazandıran Andreas Schedler’e göre, bu tür rejimlerde seçimler ya manipüle ediliyor ya da muhalefetin törpülendiği, gerçek rekabetin olmadığı seçimlere gidiliyor.
Harward Üniversitesi’nden siyaset bilimci Profesör Steven Robert Levitsky bu tür rejimleri “rekabetçi otoriterlik” (autoritarisme compétitif) olarak adlandırıyor ve muhalefet partilerinin var olduğu ama sansürle veya kamuoyu manipüle edilerek zayıflatıldığı siyasi sistemler olarak tanımlıyor. Kamuoyunun manipülasyonu ise daha çok medyanın kontrolüyle sağlanıyor.
Hibrit rejimler üzerine çalışmaları olan Kanadalı Dr. Jean-François Gagné’ye göre ne illiberal demokrasi ne de seçimli otoriterlik kavramları tam olarak hibrit rejimleri tanımlayabiliyor. İsveç Södertörn Üniversitesi’nden Siyaset Bilimi Profesörü Joakim Ekman, hibrit rejimlerin kötü işleyen demokrasiler değil, otoriter rejimlerin yeni türleri olduğunu savunuyor. Benzer bir görüşü dile getiren İtalyan siyaset bilimci Leonardo Morlino’ya göre, hibrit rejimler bugün otoriter yöneticilerin bazı demokrasi öğeleriyle güçlendirdikleri siyasi alanlarını ifade ediyor.
Bu konudaki çalışmalar yukarıda aktardıklarımla sınırlı değil. Liberal otokrasi, yarı demokrasi (Semi-démocratie) ya da kusurlu demokrasi gibi kavramlarla demokrasi görünümlü ama demokratik olmayan hibrit rejimler üzerine birçok çalışma var. Bu rejimlerin birçok tanımı da. Yale Üniversitesi’nden Profesör Juan José Linz’in şu tanımı belki de en anlamlısı: “bugün başlıca üç tip siyasi sistem var: demokrasiler, totaliter rejimler ve bu iki rejim arasında kalan, çeşitli hibrit özellikler taşıyan otoriter rejimler.”
Türkiye hibrit bir rejime mi sahip?
Bu, iktidarın anayasal ilkelere aykırı uygulamalarını değerlendirmeden bir çırpıda yanıtlanabilecek bir soru değil. İngiliz Economist Intelligence Unit’in demokrasi indeksine göre, bugün dünyadaki ülkelerin yüzde 20’sine tekabül eden 34 ülkede hibrit rejimler var. Bazı Latin Amerika, Afrika, Asya ülkelerinin listede yer aldığı bu 34 ülkeden biri de Türkiye. Demokrasi indeksine göre, bu ülkelerde şu beş özelliğin bir veya birkaçı var: seçim hile ve usulsüzlükleri, muhalefete baskılar, yolsuzluklar ve hukuk devletinden uzaklaşma, medya üzerinde baskılar ve yönetişim sorunları. Bu özelliklerinden bazıları Türkiye’de var ne yazık ki.
Uluslararası Demokrasi ve Seçim Yardımı Enstitüsü IDEA’nın (Institut international pour la démocratie et l’assistance électorale) 2021 tarihli Global Demokrasinin Durumu Raporu’na göre, hibrit rejime sahip 20 ülkeden biri de Türkiye. Genelde Afrika ve Asya ülkelerinden oluşan bu listede Avrupa’dan sadece Sırbistan var. Türkiye’nin yukarıda sözü edilen yargı bağımsızlığı ilkesinin suistimal edildiği illiberal demokrasiye sahip ülkeler arasında adının geçiyor olması da kuşkusuz demokrasi konusunda ciddi bir sorunumuz olduğunu ortaya koyuyor.
Oysa Anayasa’nın “değiştirilemez, değiştirilmesi teklif dahi edilemez” 2. maddesi, çok daha demokratik bir yaklaşımla kaleme alınabilirdiyse de Türkiye Cumhuriyeti’ni “laik, demokratik, sosyal bir hukuk devleti” olarak tarif ediyor. Darbeciler tarafından yazılmış bir anayasa olduğu için bu maddenin içi başlangıçta olması gerektiği gibi doldurulamamış olsa da sonra işbaşına gelen sivil hükümetlerin attığı demokratikleşme adımları önemliydi. Özellikle Helsinki Zirvesiyle başlayan Kopenhag siyasi ölçütlerine uyum süreci sonunda varılan nokta, Türkiye’nin hibrit rejimler listesinde olmamasını gerektiriyordu. 2004 Brüksel Zirvesi’nde AB Konseyi, Komisyon tarafından belirlenen 6 yasal düzenlemeyi yürürlüğe koyması halinde, Türkiye’nin Kopenhag siyasi kriterlerini karşılamış olacağı kararına varmış ve 3 Ekim 2005 itibariyle Brüksel Ankara’yla müzakere sürecine geçmişti. Peki ama ne olmuştu da Türkiye’nin ismi daha sonra hibrit rejimler arasında geçmeye başlamıştı?
Ayrı bir tartışma konusu kuşkusuz ama bugüne kadar yapılan anayasa değişiklikleri doğrudan demokrasi alanında bir gerilemeye yol açan nitelikte değildi, Ne var ki bugün demokratik hukuk devleti alanında yaşanan belirgin gerilemeyi Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemine bağlayan uzmanlar var. O dönemde Cumhurbaşkanı’nın partili olmaya devam etmekle birlikte mutlaka partisinin Genel Başkanlığı’ndan ayrılması için -ki pekâlâ anayasaya da yazılabilirdi- Siyasi Partiler Kanunu’nda gerekli değişikliğin yapılması başta olmak üzere uyum yasalarının çıkarılması kabul ediliyordu. Bunların yapılmamış olması denge denetlemeyi ortadan kaldırabilir ve erkler birleşmesine yol açabilirdi. Örneğin Cumhurbaşkanı partisinin Genel Başkanı olarak milletvekilleri listesini pekâlâ hazırlayabilir ve yasama erkine müdahale etmiş olurdu. Çeşitli yargı kurumlarına üye atamasının doğrudan yargının tarafsızlığına gölge düşürdüğünü söylemek mümkün değil elbette ama Adalet bakanlarının HSK başkanlığı esasen parlamenter sistemde de sorundu ve sistem değişikliğinde mutlaka kaldırılmalıydı.
Bütün bu eksiklik ve çarpıklıklara karşın, sistem değişikliğinin bugün yaşanmakta olan yargının tarafsızlık ve bağımsızlık sorununu ve anayasanın uygulanmamasını doğrudan tetiklediğini söylemek pek mümkün değil. Sonuçta Anayasa’nın yürütme, yasama, yargı ve idare dahil herkesi bağladığına hükmeden 11. maddesi yerinde duruyor. Seçmen de sandıkta sadece Cumhurbaşkanı seçmiş olduğuna, ayrıca anayasaya uymama yetkisini kimseye vermediğine göre, sorunun özünde sistemden değil açık bir yetki aşımından kaynaklandığını kabul etmek gerekir. Her ne kadar bu yetki aşımını bugün bazı savcı ve yargıçların kararlarında görüyor olsak da bu insanların hukuk bilmediklerini ve bu kararları yürütmeden bağımsız olarak aldıklarını iddia etmek mümkün değil. Öyle olsaydı HSK herhalde AYM, YSK ve AİHM kararlarını hiçe sayan savcı ve yargıçlar hakkında soruşturma başlatırdı. Böyle bir şey olmadığına göre, yürütmeden yargıya kendi istekleri doğrultusunda karar alması için baskı ve müdahalede bulunduğu açıkça gözleniyor. Bu ayrıca tartışılması gereken çok ciddi bir konu.
Sonuçta Türkiye bugün doğrudan anayasasından kaynaklanmayan demokratik aşınma veya gerileme sorunuyla karşı karşıya. Bu sorun, Türkiye’yi demokrasiden otoritarizme geçen hibrit rejime sahip bir ülkeye dönüştürüyor. Bu nedenle, Türkiye’nin hibrit rejimi olan ülkeler listelerinde yer alması hiç şaşırtıcı değil. Demokratik hukuk devletini daha çok demokrasiyle taçlandıracak yeni bir anayasa, zaman, zaman gündeme gelirken bu gerilemenin izahı da kabulü de mümkün değil. Ama neyse ki bu demokratik gerilemenin anayasal boyutu yok ve sandıktan çıkacak yeni bir iradeyle aşılması pekâlâ mümkün.


























Yorum Yazın