Laiklik kavramı maalesef Türkiye’de kavramın anayasaya girmesinin yüzüncü yılına yaklaşık on sene kala hala körler dövüşü gibi tartışılıyor.
Geçtiğimiz günlerde Yusuf Tekin’in başında olduğu MEB’e bağlı kamu parasıyla faaliyet gösteren okullarda Ramazan etkinlikleri çerçevesinde gerçekleşen kutlamalara toplumun bir bölümünden ciddi tepkiler oluştu ve bu tepkilerin sonucunda 168 kişinin, aralarında Korkut Boratav gibi hocaların da olduğu imzacılar grubu “Laikliği birlikte savunuyoruz” başlıklı bir bildiri yayınladılar.
Seküler bir yaşam tarzına sahip olan bendenizin de normal koşullarda “ben de bu metnin altına imza atardım” demesi gerekir iken pek diyemiyorum, açıklamaya gayret edeceğim.
Kanımca, Anayasa’nın 2. Maddesi’ndeki laik devlet nitelemesine rağmen aynı Anayasanın 136. Maddesi’nde ifadesini bulan ve laik devlet kavramı ile taban tabana zıt Diyanet İşleri Başkanlığının (DİB) anayasal konumu, kuruluş kanunu ve finansman biçimini tartışmaya açmadan Türkiye’de laikliği savunmak da hatta karşı çıkmak da imkansızdır.
168 imzacının “Laikliği birlikte savunuyoruz” bildirgesinde de, en baştan da tahmin ettiğim gibi, DİB’in mantığına ve finansmanına karşı tek bir kelime mevcut değil ve tekraren ifade ediyorum, Türkiye’de DİB’i teşrih masasına yatırmadan laiklikten yana olmak benim anlayabileceğim bir şey değil.
Mesele aslında çok basittir, ben muhreç bir kamu maliyesi hocası olarak laikliği vergi (kamu parası) üzerinden tanımlamayı hep tercih etmişimdir; işin özü şudur: Vergi kamu hizmetinin finansmanı içindir ve aynı zamanda bir hizmet vergi gelirleri ile (geniş anlamda kamu parası ile) finanse ediliyor ise kamu hizmetidir, bizim ilginç DİB sistemimiz de vergi gelirleri ile finanse edilmektedir, DİB de din (ve dahi sadece sünni) hizmeti üreten bir anayasal (136) kurumdur yani din hizmeti bir kamu hizmeti olmaktadır ama din hizmetinin bir kamu hizmeti olarak telakki edildiği sisteme, devlete laik devlet demek mümkün değildir.
Seneler sonra en iyi laiklik tanımının ilkokul sıralarında öğrendiğimiz “laiklik din ve devletin birbirinden ayrılmasıdır” formülü olduğunu daha iyi görüyorum ama bu formülü çok sevenlerin bile DİB’i görmezden gelmeleri çok ilginçtir doğrusu.
AKP cephesinin DİB ile sınavı da çok acıklı ve öğreticidir, iktidardan uzak iken yaklaşık tümü “bir gün iktidara gelirsek DİB’i tartışmaya açacağız ve statüsünü değiştireceğiz” derken iktidara gelir gelmez bu söylemi rafa kaldırdılar, direksiyonuna geçtikleri yani rantlarını içselleştirdikleri her kurumu benimsediler, başka bir örnek Milli Güvenlik Kuruludur mesela, bu örnek AKP’lilerin ne kadar parasal ya da mevki rantı oportünizmi batağı içinde olduklarının en büyük kanıtıdır.
Ama, işin en ilginç yanı da 168 imzalı bildirgenin imzacıları ve bu bildirgenin arkasında duranlarla AKP’lilerin DİB konusunda nasıl bir örtük mutabakat ve duygu, düşünce birlikteliği içinde olduklarıdır.
Her iki kesim de din hizmetini sivil toplum kuruluşları üretmelidir diyememektedirler; hadi bu çözümün çok riskli (???) olduğunu kabul etsek bile en azından vergi gelirleri ile DİB’in finansmanı yerine bir fon sistemi (Her mükellefin ödediği verginin mesela yüzde ikisinin gideceği bir DİB fonu kurulur, bu para otomatik olarak DİB’e gider ama isteyen mükellef bu parayı DİB’e vermez, genel kamu hizmetlerine gider) kurulur, DİB yine bir kamu kurumu olarak kalır ama finansmanı gönüllü hale gelir böylece, çok sayıda örneği vardır.
Bu iki kesimin, DİB’e değinmeden laikliği savunanlar ve kamu okullarında zil yerine ilahiler çalınmasında sakınca görmeyenler, ortak noktaları sadece DİB’e toz kondurmamakla da kalmıyor, kanımca daha vahim noktalara da gidiyor.
Türkiye’de yaklaşık herkes eğitim-öğretim süreçlerinden özgür, iyi donanımlı bireyler, yurttaşlar yetiştirmeyi değil, nesiller yetiştirmeyi anlıyorlar.
Nesil yetiştirmek konusunda DİB gibi mutabakatları var ama bu yetişecek nesilden anladıkları güya 180 derece farklı ama işin özü ve yöntemi aynı, kendi dünya görüşlerine göre nesil yetiştirmek.
Birileri “varlığım türk varlığına armağan olsun”cu, birileri “kindar ve dindar nesiller” (şaka değil, bu ifade çok üst düzey tarafından telaffuz edilebilmiştir), başka birileri de “altın nesiller” yetiştirmek istemektedirler ama kimse “ben iyi donanımlı, özgür” bireyler, vatandaşlar üreten bir eğitim-öğretim sistemi istiyorum diyememektedir.
Türkiye’nin bu makus talihini yenmek gerekecektir; 28 Şubat döneminde türban takarak öğretimini sürdürmek isteyen üniversiteli kız öğrencilere çok büyük haksızlıklar yapılmıştır, son kırk, kırk beş senedir de İran’da kamusal hayata batılı kadınların özgürlüklerini kullanarak katılmak isteyen kadınlara aynı 28 Şubat haksızlıkları yapılmaktadır.
Allah için çevrenize bir bakın, kaç tane “28 Şubatta üniversiteli kızlara büyük haksızlık yapıldı, şimdi de İran’da kadınlara büyük haksızlıklar yapılıyor” diyebilen insan göreceksiniz?
En kolay hayat ezber konumlarda, ait olduğunuz sosyolojik mahalle ile düşünsel kavgaya girmeden konforlu bir hayat galiba bizim memlekette.






























Yorum Yazın