Düşük verimlilik, ekonomik büyümenin temel taşı olan sürdürülebilir üretim artışını zayıflatarak büyümeyi kırılgan hâle getirir. Verimlilik artışı; mevcut sabit emek, sermaye ve teknolojiyle daha fazla katma değer üretilmesini sağlar. Ancak verimlilik düşük seyrettiğinde ekonomik büyüme, çoğu zaman istihdam artışı, borçlanma, kamu harcamaları ya da dış sermaye girişleri gibi geçici unsurlara dayanır. Bu tür bir büyüme modeli, şoklara karşı dirençsizdir ve ekonomik genişleme kalıcı refah artışı üretemez.
Düşük verimlilik aynı zamanda rekabet gücünü aşındırarak dış denge sorunlarını derinleştirir. Firmalar maliyetleri düşüremediği için fiyat rekabetinde zorlanır, ihracatın niteliği ve teknoloji yoğunluğu sınırlı kalır. Bunun sonucu olarak büyüme, ithalata bağımlı bir yapıya bürünür ve cari açık kronikleşir. Küresel finansal koşullar sıkılaştığında veya dış talep zayıfladığında, bu kırılgan yapı hızlı bir yavaşlama ya da durgunluk riskini beraberinde getirir.
Düşük verimlilik gelir artışını sınırlayarak sosyal ve makroekonomik kırılganlıkları artırır. Ücretler kalıcı biçimde artamazken, gelir dağılımı bozulur ve iç talep zayıflar. Devlet, büyümeyi desteklemek için mali genişlemeye yöneldiğinde bütçe dengeleri baskı altına girer. Böylece düşük verimlilik, yalnızca büyümenin hızını değil, aynı zamanda istikrarını da tehdit eden yapısal bir sorun hâline gelir.
Türkiye açısından düşük verimlilik–kırılgan ekonomik büyüme ilişkisi, uzun süredir devam eden yapısal sorunlarla yakından bağlantılıdır. Türkiye’de ekonomik büyüme dönemleri çoğunlukla iç tüketime, inşaat ve hizmetler gibi verimlilik artışı sınırlı sektörlere ve kredi genişlemesine dayanmıştır. Sanayi ve yüksek teknoloji üretiminde verimlilik artışlarının zayıf kalması, büyümenin potansiyel hızını sınırlarken ekonomik genişlemeyi konjonktürel ve dalgalı hâle getirmiştir. Bu nedenle büyüme, dış finansman koşullarına ve iç talep teşviklerine aşırı duyarlı bir yapı sergilemektedir.
Düşük verimlilik, Türkiye’nin dış ekonomik dengesini de kırılganlaştırmaktadır. İhracatın önemli bir kısmı düşük ve orta teknolojiye dayalı olduğu için birim katma değer sınırlı kalmakta, üretim ise yüksek ölçüde ithal ara malına bağımlı yürütülmektedir. Bu yapı, ekonomik büyüme hızlandıkça cari açığın artmasına yol açmakta ve döviz ihtiyacını kronik hâle getirmektedir. Küresel sermaye akımlarının zayıfladığı veya finansman maliyetlerinin yükseldiği dönemlerde ise büyüme hızla yavaşlamakta, kur ve enflasyon baskıları güçlenmektedir.
Son olarak, verimlilik artışlarının yetersizliği Türkiye’de gelir artışı ve istihdam kalitesi üzerinde olumsuz etki yaratmaktadır. Ücretler kalıcı biçimde yükselmediği için iç talep sürdürülebilir bir zemine oturamamakta, büyüme çoğu zaman kamu destekleri ve kredi mekanizmalarıyla ayakta tutulmaktadır. Bu durum bütçe dengeleri ve finansal istikrar üzerinde ek baskı oluştururken, ekonomik büyümeyi istikrarlı ve kapsayıcı olmaktan uzaklaştırmaktadır. Dolayısıyla Türkiye’de düşük verimlilik, büyümenin hem hızını hem de dayanıklılığını sınırlayan temel bir yapısal sorun olarak öne çıkmaktadır.



























Yorum Yazın