Bir konuyu yıllarca anlatmış bir öğretmen düşünün. Tahtaya yazıyor, örnek çözüyor, tekrar ediyor ve sonunda sınıfa dönüp soruyor: “Anlaşılmayan bir yer var mı?”
Sınıf sessiz. Öğretmen içinden, “Demek ki iyi anlattım,” diye geçiriyor.
Oysa öğrencilerin bir kısmı, dersin neresinin anlaşılmadığını dahi anlamış durumda değil.
Bu sahnenin arkasında aslında herkesi etkileyen bir problem var: “bilgi laneti”!
Bilgi laneti nedir?
Bilişsel psikolojiye göre bilgi laneti, bir konuda bilgili hâle geldikten sonra, bilgisiz/acemi hâlimizi zihinde canlandırmakta zorlanmamız anlamına geliyor. Yani, bir kez bir bilgiye sahip olduğumuzda, başkalarının o bilgiye sahip olmadığını ve bu yüzden nerelerde takılabileceğini anlamamız zorlaşıyor. Böyle olunca da karşımızdakinin ön bilgisini ve kavrama düzeyini olduğundan daha yüksek tahmin ediyoruz.Anlatırken, kendi zihnimizde artık görünmez hâle gelen ara basamakları atlıyoruz. “Burası zaten biliniyordur.” diye düşündüğümüz noktalar, aslında öğrencinin tam da kaybolduğu yer olabiliyor. Bu durum, kişisel bir kusurdan çok, insan zihninin çalışma biçimiyle ilgili. Aslında neden herkesin öğretmen olamayacağını da bu durum bize çok güzel özetliyor. Bir şeyi biliyor olmak onu iyi öğretebileceğimiz anlamına gelmiyor ne yazık ki.
Masaya tıklanan şarkı ve görünmeyen uçurum
Bilgi lanetini gösteren en meşhur deneylerden biri, Stanford’da yapılmış basit ama çarpıcı bir çalışma. Deneyin mantığı şöyle; katılımcıların bir kısmına, herkesin bildiği çocuk şarkıları ve marşlar veriliyor: “Happy Birthday”, “Jingle Bells” vb. Bir grup, şarkıyı sadece ritmini masaya tıklayarak çalıyor. Diğer grup ise, bu tıklamaları dinleyerekşarkıyı tahmin etmeye çalışıyor. Deneyin kritik kısmı şu; tıklayanlardan, dinleyicilerin kaç şarkıyı doğru tahmin edebileceğini tahmin etmeleri isteniyor. Tıklayanlar, dinleyicilerin yarısına yakınının şarkıları bulacağını düşünüyorlar. Gerçekte ise tahmin oranı %2–5 civarında kalıyor. Yani, Tıklayanın kafasında şarkı zaten çalıyor. Her “tık tık tık”, ona melodiyi adeta bağırıyor. Dinleyen için ise duyulan tek şey, anlamsız bir tıkırtı dizisi. İki taraf da aynı sesleri duyuyor, ama zihinsel arka planları tamamen farklı.Bilgi laneti de tam olarak bu; uzmanın kafasındaki melodi ile aceminin duyduğu tıkırtı arasındaki görünmez uçurum. Sınıfta formüle bakan öğrenci ile o formüle yıllarını vermiş bir matematik öğretmeni arasındaki mesafe de çoğu zaman tam olarak böyle.
Bunun sebebi ne?
Bilgi lanetinin birkaç bilişsel kaynağı olduğu düşünülüyor. Bunları eğitim bağlamına uyarlarsak ilki “perspektif alma zorluğu”. İnsanın zihninin varsayılan çalışma biçimi, kendi zihnini merkez almak. Kendi bildiğimiz, gördüğümüz, önemsediğimiz şeyleri başkalarının da biliyor, görüyor, önemsiyor olduğunu varsaymaya eğilimliyiz.
Bir öğretmen için:
• “Bu kavramı zaten 7. sınıfta görmüşlerdi.”
• “Bu terimi anlamak için çok da ön bilgi gerekmiyor.” gibi düşünceler, çoğu zaman kanıta değil sezgiye dayanıyor.
Perspektif alma ise bilişsel açıdan zahmetli bir iş. “Bu konuyu hiç duymamış 15 yaşında bir öğrenci olsam nerede takılırdım?” diye sormak, zihnin doğrudan yaptığı bir işlem değil; özellikle göstermemiz gereken bir çaba.
İkinci konu yaptığımız işte otomatikleşme. Bir beceri ya da kavram, yıllar içinde otomatikleştiğinde, onu oluşturan küçük adımlar zihinde tek bir blok gibi işlem görmeye başlıyor.Deneyimli bir öğretmen, denklem çözerken aslında pek çok küçük zihinsel adım atıyor. Terimleri ayırıyor, benzerleri topluyor, işlem önceliğini gözetiyor, hata kontrolü yapıyor…Fakat bu adımların öğrencinin zihninde olmadığını düşünmüyor. Bu durumda, anlatırken şu tür cümleler ortaya çıkıyor:
• “Burada zaten şunu görüyorsunuz…”
• “Buradan sonrası rutin işlem…”
Oysa öğrenci için “rutin” olmayan tam da o aradaki kayıp basamaklar.
Üçüncü konu ise metabilişsel körlük. Metabiliş, “kendi düşünmemizi düşünme” becerisi olarak açıklanabilir. Bir problemi nasıl çözdüğümüzü, hangi adımlarda zorlandığımızı, nerede hızlandığımızı düşünebilmek. Bilgi lanetinde uzman kişi, kendi öğrenme sürecinde zorlandığı noktaları unutuyor veşu anki hâlini “doğal” kabul ediyor. “Bu zor değil, biraz dikkat ederse çözebilir.” diye düşünüyor. Bu da “Zorlandığı için değil, çalışmadığı için yapamıyor.” söylemini besleyen bir zemin oluşturuyor.
İyi bilmek, iyi öğretmeyi garanti etmiyor
Bilgi lanetinin eğitim literatüründe en çok tartışıldığı noktalardan biri, uzmanlık arttıkça acemiyi anlamanın zorlaşması. Tam bu yüzden, öğretmenlik alanında yalnızca “konu alanı bilgisi” yetmiyor. Pedagojik bilgisi içeriği öğretilebilir hâle getiriyor. Öğretmenin şu soruları sorması bekleniyor: Hangi konularda öğrenciler yanlış kavramlar geliştiriyor? Bu konuyu kazandırmak için hangi yöntemler işe yarar? Hangi sırayla, hangi örneklerle gidersek öğrencinin anlamasını kolaylaştırabilirim? Pedagoji bilgisi bize bilgininlanetini aşmanın yollarını gösteriyor.
Bilgi laneti sınıfta kendini nasıl gösteriyor?
Öğretmenler çoğu zaman şöyle düşünüyor: “Ben anlattım, anlamadılarsa dinlememişlerdir.” Oysa sorun, çoğu zaman sadece anlatım yönteminde, örnek seçiminde ya da ön bilgiyihatırlatmadan derse başlamada yatıyor. Benzer şekilde, proje, performans ödevi ya da yazılı sınavda kullanılan talimatların“çok açık” olduğuna inanılıyor; ancak öğretmen için son derece net olan yönergeler, öğrenciler tarafından farklışekillerde yorumlanabiliyor. Buna ek olarak, özellikle uzunsüredir aynı alanda çalışan öğretmenler, soyut kavramlarıfarkında olmadan günlük dilmiş gibi kullanarak aşırı soyut biranlatıma kayabiliyor; bu da öğrencinin konuyu takip etmesinizorlaştırıyor.
Öğrenci tarafında ise bambaşka bir deneyim yaşanıyor. Öncelikle, “neden anlayamadığını bile anlayamama” hissi ortaya çıkıyor; yani öğrenci, tam olarak nerede koptuğunu dahi fark edemiyor. Soruyu bile doğru formüle edemeyecek kadar yoğun bir kafa karışıklığı yaşarken, bunu çoğu zaman “aptallık” ya da “yetersizlik” olarak içselleştiriyor. Buna, “Anlamayan bir tek ben varım.” algısı da eklenince, öğrenci soru sormaktan çekiniyor, derste görünmez kalmayı tercih ediyor. Tüm bu tablo, zamanla öğrencinin o dersle ilgili kimlik algısını da şekillendiriyor: “Ben zaten matematikte iyi değilim.”, “Benim kafam fene basmıyor.” gibi genelleyici ve kendini suçlayan inançlar gelişebiliyor.
Bilgi lanetini tamamen yok edemeyiz, ama yönetebiliriz…
Araştırmalar, bilgi lanetinin tamamen ortadan kaldırılmasının zor olduğunu gösteriyor. Bunun farkında olmak da tek başına yetmeyebiliyor. Ancak bu durum hiçbir şey yapamayız anlamına da gelmiyor.
• Ön bilgiyi sistematik olarak yoklamak: Derse mini anket, kısa quiz, kavram haritası ya da beyin fırtınası ile başlamak. “Zaten biliyorlardır.” varsayımını, küçük de olsa veriye dayalı bir resme dönüştürmemize yardımcı oluyor.
• Adımları dışsallaştırmak: Problemi çözerken sadece sonucu değil, düşünme sürecini de seslendirmek; “Rutin işlem” dediğimiz şeylerin içini açmak; bir yöntemi 3–4 adıma bölüp tahtada görünür kılmak.
• Farklı yöntemler kullanmak: Aynı kavramı; günlük hayat örneği, görsel/şema, hikâye/analojiler, biçimsel tanım gibi farklı formatlarda göstermek. Bu, yalnızca öğrenmeyi desteklemekle kalmıyor, öğretmeni de “öğrencinin gözünden bakmaya” zorlayan bir işlev görüyor.
• Öğrenciden “yeniden anlatmasını” istemek: “Bunu arkadaşına nasıl anlatırsın?” “Kendine not yazsan, hangi cümleyi yazardın?” gibi görevler, hem öğrenci anlayışını açığa çıkarıyor hem de öğretmene kendi anlatımındakikör noktaları görme fırsatını sunuyor.
Bilgi suçlu değil ama masum da değil!
Etkili öğretmenlik; “ne bildiğimiz” değil, “bilmeyen birine nasıl öğrettiğimiz” ile ilgili. Her dersin başında kendimize sormamız gereken bir soru var: “Ben bu konuyu ilk kez öğreniyor olsaydım, nerede zorlanırdım?”



























Değerli öğretmenim, başlık çok çarpıcı, içerik muhteşem. Keşke her öğretmen okusa, sorgulasa. İyiki yazılarınızla rehber oluyorsunuz.
Aysel Karanuh
08-12-2025 00:18