Fransız yazar Pascal Quignard’ın kaleme aldığı, Alain Corneau’nun filme uyarladığı Dünyanın Bütün Sabahları aradan geçen 35 yıla karşın kolektif bellekte yerini koruyor.
Edebiyat Müzik ve Sinemanın kesişim kümesinde duygu ve sanatla dolu bu hikaye hem dünyada hem Türkiye’de unutulmazlık ödülünü çoktan kazandı.
İnsanlığın doğa ile savaşının safağında 17. Yüzyıl ortasında Fransa’da geçen hikayenin merkezinde yaşlı deneyimli rind müzisyen Sainte Colombe yer alır. Onun karşısındaki sergüzeşt müzisyenin adı Marin Marais’dir. Sainte Colombe için müzik amaçtır diğeri için araç.
Kendisinden müziğin sırlarını öğrenmeye gelen Marais’yi tam da bu yüzden kovar . Onun ancak saray zevklerine hitap edecek bir soytarı olabileceğini çekinmeden söyler. Marais’nin eşi erken ölmüştür. Sanatın sırlarını öğrettiği iki kızıyla Paris’in biraz dışında bir nehir kenarındaki mütevazi evde yaşamaktadır. Kızlardan biri Marais’ye görür görmez vurulmuştur. Babasını ikna eder ve dersler başlar. Marais’ye öğretilen az bir hüner bile sarayda Güneş Kral’ın önünde çalmaya kifayet eder. Sainte Colombe bu ödüne kızar ve Marais’yi bir defa daha kovar. Aşık kız ise babasından gizli genç adamı evine alır hem kalbini açar hem de Babasının öğretmediği çalma hünerlerini de çekinmeden öğretir.
Marais alacağını her anlamda aldığı zaman genç kızı yüzüstü bırakarak sarayın baş müzisyeni olur. Genç kız intihar eder Sainte Colombe’un acısı katlanır.
Bir zaman sonra Marais’nin yüreğindeki boşluk onu yaşlı bestecinin yanına çağırır. Kin ve kızgınlık gitmiş pişmanlıkla dolu bir yürekle acıyı paylaşma zamanıdır. Yine de Dünyanın “Tüm” Sabahları gibi geçmiş sabahlar ve günler geri dönülmezdir. Tek bir saniye bile tekrar yaşanmaz. Perde kapanır hikaye tekrar yaşanmak üzere devrini tamamlar.
Dünyaya bizi de ziyaret eden ve Dimitrie Candemir gibi bir Osmanlı mirasını güncele taşıyarak hizmet eden büyük virtüöz Jordi Savall’i de tanıtmıştı Dünyanın Bütün Sabahları.
Gerard Depardieu’nun “tam oturan” Marin Marais karakteriyle müzik, edebiyat ve sinemayı ve bunların hepsini sevenleri bir araya getirdi. Benim kişisel tarihim açısından da Klasik Müzikle gerçek manada buluşmamı sağladı.
Aradan geçen uzun zamana karşılık ne güncelliğini, ne heyecanını ne de ruhlarda uyandırdığı duyguları kaybetti.
Tam da bu yüzden Notre Dame de Sion Lisesinin kültürel etkinlik sayfasında 13 Ocak günü Dünyanın Bütün Sabahları konseri olacağını gördüğümde mutlaka o salonda olmam gerektiğini hissettim (https://www.nds.k12.tr/Concert-litteraire-Barrault-Moquet-Tramier)
Konser duyurusunda rezervasyon yapmak için ayrılan butona bastığımda yerler dolu uyarısı benim için büyük bir hayal kırıklığı oldu.
Bugüne kadar biriktirdiğim diplomatik, sanatsal ve frankofon tüm bağlantılarıma ulaşarak; bana yer bulmaları için adeta yalvardım. Girişimlerim sonuçsuz kalınca konser saatinde kadim okulun kapısına kendim giderek ricamı tekrar ettim. İşi çıkıp gelmeyenlerin sayesinde konseri/etkinliği hem de en önlerde izledim.
Etkinlik demeliyim çünkü konseri aşan bu gösterinin film kadar olmasa da büyüleyici bir kurgusu vardı. Klavsen ve Viola da Gamba’nın iki virtüözüne hikayeyi Quignard’ın orjinal diliyle eşlik eden aktrisin adı Marie Christine Barrault’du. Eric Rohmer filmlerinde sinefillerin rüyalarını süsleyen Barrault’nun etkinliğe olan ilgiyi artırdığına eminim. Nitekim ne filmi görmüş ne de kitabı okumuş insanların konser sonrası konuşmalarına kulak misafiri olduğumda zamanın ünlüsü ve kalitesinden hiçbir eksilme olmamış bu üst düzey sanatçının ilgiyi bir kat daha artırdığını düşündüm. 80 yaşında zerafetinden zerre yitirmemiş hanımefendinin duruşu hayat dersi niteliğindeydi.
İstanbul’un 170 yıllık emaneti Dame de Sion’un yaptığı işin tüm detaylarını en ince ayrıntısına kadar mükemmellikle kurguladığına kuşku yoktu.
İstanbul’daki diğer Fransız ve yabancı okulları gibi Dame de Sion da kadim binasında ve kentsel dönüşümden habersiz biçimde varlığını sonsuzluğa emanet ediyor. Bu kurumların kent ve ülke için önemini azımsamak büyük hata olur.
Taksimden Harbiye’ye doğru İBB’nin Sevgi Soysal’a ithaf ettiği kütüphaneden birkaç yüz metre ileride ve ikonik radyo evinin karşısında.
Yakın zamanda Sevgi Soysal’ın yaşadığı Ankara’daki evin kentsel dönüşümle yıkılacağını, Kafkas Ihlamuru’nun da bu zulümden pay alacağını sevgili Barçın Yinanç’dan duydum. Artık akla ziyan bir “kentsel soykırıma” dönüşen bu sözde dönüşüm planlarının son kurbanı da Soysal’ın evi olmuş.
Konu belki sanat; inşaat değil ama Dame de Sion’un, Alman Lisesi’nin, İtalyan Lisesi’nin, St Benoit’nin, Beyoğlu’nun ve başka semtlerin kadim apartmanlarının kentsel dönüşmeden bugünlere kalan 100 küsur yıllık yolculuğu da bize biraz olsun gidilen yolun yanlışlığını göstermiyor mu?

Evet Dünyanın Bütün Sabahları geri dönülmezdir. Ama toplumsal hafızanın yok olması ve kentlerin yaşanmaz bir beton ormanına dönüşmesinin yarattığı dönülmezliğin adı tahriptir, yok oluştur, toplumsal dementiadır.
1950’lerde siyaset esnaflarının Küçük Amerika olma hayaliyle başlayan bu iğrenç kentleşmenin mimarının hangi bakış olduğunu bugün onun bayrağını kimlerin taşıdığını biliyoruz.
Zamanı geri getiremeyiz, ama unutmamak elimizde. Sainte Colombe’un hüznü gibi, Notre Dame de Sion’un o eski taşları da hâlâ direniyor . Sevgi Soysal evi ve Kafkas Ihlamuru bu yüzden değerli.
Betonlaşma, kentsel soykırım derken neyi kastettiğimizi biliyoruz. O küçük, inatçı hafıza parçaları, içimizde yaşamaya devam ediyor. Asıl direniş tam da bu. Anlatmak, dinlemek, hatırlamak ve tabii ki eyleme geçmek.



























Yorum Yazın