Ekrem İmamoğlu’nun üniversite diplomasına ilişkin tartışma, son idare mahkemesi kararının olumsuz yönde tesis edilmesiyle birlikte artık sadece hukuki değil, açık biçimde siyasi sonuçlar doğuran bir sürece evrilmiştir. Karar, idare hukukunun yerleşik ilkeleriyle kurduğu sorunlu ilişki nedeniyle ciddi biçimde tartışılmayı hak etmektedir.
İdare mahkemesinin olumsuz kararı, yıllar boyunca geçerli kabul edilmiş bir idari işlemin geriye dönük biçimde sorgulanabileceği varsayımına dayanmaktadır. Oysa üniversite diploması, idarenin tesis ettiği bireysel ve kurucu bir işlemdir ve kişiye hukuki bir statü kazandırır. Bu statü yalnızca kağıt üzerinde kalmamış, yıllar boyunca devletin tüm kurumlarınca fiilen tanınmış, seçimlere girilmiş, kamu görevleri üstlenilmiş ve hukuki sonuçlar doğurmuştur.
İdare hukukunun temel ilkeleri açıktır: Uzun süre uygulanmış, sonuç doğurmuş ve idare tarafından zımnen de olsa korunmuş bir işlem, aradan onlarca yıl geçtikten sonra geri alınamaz. Hukuki güvenlik ve belirlilik ilkeleri, tam da bu tür geriye yürütme girişimlerini engellemek için vardır. İdarenin kendi denetim eksikliğinin veya hatasının bedelini bireye yüklemesi, hukuk devleti anlayışıyla bağdaşmaz.
Ceza hukuku boyutunun eş zamanlı olarak gündemde tutulması ise bu hukuki tartışmayı daha da problemli hale getirmektedir. Zamanaşımına uğramış, idari nitelikli bir meselenin ceza hukuku araçlarıyla desteklenmeye çalışılması, hukukun son çare olma ilkesinin açık ihlalidir. Ceza hukuku burada tamamlayıcı değil, baskılayıcı bir araç olarak konumlandırılmaktadır.
Bu noktada dosyanın siyasi bağlamı kaçınılmaz hale gelmektedir. Hukuki güvenlik ilkesini zedeleyen bir idare mahkemesi kararının, siyasal takvimin kritik bir döneminde ortaya çıkması, hukukun siyasi rekabetten bağımsızlığına dair ciddi soru işaretleri doğurmaktadır. Hukuk, rakip eleme aracı haline geldiğinde, mesele bir kişiyi aşar ve doğrudan rejimin niteliğini ilgilendirir.
Mevcut dosya, bir diploma tartışmasından ibaret değildir. Tartışılan, idare hukukunun istikrar ilkelerinin mi yoksa siyasi ihtiyaçların mı belirleyici olacağıdır. Olumsuz mahkeme kararları hukuk devletini kurmaz; hukuku ilkelerden koparan kararlar, belli siyasi hesapları güçlendirir ama adaleti zayıflatır. Hukuk devleti, kararların varlığıyla değil, o kararların dayandığı ilkelerle ayakta durur.
Bu süreç aynı zamanda yargının bağımsızlığının en kritik sınavlarından birini temsil etmektedir. Yargı, sadece hukuki normları uygulayan bir organ değil; hukuk devletinin omurgasını oluşturan, birey ile devlet arasındaki güveni teminat altına alan asli bir aktördür. İdari bir işlemin geriye dönük olarak sorgulanması, görünürde tek bir dosya ile sınırlı olsa da, tüm sistemin öngörülebilirliğini ve hukuki istikrarını doğrudan etkiler. Uzun yıllar boyunca geçerliliği kabul edilmiş bir statünün, kritik bir siyasal dönemde tartışmaya açılması, bireyin devlete olan güvenini sarsar ve hukuki güvenlik ilkesinin özünü aşındırır. Bu durum, hukuk devletinin temellerinin fiilen test edilmesi anlamına gelir.
Baskı altında verilen kararlar geçici olabilir; ancak yargının ilkelerden sapmadan hareket etmesi, hukuk devletinin ayakta kalmasını sağlayan kalıcı bir mekanizmadır. Yargı, sadece dosya çözmekle yükümlü değildir; aynı zamanda adaleti ve hukukun öngörülebilirliğini korumakla görevlidir. Bu bağlamda adalet, rüzgarın yönüne göre değişen bir pusula değil, her koşulda aynı doğrultuyu gösteren bir kutup yıldızıdır. Hukuk, bireyin devlet karşısındaki güvenini tesis eder ve toplumsal düzeni güvence altına alır. Yargının, baskılara rağmen hukukun gereğini yerine getirmesi, toplumun adalete olan inancını güçlendirir ve hukuk devletinin sürekliliğini pekiştirir.
Ceza hukuku boyutunun idari bir meseleye eklenmesi, süreci daha da karmaşık hâle getirmektedir. Ceza hukuku, toplumsal düzeni koruyan ve istisnai durumlarda devreye giren bir araçtır; idari nitelikli bir işlemin ceza hukuku ile desteklenmeye çalışılması, hukukun baskılayıcı bir araç olarak kullanılmasına yol açar. Bu yaklaşım, hem hukuki güvenliği hem de yargının tarafsızlığını ciddi şekilde tehdit eder. Hukuk, korku ya da siyasal baskı ile değil, ilkeler ve adalet anlayışı doğrultusunda işler.
Yargının görevi, baskılara direnerek hukukun gereğini uygulamak ve adaletin korunmasını sağlamaktır. Sadece yasal metinlere bağlı kalmakla değil, aynı zamanda ilkesel kararlılık ve cesaretle hareket ederek, her koşulda toplumun güvenini kazanmak zorundadır. Bu dosya, bir diploma tartışmasının ötesinde, yargının ilkesiz baskılara karşı durabilme kapasitesini test eden bir örnektir. Yargı, her zaman adaletin pusulası ve bireyler için güvence olmayı sürdürmelidir; çünkü hukuk devleti, sadece kararların varlığıyla değil, bu kararların dayandığı ilkelere olan bağlılıkla ayakta durur.































Yorum Yazın