Yetimhane Üzerinden Vallaury, Eklektisizm ve Modernlik
Entelektüel dünyamız yakın tarihle ilgili her konuda olduğu gibi mimarlıkla ilgili bir unutkanlıktan muzdarip. Bu öyle tuhaf bir unutkanlık ki, yaşlılıkla, hastalıkla, kazayla, fenalıklarla başa gelenlere hiç ama hiç benzemiyor. Çok daha da kötüsü. Bu bilinçli bir unutkanlık. Yaşadığımız zamandaki gelişmeleri anlamak, yorumlamak hatta değiştirmek için ipuçları sunan gelişmeler kayıtlardan siliniyor. Öyle ki, ülkenin en eski mimarlık ve sanat eğitimi veren üniversitesi kendi kurucusunu unutuyor. Öğrencilerine dünyanın başka yerindeki bilgileri aktarıyormuş, öğretiyormuş gibi yaparken bizzat kendi kuruluşuna yol açan gelişmeleri, hatta kendi geçmişini, kurucusunu unutuyor. İzleri, kurumları, teknikleri ortada olduğu, apaçık görüldüğü halde mesleki alanın resmi entelektüel dünyası bu yakın tarihi görmezden geliyor, sanki yokmuş gibi davranıyor.
Bu açıdan Büyükada Rum Yetimhanesi gibi yüzyıl sonunun şaşırtıcı yapılarının nasıl gerçekleştiklerini, başlarına gelenleri öğrenmeye, anlamaya çalışmak bu yakın tarihle ilgili hafıza kaybını telafi etmeye dönük bir merak yaratıyor.
Vallaury: 20. yüzyılın başına doğru İstanbul’da yaşanan büyük değişimin mimarı
“Dünyanın en büyük ahşap yapılarından birini buraya, Büyükada’nın Hristos Tepesi’ndeki ormanın içine kim yerleştirdi” diye sorulduğunda karşımıza bu ilginç bir kişilik çıkıyor. 20. yüzyıl başına doğru şehrin küresel bir merkez haline geldiği bu dönemde kamusal alanda ihtiyaç duyulan ve yepyeni mimari programlara, işlevlere sahip olmayı gerektiren modern kamu yapılarını tasarlayan, İstanbul’da bugünlere kadar izleri gelen ilk mimarlık eğitimini başlatan, bir dolu mimar yetiştiren, Sanayii-Nefise’nin (Akademi’nin) kurucusu Alexandre Vallaury.
Bu alandaki boşluğu mimarlık tarihçisi Seda Kula dolduruyor. Kula 19. yüzyıl Osmanlı mimarisinin hiç şüphesiz önde gelen kişiliklerinden biri olan Vallaury hakkında bugüne kadar yapılmış en kapsamlı ve en yenilikçi çalışmaları ortaya koyan bir akademisyen. 17 Ocak Cumartesi Büyükada Anadolu Kulübü’nde bu önemli tarihi kişilikle ilgili önemli bir etkinlik gerçekleştirildi. Bu konferansta izleyiciler Vallaury’nin mimar kimliğinin ve Yetimhane binasının nasıl bir mimari formasyon ya da düşünsel iklim içinde yer aldığını izleme fırsatı buldu.
Konferansta Kula, İstanbul’da 19. yüzyıl sonuna doğru mimarlık eğitimini kurumsallaştıran, çok sayıda önemli yapı gerçekleştiren ve mimar yetiştiren, imparatorluğun modernleşme sürecinde şehrin aldığı yeni çehreyi kazandıran Vallaury ve Yetimhane üzerinden dönemin mimarlık, sanat ve felsefedeki izlerini sürdü. Konuşmasında bir taraftan felsefede eklektisizm (seçmecilik) tanımını yaparken bir taraftan da bunun mimarlıktaki ve sanatlardaki karşılığının ne kadar çok boyutlu olduğunu göstermesiydi.
İstanbul’da Ecole des Beaux Arts’ın tasarım kriterlerini merkezine alan bir okul
Bu konferansta izleyiciler Vallaury’nin mimar kimliğinin ve Yetimhane binasının nasıl bir mimari formasyon ya da düşünsel iklim içinde yer aldığını izleme fırsatı buldu. Kula’nın bu çalışması çok geniş bir alandaki kaynaklardan, görsel malzemelerden, arşiv malzemelerinden hareketle bugüne kadar ortaya konan metinlerin eleştirel bir yaklaşımla, temelleri sağlam, özgün bir araştırmayla ortaya çıkmış.
Bu araştırmanın bir özelliği de “Sanayii Nefise”, Cumhuriyet döneminde “Akademi” adını alan okulun eğitim programında Ecole des Beaux Arts’ın tasarım kriterlerinin oynadığı merkezi role işaret eden ve derinlemesine analizlerle gerçekleştirilmiş ilk çalışma olması. Böylece ilk mimarlık eğitimi kurumu olan Sanayii Nefise Mektebi ile Arkeoloji Müzesi’nin yan yana olmalarının bir tesadüf olmadığını da anlamış olduk.
Bu eşikte yaşananlar, bir bakıma modernliğin kaynakları ve sorunsalı açısından da bir okuma kılavuzu sunuyor. Mimarlık zamanın en büyük entelektüel ilgi alanlarından biri olan arkeoloji ile ilişki kuruyor. Mısır, Helen, Roma tarihine uzanan, farklı coğrafyaları ilişkilendiren ve Rönesans’taki gibi bunları, o zaman için bilinen ve tanınan uygarlıkların ortaya koyduklarını eşzamanlılık düzleminde birleştiren, bunları Vitrivius’vari bir üst-dillerle yorumlaya girişen yeni bir durum ortaya çıkıyor. Bu bir kırılma noktası.
Modernliğin koşullarında resim, heykel gibi uğraşların daha önce mekanın bir parçasını oluştururken ondan ayrışıp, onun üzerine temsillere dönüşüyor (ya da ölçeklendirme, mütekabüliyet ilişkileriyle yerine geçiyor) ve sanki bir” kuluçka alanı” gibi günümüze ulaşan gelişmeleri tetikliyor. Böylece bu modern temsil rejiminde mekan ve zaman kavramı değişiyor. İhtiyaç duyulan yeni kamu yapıları için biçimler repertuarından uygun örnekler seçilmeye çalışılırken, bunların yeniden üretiminde farklı bir akıl yürütme biçiminin ortaya çıkıyor.
Yetimhane gibi yeni ve büyük yapıların yalnızca başarılı mimari bir tasarım olmadıklarını, çok kısa bir sürede inşa edilmiş olmalarına rağmen son derece kalifiye bir teknik iş gücüyle ve uygulama bilgisiyle gerçekleştirildiklerine dair yorumlar getirdi.

Vallaury “modernleşmenin mimarı” nasıl oluyor?
Şunu da söylemeden geçmeyelim: Vallaury’nin İtalyan kökenleri ve Fransız kimliği üzerine de tartışmalar yapılıyor. O tarihlerin kozmopolit dünyasında, özellikle eğitim süreçleriyle kimliklerin yeni sabitlenmekte oldukları söylenebilir. Konferansta Vallaury’nin ailesini, kökenlerini tanımış olduk. Babası (François ya da Françesko) henüz İtalyan Birliği kurulmamış olduğu zamanda, 1850’lerde İzmir’e yerleşiyor. Aile daha sonra İstanbul’a geliyor ve saraya pastalar hazırlayan önemli bir iş kolunda isim yapıyorlar. Lebon gibi ustalar onların yanında yetişiyor. Alexandre ise İstanbul’da hayata gözlerini açıyor, iyi bir lise eğitiminin (Saint Joseph olduğunu söyleyenler var) ardından Paris’e genç yaşta Paris’in mimarlık ve sanat ortamını tanıyor.
Bu ortamın içinde yalnızca okulun değil, kurumun dışından farklı ve yeni yaklaşımlar geliştiren Henri Labrouste, Viollet-Le-Duc gibi önemli mimarlık teorisyenlerinin de oldukları tahmin edilebilir. İstanbul’a döndüğünde, şehir kamusal alanda muazzam bir dönüşüm yaşıyor. Şehir Avrupa’nın önemli ticaret limanlarından ve finans merkezlerinden biri olma yolunda. Avrupa’dan ve yakın coğrafyadan birçok sanatçı, iş insanı, emekçi şehre akın ediyor. İşte tam bu dönüm noktasında Vallaury’nin önü açılıyor. Fransız tabiyetini seçiyor. O tarihte aldığı eğitim, formasyonu ile tam da “aranan kişi”.
Kendisine o tarihe kadar benzeri olmayan kamu yapılarının tasarımı emanet ediliyor. Topkapı Sarayı bahçesinde Arkeoloji Müzesi, Sanayii Nefise Mektebi, Galata’daki Osmanlı Bankası, Tepebaşı’ndaki Pera Palas, Büyükada’daki Yetimhane, Haydarpaşa’daki Mektebi Tıbbiye, Cağaloğlu’nda Duyunu Umumiye, Beyoğlu’ndaki Cercle d’Orient, Bağlarbaşı Abdülmecid Efendi Köşkü, Eminönü ve Selanik liman yapıları gibi sayısız büyük yapıya imzasını atıyor.

Kula verdiği konferansta Vallaury’nin bu uzun süremli ve eşine benzerine kolay rastlanmayacak ölçekteki mimarlık pratiğini birkaç yönüyle inceledi: Hem döneminin uluslararası vokabüleriyle ilişki kuran neo-klasik üslup, hem kimi zaman “rejyonalizm” adı verilen oryantalist akım, hem de modernlik sorunsalının içindeki strüktürel rasyonellik arayışı, deneysellik, yeni ölçekler ve özgün biçimler yaratmak gibi.
Soğuk havada bu konferansı büyük bir ilgiyle izleyen katılımcılara ve çalışmalarını bizimle paylaşan Seda Kula’ya çok teşekkür ediyoruz.
İlgilenenler için aşağıdaki kitap İBB yayını olarak erişime açık:

Geç Osmanlı Mimarlığında Alexandre Vallaury ve Eklektizm
https://ataturkkitapligi.ibb.gov.tr › Kitaplik › Yayinlar































Yorum Yazın