Son yıllarda kamuoyunun Davos’a ilgisi azaldı. Sayın Erdoğan’ın Başbakanlığı sırasında 17 yıl önce -29. Ocak .2009-, dönemin İsrail Cumhurbaşkanı Simon Peres’ in konuşmasını ”one minute” sözleriyle kesmesinin ardından, Özal iktidarı döneminde edindikleri alışkanlıkla, toplantılara katılan iş adamlarımız Davos’tan ayaklarını kestiler.
Bu yıl durum değişti. ABD Başkanı Trump’ın Davos’a katılacağı açıklanınca, toplantılar Türkiye’de de ilgi odağı oldu. İkinci Başkanlık döneminde AB ülkelerini küçümseyen, toprak taleplerine karşı çıkan ülkeleri, gümrük vergileri ile tehdit eden, Trump’ın “Yeni Dünya Düzeni” yaklaşımı bu ilginin nedeniydi.
Türkiye’den en azından siyasetçiler arasında katılmadılar. Bazı büyük şirketlerin üst yöneticilerinin demeçlerinden, katıldıkları medyaya yansıdı. İktidarın -kelimenin tam anlamıyla- koruyup kolladığı iş adamlarımız da doğal olarak gitmediler.
Bu yıl alışılmadık bir gelişme, zenginler zirvesi olarak da adlandırılan,toplantıya damgasını vurdu. Dünyanın en büyük yatırım fonu kabul edilen, BlackRock’un CEO’su ve Başkanı olan Larry Fink, zenginler kulübünün önde gelenlerini çok ağır biçimde eleştirdi.“Berlin Duvarı 1989’da yıkıldığından beri tarihin en büyük serveti yaratıldı. Ancak bu zenginlik, toplumsal barışı bozacak kadar küçük bir azınlığın cebine girdi. Bu kadar adaletsiz bir dağılıma hiçbir toplum uzun süre dayanamaz; eninde sonunda sistem çatırdar.Küreselleşme fabrikadaki işçiyi nasıl vurduysa, Yapay Zeka da şimdi aynısını ofis çalışanlarına, avukatlara ve finansal analistlere yapacak.
Gelecekten değil, bugünden bahsediyorum! Yapay zeka devasa enerji tüketen veri merkezlerine ihtiyaç duyuyor. Bu merkezler kurulurken gereken, milyarlarca dolarlık altyapı ve ek enerji maliyetleri, elektrik dağıtım şirketleri tarafından "hizmet bedeli" veya "ek yük" adı altında genel şebekeye, yani doğrudan sizin, benim faturalarımıza yansıtılıyor. Yani sizler evinizde çay demlerken, dev şirketlerin yapay zekasını besleyen sistemin masrafına ortak ediliyorsunuz.Burada Davos’ta toplanmış bir grup elit, herkesin dünyasını şekillendirmeye çalışıyor. Ama esas darbeyi yiyecek olan halkın bu masada sandalyesi bile yok.Sistemin tamamen çökmemesi için tek bir yol var: Halkı büyümenin kurbanı veya sadece izleyicisi olmaktan çıkarıp, bu yeni zenginliğin ortağı haline getirmek zorundayız. Aksi halde, adaletsizliğin yarattığı öfke tüm dünyayı saracak.”(*)
Fink’in varsayımları küresel ölçekte yükselen öfkeden söz ederken, içinde bulunduğumuz yüzyılın başında; Dünyada iyimserlik rüzgarları esiyordu. Sayısal devrimin tüm insanlığa refah artışı getireceği, uygarlıkların sonuna gelindiği, yazılıp çiziliyordu. Davos’ta değindiği ; Berlin Duvarının çöküşünün üzerinden geçen 30 yılda artan refah, küçük bir azınlığın cebine girmişti.
Toplantının ardından, kapalı kapılar arkasında ekonomiden, Türkiye’deki uygulamaların olumsuz etkilerinden yakınan, işadamlarımızın ya da meslek örgütlerinin , -örneğin TÜSİAD- Dünyanın en büyük yatırım fonunun sahibinin yukarıdaki açıklamalarını en azından yorumlamaları beklenirdi.
Fink’in bu konuşması Dünyadaki gelişmeleri değil, Türkiye’nin son durumunu anlatıyor gibiydi. Her geçen gün başta tarımsal ürünler olmak üzere, ithalata bağımlılığı artan bir ülkeden söz ediyordu. Yüksek faiz ve düşük kur baskısıyla, tüketimi sınırlamayı uman ekonomi politikamızın, ülkeyi getirdiği durumu anlatır gibiydi.
Kamu finansmanını kazanç yerine, dolaylı vergi yöntemi ve varlık satışı ile sağlayan, bir ülkenin siyasetçilerini Fink’in açıklaması ne kadar ilgilendirecek, bilinmez. Ancak Türkiye’nin temel sorunlarının, somut üretim modellerinin hayata geçirilmesi ile çözüme kavuşturulacağı gerçeğini, biraz olsun düşündürebilir.
Türkiye’de AB ülkelerinden çok daha pahalı et tüketiliyor. Kayırmacı ve ithalata dayalı bir model ile enflasyonun düşürülebileceğini savunan, politikalar yüzünden ülkede hayvancılık darboğazda. Süt için belirlenen fiyatlar, üreticinin yem ve ilaç giderlerini karşılamaktan uzak. Türkiye yakında süt ürünleri ithal etmek zorunda kalabilir.
Enflasyonun günlük hayata yansıyan, gerçek oranları ile resmi açıklamalar arasındaki inanılmaz farkın, pahalılık ve yoksulluğu önleyemediği ortada. İktidar Blokunun seçmen kitlesinin bu yüzden kendilerinden uzaklaştığını fark ettiklerine hiç kuşku yok. DEM ile işbirliği yaparak, iktidar sürelerini uzatacak, yasal formüller bulmak ve TBMM aritmetiğinden yararlanmak istedikleri izlenimi uyandırmakta, başarılı oldukları da inkar götürmez.
İktidar blokunun ABD ile kurdukları, siyasal ilişkilerin bu ülke büyükelçisinin deyişiyle, salt “meşruiyet” kazandırmakla kalmadığı anlaşılıyor. Suriye’de bir Kürt Özerk Bölgesi oluşması da engellenmiş.
ABD eliyle kurulan, HTŞ rejiminin bazı çevrelerde sevinçle karşılanması, DEM’ in Suriye’deki Kürt hareketini sahiplenirken, Türkiye’de demokrasi taleplerini yeterince gündeme getirmeyişi, önümüzdeki dönemde sorunun sınır ötesini de kapsayabileceğini düşündürüyor.
(*) Ekonomim Deniz Güldağ’ın haberi 21.01.2026































Yorum Yazın