Parmağımız ekranın üzerinde bekler. Cümle hazırdır, fikir nettir. Ama bir an, bir salise, her şey donar. “Yanlış anlaşılır mı?”, “Gereksiz mi?”, “Buna değer mi?” Bu mikro tereddüt anının ardından, çoğu zaman, parmak ‘paylaş’ yerine ‘geri’ tuşuna kayar. Kendime bunu şöyle açıkladığım çok oldu: “Olgunluk. Zamanı değil.”
Ama dürüst olalım: Vazgeçtiğim şey düşüncem değildi; itibarımdı.
Bu yazı, tam da o küçük, evrensel duraklamanın hikâyesi. Neden “nasıl göründüğümüz”, çoğu zaman “ne olduğumuzdan” daha ağır basar?
Bu duyguyla ilk karşılaşan biz değiliz.
Üç yüz yıl önce, insan denen varlığın bencil bir arıdan ne kadar farklı olduğunu soran biri vardı. Bernard Mandeville, cevabı da geciktirmemişti: “Peruk ve saç bandı takmaları dışında, hiç.”
Onu bugün okumak, bir felsefe tarihi merakı değil sadece; dijital kovandaki arı gibi hisseden modern insanın! kullanma kılavuzunu arama çabası. Çünkü Mandeville, bir ekonomi düşünüründen öte, insan doğası anatomistiydi. Bir hekim olarak, hipokondri ve sinir bozuklukları üzerine çalışmış, hastalarıyla uzun terapötik diyaloglara girmişti. Bu deneyim, onu psikanalizin öncüllerinden biri yaparak, insanın kendi motivasyonları konusunda nasıl kendini kandırdığını sistematik biçimde incelemeye yöneltti. Ona göre insan, tutkularıyla hareket eden, esas itibarıyla bencil bir varlıktı ve toplum da bu bencilliğin yan ürünüydü.
Medeniyetin Gizli Motoru: Bizim 'Kötü' Yanlarımız
Mandeville, 1705’te yayımladığı “Arıların Masalı” ile bir skandal yarattı. Alt başlık, her şeyi özetliyordu: “Özel Kötülükler, Kamu Yararları.” Şiirinde, her arının sadece kendi ihtiyacı için çalıştığı, her meslekte hile olduğu, herkesin başkasının tutkusunu sömürdüğü bir kovanı anlatıyordu. Ancak şaşırtıcı olan, bu bencilliğin kovanı zengin ve refah içinde tutmasıydı: “Böylece her yer kötülükle doluydu, yine de bütün kitle için bir cennetti.” Daha da çarpıcı olan, arılar erdemli ve dürüst olmaya karar verdiklerinde kovanın çöküşüydü.
Onun radikal tezi şuydu: Toplumun refahı, zenginliği ve gücü, bizim “kötü” addettiğimiz tutkularımıza kibre, açgözlülüğe, lüks düşkünlüğüne bağlıdır. Bunlar olmasa ticaret durur, ekonomi çöker, ilerleme olmazdı. Her bireyin bencilliği, hiç kimsenin asıl amacı olmayan bir kolektif iyiliği doğururdu. Refahımızın altında yatan, erdemlerimiz değil, kusurlarımızdı.
Gurur ve Utanç: Dijital Çağın Kadim Yazılımı
Peki bu bencil varlıkları bir arada tutan, işbirliğine iten yazılım nedir? Mandeville’in cevabı, aklımızda değil, duygularımızın en ilkelinde yatıyordu: Gurur ve Utanç Korkusu.
Mandeville, tüm sosyal davranışın altında yatan temel güdüyü “kendini beğenme” (self-liking) olarak adlandırmıştı. Bu beğenilme, takdir edilme, yüceltilme arzusuydu. Bunun zıttı ve tamamlayıcısı ise utançtı: küçük düşme, dışlanma, itibar kaybı korkusu. İnsan, doğası gereği kendine aşırı değer biçer, ancak bu değerin başkaları tarafından da onaylanmasını şiddetle arzular. Gururumuz, başkalarının arkadaşlığına sahip olmayı gerektirir. Utanç korkumuz ise bizi bu arkadaşlığı kaybetmemek için kurallara uymaya zorlar.
“İnsan gururu her zaman, kendimize verdiğimiz değerin tamamen haklı olmadığına dair gizli bir endişeyle birlikte gelir.”
Bu nedenle, sosyalleşmenin tarihi, “kendimize olabildiğince az zarar vererek kendimizi başkalarına kabul edilebilir kılmanın çeşitli yöntemlerinden” başka bir şey değildir. Toplum, birbirimizin gururunu okşayıp utancımızı harekete geçirdiğimiz devasa bir ayna. Bizi bir arada tutan şey iyilikseverlik değil, karşılıklı onay ve itibar ekonomisi aslında.
Ölüm Değil, Rezil Olmak: Sosyal Medya Düelloları
Mandeville bu mekanizmayı, çağdaşı olduğu İngiliz toplumunun en çarpıcı ritüeli düello üzerinden incelemişti. Bir “centilmen”i ölüm riskine sokan şey, yüce bir “onur” ideali değildi. Asıl itici güç, düellodan kaçmanın bedeli olan sosyal ölümdü: “Korkak” damgası, alay, toplumdan dışlanma. Mandeville’in dediği gibi, dünyayı ve tüm sosyal ilişkileri terk etmek, korkunç bir seçimdi.
“Meyhanelerin, posta arabalarının ve pazar yerlerinin alay konusu ve aşağılayıcı sözleri olmaya razı olur musunuz?”
Burada utanç korkusu, ölüm korkusundan daha güçlü. Bu, toplumsal onayın hayatta kalmaktan bile temel bir ihtiyaç haline gelebileceğinin de kanıtı.
Bugün fiziksel düello yok. Peki ya dijital düellolar? Bir tartışma thread’inde son sözü söyleme hırsı, geri adım at(a)mama, en sivri yorumu yapma dürtüsü… Bunların ne kadarı fikre olan inançla, ne kadarı “rezil olmama” ve “güçlü görünme” refleksiyle ilgili?
Sosyal medya, itibarımızı savunduğumuz, gururumuzu kırmamak için savaştığımız sonsuz bir düello alanına dönüştü. Yenilgi, “block”lanmak veya sessizce linç edilmek değil mi?
İtibarın Cinsiyet Kodları: Yapay Erdemlerin Ağır Yükü
Mandeville’in analizi, toplumun kadın iffetine yüklediği rolde daha da keskinleşiyordu ve onu bir “insan bilimi” (science of man!) olarak tutarlı kılıyordu.Ona göre iffet, doğal ve içgüdüsel bir erdem değil, toplumun (özellikle erkek egemen düzenin) kadınlara dayattığı yapay bir kurguydu.
Kadınlar cinselliklerinden doğuştan utanmaz; utanmayı öğrenirler. Kız çocukları, nedenini bilmeden, bakarak ve taklit ederek “ayıp” duygusunu içselleştirir. Mandeville’in gözlemlediği gibi, mütevazı kadınları izleyerek, çok küçük yaşta, nedenini anlamadan bacaklarını göstermekten utanır hale gelirler. Bu, bir utanç pedagojisidir.
Burada çifte ve adaletsiz bir standart devreye girer: 18. yüzyılın Spectator dergisinin özetlediği gibi, “Erkeklerde onurun en büyük simgesi cesaret, kadınlarda ise iffettir.” Erkek onuru aktiflikle (“yapmakla”), kadın onuru pasiflikle (“yapmamakla”) tanımlanır. Bir erkek lekelenen onurunu başka bir yerde kazanabilirken, bir kadın için bu neredeyse imkânsızdır.
Mandeville, bu yapay utancın yarattığı baskının çok güçlü olabildiğini, bazı durumlarda bir annenin çocuğuna duyduğu doğal sevgiyi bile bastırabileceğini iddia ediyordu. Arıların Masalı’nda, toplumsal utanç korkusunun, yoksul ve savunmasız kadınları bebeklerini öldürmeye varan trajik seçimlere itebileceğini dahi anlatmıştı. İffet itibarını kaybetme korkusu, en temel içgüdülerin önüne geçebilirdi. Mandeville’e göre bunun kanıtı, “iffetlerini kaybetmiş” sayılan fahişelerin çocuklarını öldürmeye daha az meyilli olmasıydı; çünkü onlar için utanç korkusu artık çok daha zayıftı.
Bugün bu kodlar aynı mı? Kadınların sosyal ve profesyonel hayatta “seçilmiş” görünme baskısı, “hem güçlü hem sevimli” olma dayatması, dijital ortamda bedenlerinin sürekli bir değerlendirmeye tabi tutulması… Bunlar, utancın biçim değiştirmiş, ama yükün adaletsiz dağılımının sürdüğü yeni tezahürleri değil mi?
Dijital Kovanda Arı Olmak: Kendimizi Kandırma Sanatı
Mandeville’in vardığı yer şuydu: Ahlak, görgü kuralları ve medeniyet, bilge bir planın ürünü değil, gurur ve utancın kendiliğinden oluşturduğu bir yan üründü. “Onurun icadı... dalkavukluk sanatında bir gelişmeydi” diye yazar. İnsan, kendine tapınmayı öğrenmiştir.
Bugün o kovan dijitalleşti. Alkış - beğeni, ayıp - cancel kültürü, onur - takipçi sayısı, düello - Twitter çekişmesi oldu.
Sürekli performans halindeyiz: “Kabul edilebilir” bir profil, “beğenilecek” bir hayat, “yargılanmayacak” bir fikir kurmak için çabalıyoruz. Tükenmişliğimizin kaynağı çoğu zaman yaptığımız iş değil, sürekli “ayar tutturma”, bu amansız “itibar yönetimi” çabası bana göre. Mandeville’in dediği gibi, “İnsanlar ‘fayda maksimize ediciler’ olmadan önce öncelikle ‘saygınlık arayanlardır’.”
Belki de asıl soru şu: Biz, Mandeville’in o bencil, onay arayan arıları olmaktan çıkıp, gerçekten ne düşündüğümüzü söyleyebilecek miyiz? Yoksa, algoritmanın ve sosyal aynanın bize biçtiği “kabul edilebilir” rolü oynamaya, sadece itibarımızı zedelemeyecek cümleleri seçmeye mahkum muyuz?
Parmağınız “paylaş” tuşunun üzerinde yeniden gezindiğinde, bir an durun. O tereddütü yaratan, fikrinizin kendisi mi, yoksa içinizdeki Mandeville’in, o kadim itibar bekçisinin fısıltısı mı? Cevap, belki de medeni hayatı kuran ile onu bu kadar yorucu kılanın aynı şey olduğunu gösterecek.
Yazar Notu:
Bu yazı, kendi sosyal medya tereddütlerim ve gururla ördüğüm o “kabul edilebilirlik” duvarlarımın bir yansıması olarak doğdu. Her ‘paylaş’ anının kişisel bir itibar risk analizine dönüşmesi bana son derece modern bir ikilem gibi geliyordu. Ta ki, Mandeville’in 300 yıl önce peruklu centilmenlerin düello hesaplarını anlattığı satırlarla karşılaşana kadar. O zaman fark ettim: Teknoloji ve sahne değişiyor, ama insanın temel yazılımı (gurur ve utanç) değişmiyor. Bu yazı, o değişmeyen yazılımın günlük hayatımızdaki yansımalarının bir haritası. Eğer siz de bu yorgunluğu ve tereddütü tanıyorsanız, bilin ki yalnız değilsiniz. Belki de mesele paylaşıp paylaşmamak değil, o an hangi sesi dinlediğimizin farkına varmaktır. Çünkü Mandeville’in de dediği gibi, “Gurur, dünyadaki en büyük dalkavuktur.” Ve belki onu susturabilmenin ilk adımı, onun fısıltısını tanımaktan geçer.

























Yorum Yazın