Bir önceki yazımda, Brezilya’da Devlet Başkanı Dilma Rousseff’e karşı başkanlık sistemlerine özgü “İmpeachment” (görevden alma) prosedürünün ABD destekli aşırı sağcı muhalefet lideri Jair Balsonaro’nun başını çektiği muhaliflerin yargıç Sergio Fernando Moro’nun girişimiyle gerçekleştirdiği yargı ayaklı Meclis darbesinden söz etmiştim. Latin Amerika ülkeleri birebir aynısı olmamakla birlikte -ki çoğu farklı olarak Meclis’te temsil edilen ikiden çok partiye sahip- ABD’den esinlendikleri başkanlık sistemleriyle yönetiliyor.
ABD başkanlık sistemine gelince, görevden alma prosedürü özetle, Başkan, Başkan yardımcısı ve yüksek memurlar için vatana ihanet (Treason), yolsuzluk (Bribery) ve diğer büyük suç ve kabahat (High Crimes and Misdemeanor) isnadıyla, iki yılda bir yenilenen 435 sandalyeli Temsilciler Meclisi’nin salt çoğunluğuyla (218) başlatılıyor. Senato’da görülen davada nihai karar Senato’nun üçte iki çoğunluğuyla alınıyor. Bu suçlardan vatana ihanetin Anayasa’da kesin bir tanımı var. Diğerleri yorumlamaya müsait suçlar.
ABD tarihinde başkanlarla ilgili İmpeachment bugüne kadar sadece dört kez üç Başkan’la ilgili olarak gündeme geldi. 1868’de Başkan Andrew Johnson, 1998’de Bill Clinton ve 2019 ve 2021’de Donald Trump Senato’da üçte iki çoğunluk olmadığı için aklandılar. Bu prosedür bugüne kadar başkanlar düzeyinde sonuç vermemiş olsa da yasama organına tanınan bu yetki, erkler ayrılığını keskinleştirdiği için önemli. Ayrıca ara seçimlerle (midterm elections) Temsilciler Meclisi’nin iki yılda bir tümüyle, Senato’nun üçte bir oranında yenilenmesi milli iradenin güncellenmesi bakımından son derece demokratik. Ayrı bir tartışma konusu kuşkusuz ama Türkiye dahil başkanlık sistemiyle yönetilen ülkelerde benzeri denge denetim mekanizmalarının güçlendirilmesi şart. Aksi takdirde, yürütmenin yasama ve yargı alanına girerek yetki aşımında bulunması, demokrasiye ve hukuka aykırı bu durumun bir sonraki seçimlere kadar önlenememesi mümkün.
ABD’ne dönecek olursak, savaşlara karşı olduğu propagandasıyla iktidara gelen ve bir süre “Nobel Barış ödülünü isterim” diye tutturan Başkan Donald Trump, uluslararası hukuku tanımadığı yönünde yaptığı absürt açıklamalardan sonra Venezuela Devlet Başkanı’nı askeri bir operasyonla yatağından alıp ABD’ye getirerek kantarın topuzunu kaçırdı. Yetmedi, Kanada’yı ABD’ne katılmaya ısrarlı daveti ve Grönland’ın ilhakı söylemleri ve girişimlerinin ardından Trump’ın Umman’daki müzakere masasını devirip İran’a yönelik kabulü mümkün olmayan bombalı saldırılarda bulunması başta kendi ülkesinde olmak üzere dünyada gözlerin bir kez daha İmpeachment prosedürüne yönelmesine yol açtı. Seçim öncesi verdiği sözleri tutmak bir yana, tam tersini yapan bir siyasetçiye, düş kırıklığına uğrayan seçmeninin dur deme hakkı var elbette. Sonuç itibariyle Donald Trump’a seçmeni uluslararası hukuka uymaması, Kongre’den yetki almadan istediği ülkelere savaş açması için oy vermiş değil.
Cumhuriyetçi Parti halen her iki Meclis’te de salt çoğunluğa sahip ama bu sene ara seçimlerin yapılacağı o sene. Kasım ayındaki seçimlerde Cumhuriyetçiler’in Temsilciler Meclisi ve Senato’da çoğunluğunu kaybetmesi bekleniyor. Bu nedenle İmpeachment prosedürünün Trump için üçüncü kez başlatılması yüksek bir olasılık. Ama Senato çoğunluğu Demokrat Parti’ye geçse bile bazı Cumhuriyetçi Senatörler Trump’a karşı oy kullanmadığı sürece üçte iki çoğunluğa (67) ulaşılması ve impeachment’ın gerçekleşmesi mümkün değil.
Bununla birlikte, Amerikan halkının anketlere göre yaklaşık yüzde 60’ının karşı olduğu İran savaşının uzamasının, bu konuda sürekli olarak çelişkili ve tutarsız açıklamalar yapan Trump’ın toplumsal desteğinin daha da azalmasına yol açtığı görülüyor. 16 anketin ortalamasını alan RealClearPolling’in 13 Mart günlü verilerine göre, Trump’a destek, göreve başladığında yüzde 50,5 iken bugün yüzde 42,9 a düşmüş durumda. Yüzde 44,3 olan Trump karşıtı oylar ise İran savaşıyla birlikte 54,4 e ulaşıyor. Amerikan halkı Trump’ın İran savaşına Netanyahu’nun aklına uyarak kalkıştığını görüyor. 4 Mart’ta Senato silahlı kuvvetler alt komisyonuna katılan eski deniz piyadesi Brian McGinnis’in “kimse İsrail için ölmek istemiyor” (No one wants to die for Israel) diye haykırdıktan sonra yaka paça toplantı salonu dışına çıkarılmasını gösteren videoya sosyal medyada gösterilen ilgi bu gerçeği ortaya koyuyor.
Dünya, Trump’a ve İran savaşına karşı
“Venezuela’da hortlayan Büyük Sopa politikası” başlıklı yazımda altını çizdiğim gibi, Monroe Doktrini’nin doğal uzantısı olan Theodore Roosevelt’in Büyük Sopa politikası, (Big Stick policy) dış politikada askeri güç kullanmayı meşrulaştırdığı için Amerikan emperyalizminin başlangıcı olarak kabul ediliyor. 1901 yılından bu yana ABD, çoğu Latin Amerika’da olmak üzere, dünyanın çeşitli bölgelerinde çeşitli gerekçelerle askeri güç kullanmış emperyalist bir ülke. Bu müdahalelerin ciltlerce kitabı dolduracak kadar uzun öyküleri var. 90’larda iki kutuplu dünyanın sona ermesiyle birlikte, ufukta barışın ve demokrasinin egemen olacağı bir dönem en azından teorik olarak belirir gibi olmuştu ama Birinci Körfez Savaşı bu beklentiye gölge düşürdü. Amerikan emperyalizmi savaştan besleniyor ve hiçbir gerekçe olmasa bile dünyayı savaş ortamına sürükleme kapasitesine sahip ne yazık ki.
Trump’ın Kongre’nin iznine muhtaç olmamak için operasyon adını verdiği İran savaşı, Avrupalı müttefiklerinin bile ABD’ni yalnız bıraktığı bir savaş. Trump savaşı Avrupalı müttefiklerine danışarak başlatmadı. Bu nedenle sinirlenip onlara tehditler savuracak yerde bu durumu doğal karşılaması gerekir. ABD Başkanları sonuçta dediklerinin dedik olduğu bir dünyanın patronları değil. Kaldı ki İran’ın teokratik rejimini değiştirme iddiasıyla başlatılan bu savaş, Amerikan halkının da fark ettiği gibi, sadece İsrail’in vadedilmiş toprakları işgal hurafesine, yani gerçeklikten çok teokratik bir temele dayalı ve genleşme eksenli dış politikasına hizmet ediyor. Evet, İran’ın doğrudan seçemediği için milletin iradesine tam dayanmayan Yüce Rehberlik kurumunun otoritesini önceleyen rejimi, demokrasinin özüyle bağdaşmıyor. Ama bu büyük ülkenin egemenlik ve toprak bütünlüğünü bu gerekçeyle silahlı bir harekatla hedef almanın uluslararası meşruiyetle bağdaşır hiçbir tarafı yok. Bu nedenle demokratlar dahil herkesin bu savaşta İran’ın yanında yer alması şart. Tarafsız ve sessiz kalmanın ötesinde, İspanya Başbakanı Pedro Sánchez gibi her Avrupalı siyasetçinin Trump ’un tehditleri karşısında baştan beri dik durarak bu savaşın yanlış olduğunu açıkça dile getirmesi gerekirdi. Ama öyle olmasa da bugün gelinen nokta, ABD’nin Avrupalı müttefikleri dahil birçok ülkenin bu savaşı şu veya bu gerekçeyle desteklemediğini gösteriyor.
Trump bu savaşı sadece yarattığı petrol krizi ve ekonomik sonuçları nedeniyle değil siyasi nedenlerle de kaybetmeli ki bundan böyle ABD başkanlarının dünyada hoşlarına gitmeyen liderleri devirmek için tek başlarına aldıkları kararlarla onlara askeri operasyon yapma veya operasyon tehdidinde bulunma yolu tıkanmalı. Olacak şey değil kuşkusuz ama konuya demokrasi açısından bakacak olursak, ABD Başkanlarının dünyayı dizayn etme yetkisi olacaksa, o zaman dünya halklarının da Amerikan seçimlerinde oy kullanmaları gerekir. Öyle ya dünya halklarının kendi yöneticilerini seçme hakkı ABD Başkanlarının uygun görüp görmemesine bağlıysa, buna ancak böyle bir demokratik çözüm bulunabilir.
Gerçekçi olmak gerekirse, İmpeachment sadece savaş karşıtı Amerikalıların değil aynı zamanda dünya halklarının da umudu. Bu umudun gerçekleşmesiyse Cumhuriyetçi senatörlerin elinde bulunuyor. Görev süreleri 2028’de sona erecek 34 senatör arasında böyle bir eğilimin var olduğunu söyleyenler var. Bunun ne kadar doğru olduğunu ancak Kasım ayından sonra görebileceğiz. Ama hiç kuşku yok ki Trump bu prosedürün olumlu sonuçlanarak görevinden alınan ilk ABD Başkanı olmayı fazlasıyla hakkediyor.


























Yorum Yazın