3 Mart 1924’de kaldırılmıştı halifelik; Diyanet İşleri Başkanlığı da o tarihte kurulmuştu. Amaç, dinin, devlet işlerinden uzak tutulması; insani olana insanların karar vermesini sağlamaktı.
Üzerinden 102 yıl geçmiş.
102 yıl boyunca aldığımız yol, neredeyse “bir arpa boyu” kadar.
Cumhuriyet’in Türkiye’deki düzeni laikleştirme sürecinin ilk adımı, 1 Kasım 1922’de atılmış; bu süreç, laiklik ilkesinin anayasaya girdiği 5 Şubat1937’de resmi sürecini tamamlamıştı.
Doğaldır ki resmi sürecin olumlu bir biçimde sürdürülebilmesi, devletin, laikliği, içselleştirmesine bağlıdır. Herkese eşit mesafede konuşlanan bir devlet, doğal olarak, çok olanın, inancını, hiçbir baskı altında kalmadan yaşamasını sağlaması gerektiği gibi az olanının da kendisini ifade etmesinin güvencesi olur.
Türkiye’de böyle mi oldu?
Ne yazık ki hayır!
İNANÇ, İKTİDARI TAHKİM ETME ARACINA DÖNÜŞTÜRÜLEMEZ
Mustafa Kemal Atatürk’ün ölümünden sonra devlet yönetimi, muhtemelen uluslararası emperyal güçlerin, dini siyasete alet etme politikasının da etkisinde kalarak, önce laiklik ilkesini yıpratacak adımlar atılmasına göz yummuş; DP dönemiyle birlikte ise açıkça dine ait olanı, iktidarı tahkim etmek üzere kullanmıştı. Hele hele hayat pahalılığının arttığı dönemlerde iktidarların din faktörüne daha çok başvurduğu, insanları, “yoksulluğun kader olduğu” tutarsızlığına inandırma politikasını güttüğü herkesçe biliniyor.
Aynı şey, günümüz için de geçerli; AKP iktidarı, başından beri dinsel olanı, kendi iktidarını tahkim etmek için kullanıyor ama ekonominin içinden çıkılmaz hale geldiği dönemlerde ise inancını farklı bir biçimde yaşamak isteyen herkesi “ötekileştirmek” için gerilim konusu ediyor.
İktidarın, “laik eğitimi, laik hukuk düzenini ve laik kamusal hayatı adım adım ortadan kaldırmaya yönelik hamleler” yapıyor olmasına ilişkin kaygılarını dile getirenleriyse susturmak için her yolu deniyor. Bu “yolların” başında, yargılama geliyor.
İktidarın bu tutumunu anlamak için öncelikle kavram kargaşasından kurtulmak ve herkesin üzerinde mutabık olabileceği kavramın kökeninden başlamak gerekiyor.
İktidara ideolojik arka plan oluşturan kalemşörler de bilirler ki, laiklik kavramının kökeni Fransızca’dır ve “laique”den gelir. “Laique”in aslı da Yunanca “laikos” sıfatına dayanır. “Laikos” sıfatı da, “halk, kalabalık, yığın” anlamına gelen “laca”dan gelir. Buna göre, “laikos”, halka ait anlamına gelen bir sıfattır.
Halka ait demek, Tanrısal olmayan demektir. Arapça’daki karşılığı ise “ilmaniye” yani bilimden veya “almaniye” yani âlemden kaynaklanan anlamına gelir.
Amacı, din ve devlet işlerinin birbirinden yalıtılması, birbirine etki etmemesini sağlamaktır. Böylece farklı inançları yahut aynı dinin farklı yorumlarını güvence altına alma ve bütün inançların kendisini ifade etmesinin güvencesi olmayı hedefler.
Bu anlamıyla laiklik, bir insan hakkı olarak inanç ve ibadet özgürlüğünün temel taşı olarak evrensel bir içeriğe sahiptir. Görevi de, dinleri ve inançları kişi ile Tanrı ilişkisi içine çekmektir. Bir diğer deyişle, laiklik ilkesiyle birlikte, devlet, bir inanç grubuna mensup kişinin o inanca göre ibadet edip etmediği sorunsalıyla ilgilenmez; bu tarz bir ilgi laiklik ilkesi açısından din ve inanç özgürlüğüne müdahale anlamına gelir.
LAİKLİK, İNANÇ ÖZGÜRLÜĞÜNÜN GÜVENCESİDİR
Laiklik ilkesinin hakkıyla uygulanması halinde, devlet, dinler karşısında tam anlamıyla tarafsız kalır. Bu açıdan bakıldığında, laikliği ilke olarak benimsemiş her devlet, din özgürlüğünü tanımakla yükümlü olduğu gibi, din özgürlüğünün kötüye kullanılması anlamına gelen eylemleri de engellemek göreviyle karşı karşıyadır. Din ve inanç özgürlüğünün kötüye kullanılması durumunda devletin tarafsızlığı olamaz. Devlet, din ve inanç özgürlüğünü kötüye kullananlara karşı evrensel laiklik prensibi doğrultusunda hareket ederek, temel insan hak ve özgürlükleri çerçevesinde genel kabul görecek olan sınırları çizer. Bu sınırlar, herkesin inancını hiçbir baskıya maruz kalmadan yerine getirebilmesine olanak tanıdığı gibi, bir başka inanca yönelik baskı ve sindirmelere de izin vermez.
Laiklik, inananın, inandığı gibi ve hiçbir baskıya maruz kalmadan ibadetlerini ve ibadetin gerektirdiği ritüelleri yerine getirebilmesinin güvencesidir. Bu açıdan bakıldığında laiklik, dinin siyasallaşmasının önündeki en büyük engel olduğu gibi, inanç ve ibadet özgürlüğünün de en büyük güvencesidir.
Bu noktada Ali Fuat Başgil’e başvurmak yerinde olur:
“Laik hukuk denince bundan dini olmayan, esaslarını dinden almayan hukuk, laik devlet denince de dini akide ve esaslara dayanmayan devlet anlamak lazım gelir.”
Bir başka ifadeyle laiklik, bir inanç biçimi değildir; farklı inançların kendisini güvencede hissedebilecekleri bir özgürlükler alanıdır. Herhangi bir inanca karşı da değildir; taraf da...
Hal böyleyken mevcut iktidar, laiklik kavramına bir inanç kisvesi giydirmek istiyor. “Bireyler laik olmaz, ancak devlet laik olur” belirlemesiyle üstü örtük bir biçimde bütün toplumun esasen bir dinsel mensubiyet içerdiği görüşünü dikte edip; farklılıkların bin yıldır zenginlik olarak kabul gördüğü bu topraklarda herhangi bir bireyin farklı bir dinsel tercihinin olamazlığını bilinçaltına yerleştirmek istiyor.
Yani birey ile o bireye ait Tanrı inancı yok sayılarak totalin inancı biricik ve tek doğru olarak kabul etmemizi istiyor. Böylece geniş kitlelerin inancını kullanarak, farklı olana yaşam hakkı tanınmasının önünü kapatmayı ve artık yönetemez hale geldiği ekonomik iflası unutturmak istiyor.
Başa dönelim.
Diyanet İşleri Başkanlığı’nın kurulmasındaki amaç ne idi?
“Dinin siyasal maksatlarla suiistimal edilmesini önlemek”ti.
Geldiğimiz noktada olan ne?
Dini duyguları kullanarak, siyasetin yönetememe halini gizlemek…
İşte bu nedenle yani herkesin yaşadığı gerçeği kendi çıplak gözleriyle görmesini sağlamak, gerektiğinde “kral çıplak” diyebilmek için laikliğe sıkı sıkıya sarılmak şarttır






























Yorum Yazın