CHP’nin Cumhurbaşkanı adayı ve İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun üniversite diplomasının iptaliyle başlayan ve yargı eliyle yürütülen siyasal operasyon birinci yılını geride bıraktı.
Sıkça dile getirildiği gibi bu, AK Parti iktidarı döneminde yargı aracılığıyla muhalefete karşı gerçekleştirilen ilk siyasal operasyon değil. İktidar, farklı dönemlerde, kendi siyasal ihtiyaçlarına ve konjonktürel gerekliliklere bağlı olarak benzer operasyonlara başvurdu.
Bu operasyonların bir bölümü Uzanlar, Cinerler ve Canlar örneklerinde olduğu gibi ekonomik alana yönelikti. Ergenekon, Balyoz, KCK ve 28 Şubat davaları; 12 Eylül darbecilerinin yargılanması ile Cumhuriyet, Gezi, HDP ve Barış Akademisyenleri davaları ise siyasal alanın yeniden dizayn edilmesine dönük hamleler olarak öne çıktı. Ekrem İmamoğlu ve CHP’li belediyelere yönelik süreç de bu çerçevede değerlendirilmelidir.
Ancak mevcut süreci önceki örneklerden ayıran kritik bir fark bulunuyor. Geçmişteki operasyonlar, iktidarın önündeki engelleri bertaraf etmeye ve gücünü tahkim etmeye yönelikti. Bugün ise söz konusu olan, olası bir iktidar değişimini ve bunun beraberinde getirebileceği rejim dönüşümünü daha baştan engellemeyi hedefleyen ön alıcı bir stratejidir.
Türkiye’de 2018 sonrası inşa edilen ve “seçimli otoriterlik”, “tek adam rejimi”, “rekabetsiz otoriterlik” ya da “hukuksallaştırılmış otoriterlik” gibi farklı kavramlarla tanımlanan yapı, 2023 ve 2024 seçimlerinde ciddi biçimde sarsıldı. Özellikle 2024 yerel seçimleri, iktidarın ilk genel seçimde kaybetme ihtimalinin oldukça güçlendiğini ortaya koydu. Bu durum, rakip aktörlerin seçim dışı yollarla etkisizleştirilmesine yönelik çok katmanlı bir stratejinin devreye sokulmasına yol açtı.
CHP yönetimi, son bir yılda bu sürece karşı kendi perspektifinden önemli bir direnç sergiledi. Ancak mevcut mücadele biçimiyle iktidarın planlarını boşa çıkarmanın yeterli olup olmadığı tartışmalıdır. Çünkü temel sorun, yeni rejimin doğasının yeterince doğru kavranamamasıdır.
Yargı Süreçleri mi, Rejim Stratejisi mi?
Bugün yaşananlar, yalnızca belirli kişilere indirgenerek açıklanamaz. Mesele, doğrudan rejimin siyasal karakteridir. Buna rağmen siyasal mücadele çoğu zaman kişiselleştirilmekte; bu da ana muhalefet açısından ciddi bir zayıflık yaratmaktadır.
MHP lideri Devlet Bahçeli’nin rejime verdiği desteğin arkasındaki ideolojik zemin dahi yeterince analiz edilebilmiş değildir. Dahası, zaman zaman bu siyasi hatta yönelik beklentiye girilmesi, muhalefetin stratejik tutarsızlıklarını gözler önüne sermektedir.
Siyasal krizin kapsamının doğru tanımlanamaması, yargı süreçlerinin de sağlıklı biçimde değerlendirilmesini engellemektedir. Oysa 2018 sonrasında yargı, yalnızca “siyasallaşmış” bir kurum olmanın ötesine geçmiş; yeni rejimin kurucu unsurlarından biri hâline gelmiştir.
Adalet Bakanı’nın mal varlığına ilişkin tartışmalar hakkında yaptığı açıklama, durumu açıkça ortaya koymaktadır. Bu açıklama, rejim değişikliğinin nasıl bir nitelik taşıdığını göstermeye yeterlidir. Adalet Bakanı’nın atanması, yeni rejimin kurumsallaşmasının son aşaması olarak da değerlendirilebilir.
Adalet Bakanı’nın mal varlığına ilişkin iddiaların yargı kurumuna ve HSK’ya taşınması, “kadıyı kadıya şikâyet etmek” gibi bir durum yaratmaktadır. Bu tür usul tartışmalarıyla yargı sürecinden sonuç beklemek; oyalanmak ve zaman kaybetmekten başka bir anlam taşımamaktadır. Artık yargı eski yargı değildir. Bu durumun idrak edilmesi zorunludur.
Bu nedenle, yargı içerisinden çözüm aramak çoğu zaman “kadıyı kadıya şikâyet etmek” anlamına gelmektedir. Eski yargı düzenine göre hareket ederek sonuç almak artık mümkün değildir. Bu gerçekliğin açık biçimde kabul edilmesi gerekmektedir. Yargı kürsüsünü rejimin bütüncül değişim mücadelesinin bir mevziisi olarak kurgulamak, dönüştürmeye çalışmak bu girdaptan çıkışın bir yoludur.
CHP, 19 Mart’ta başlayan süreci ilk andan itibaren Cumhurbaşkanı adayına yönelik bir “siyasal darbe” olarak tanımladı. Ancak bu süreci yalnızca İmamoğlu ya da CHP ile sınırlı bir mesele olarak ele almak, mücadeleyi daraltmaktadır. Yapılması gereken, bu süreci geniş toplumsal kesimlerin ortak ve birleşik mücadelesinin bir parçası hâline getirmektir.
Türkiye’nin Kırılma Eşiği
Bugün Türkiye’nin karşı karşıya olduğu rejim krizinin iki temel boyutu bulunmaktadır. Bunlardan biri 19 Mart yargı süreciyse, diğeri PKK’nin silahsızlandırılması meselesidir. Bu iki alan, farklı yöntemler gerektirse de, demokratikleşme sürecinin en kritik başlıklarını oluşturmaktadır.
Otoriter rejime karşı yürütülecek mücadele ile silahsızlanma sürecinin demokratik bir çerçevede ilerlemesini sağlayacak müzakere dinamiklerinin eş zamanlı geliştirilmesi, Türkiye’nin dönüşümünü hızlandırabilir.
Ancak CHP’nin tarihsel bagajı ve mevcut politik yönelimi, böylesi kapsamlı bir dönüşüm stratejisini taşımakta zorlanmaktadır. Belediyelere yönelik operasyonlarda ortaya çıkan tanıklıklar, yargı süreçleri ve parti içi gerilimler de bu sınırlılıkları görünür kılmaktadır.
Bu nedenle CHP yönetiminin, mevcut durumu bütünlüklü bir muhasebeye tabi tutarak yeni bir yol haritası belirlemesi kaçınılmazdır. Kendini tekrar eden siyasal reflekslerden uzaklaşabildiği ve kapsamlı bir mücadele programı oluşturabildiği ölçüde, toplumun kendisine yüklediği sorumluluğu yerine getirme şansı artacaktır.
Önümüzdeki yaklaşık iki yıllık süreçte, bu doğrultuda geliştirilecek çok yönlü ve kapsayıcı bir mücadele hattı, rejim karşıtı toplumsal kesimlerle birlikte örülebilirse; iktidarın adım adım hayata geçirdiği stratejilerin toplumsal karşılık bulması zorlaşacaktır. Böylece, seçim yoluyla demokratik bir dönüşümün önü açılabilir.


























Yorum Yazın