Ankaralı olanlar bilir, Eskişehir yolu hattı üzerinde internet veya genel olarak telefon çekmez. Bu nedenle düzenli bir şekilde metro kullanan kişilerin kendine ek bir hobi edinmesi gerekir ki yolculuk daha çekilebilir hale gelebilsin.
Benim de uzun yıllardır metro yolcuğunda yapmaktan en keyif aldığım şey ya daha önceden kaydettiğim köşe yazılarını okumak veya kitap okumak fakat nispeten soft, siyasi yazılar içeren kitaplar.
Bu hususta bi süredir devamlı okuduğum birkaç isim var. Bunlardan biri de solu geleneksel anlamından çıkarıp farklı bir şekilde yorumlayan ve bir dönemin yeni sol siyasetini temsiliyetine soyunmuş ÖDP’nin bünyesinde yer almış Ufuk Uras.
Yakın zamanda yeniden basılan, ‘’Kurtuluş Savaş’ında Sol’’ isimli kitabını okudum, güzel bir çalışma olmuş fakat, özellikle de bi süredir post-modernizm çalışırken, bu kitapta Türkiye soluna dair beni de aydınlattığını düşündüğüm birtakım şeyler buldum.
Kitap ilk meşrutiyetten başlayıp Anadolu’daki sol hareketleri tahlil ediyordu. 68’lere baktığımızda kimlik hareketini de içerisine alan bir solu görmek zordur. Evet buradan Kürt Hareketi çıkmıştır, belli başlı aydınlar etrafında oluşan bir kadın hareketi de vardır fakat Batı’da ortaya çıkan ve popülerleşen akımların topraklarımıza geç gelmesinden kaynaklı, kimlik hareketini de içerisinde barındıran bir sol da ülkemizde kendini çok sonraları göstermiştir.
TİP’in özellikle Mehmet Ali Aybar’ların Doğu Mitingleri düzenlemesi aslında o dönem solunun emek-sermaye veya işçi-kapital bazlı siyasetini nispeten aştığını gösteriyor.
Bugün bile gözlemlediğim bir şey var ki o da şu: kendisini solun herhangi bi fraksiyonunda tanımlayan veya solun herhangi bi fraksiyonunu benimsediğini söyleyen insanların birçoğu konu, kadın veya LGBT+ hareketine geldiğinde, hele hele konu etnik temelli siyaset yapan hareketlere geldiğinde bi anda öfkelenmesi veya direkt olarak post-modernizmin solu zedelediğini söylemeleri.
En çok duyduğum veya karşılaştığım ifadelerden birisi de bunlar sosyalist görünümlü liberaller tabiri. Bu tabirin kullanıldığı kişiler ise daha demokratik, ezilen kimliklerin de hak savunuculuğunu yapan, aslında batıda 60’lı yıllarda ortaya çıkmış fakat ülkemizde 90-2000ler civarında siyasal ve kamusal alanda yer bulmuş bir sol. Aslında yeni sol da diyebiliriz.
Yeni sola önceden yazdığım bir yazımda uzun uzadıysa değinmiştim. Frankfurt Okulu’ndan çıkan, modernizmin kişilere dayattığı monizmi aşan, iki dünya savaşından sonra büyük hezimetlerin, psikolojik ve toplumsal kırılmaların ardından ortaya çıkan bir sol.
Şu anda yeni sol ülkemizde kendisine biraz CHP’de biraz TİP’te ve demokratik Kürt hareketinde yer buluyor yani DEM/HDP geleneğinde. Türkiye’de zaten ortodoks marksist sol hiçbir zaman parti bazında potansiyelini bulamadı, bunu derken bu sol hareketi suçlar bir noktadan asla yazmıyorum. Mustafa Suphi’lerin TKP’sinin, erken cumhuriyet dönemi Türkiye solunun ve Kürt solunun akıbeti belli maalesef.
Aslında bu yazıyı yazmaya iten sebeplerden bir tanesi de dünyada popülist sağ/aşırı sağ yükselirken (en azından bu söylem birçok kişinin diline pelesenk olmuşken) Mamdani, Rob Jetten, Hannah Spencer, Catherine Martina Ann Connolly, Cem Özdemir ve Pedro Sanchez gibilerin seçim başarısı elde etmiş veya halihazırda edebiliyor olması.
Alternatif sağ ortaya çıkmadan, popülist aşırı sağ (özellikle de AfD) bu oy oranlarını yükseltmeden önce Avrupa’daki neredeyse her ülkede siyaset iki ana aktör üzerinden dönüyordu. Muhafazakâr merkez sağ veya liberaller ve sosyal demokrat merkez sol.
Küresel ısınma, çevre sorunları, göçmen akışı, Avrupa’daki multikültürel yapı yakın vadede iktidara gelecek potansiyeli olmasa bile ki, 2021 AB Parlamentosu seçimlerinde inanılmaz bir başarı gösterdiler, aktör ortaya çıkardı: Yeşiller.
Hayatta birçok şeyin antagonizma yarattığını düşünürüm. Bu yüzden alternatif sol alternatif bir sağ da üretti. Bugün belki alternatif sağ ve yeni solun güçlü olduğu örneğini en rahat İngiltere ve Almanya’da görüyoruz.
Herakletiosçu bir şekilde baktığımızda hiçbir şey aynı kalmamakta, hayat bir akış ve değişim içerisinde. Hiçbirimiz, hiç kimse bu dünyaya da kazık çakmadı. Sistemin kendi partileri, sistemin güçlü partileri, sistem çıkmaza girmişken kan kaybedebiliyorlar. Muhafazakâr/Liberal merkez sağ ve sosyal demokrat merkez sol bu yüzden gerileyebiliyor. Burada asıl yıldızı parlayan, güçlü aktör sistemin pek de alışık olmadığı partiler olabiliyor. Aslında bu da değişimin bize bi göstergesi.
Sistem, aydınlanmadan bu yana şekillenen, euro-centric, monist ve evrenselci reflekslere sahipti. Modernizm dediğimiz şey disipliner gözetim toplumunu oluşturdu ve kitleleri bu yöntemle dize getirdi. Bunu yaparken de en önemli silahı monizmdi aslında yani kişilerin tektipleştirilmesi. Modern ulus devlette ve 80’ler sonrası neo-liberal yönetimlerde bunu rahatlıkla görebiliriz.
Demokratik ve özgür bir toplumun önündeki en büyük engel kuşkusuz modern ulus devletin bu kadar ön planda olması. Bu hususta modern ulus devlet aydınlanma aklından feyz aldığı için kendine evrensel birey modeli inşaa ediyor. Bizim ülkemizde bu evrenselleştirilmiş ve normalize edilmiş insan modeli ilk başlarda seküler, eğitimli beyaz Türk modeliydi. Daha sonraları muhafazakar-milliyetçi merkez sağ daha dominant olmaya başladıkça bu stereotip seküler, sünni beyaz Türk oldu. Şu anda ise Sünni Türk erkek diyebiliriz.
Monist reflekslerle oluşturulan bu stereotiplerin dışarısında kalan kimlikler ise öteki olarak tanımlanıyor. Dominant olanın ötekisi. Maalesef sosyolojik olarak bizim toplumumuz çokkültürlü fakat çokkültürcü olmayan bir toplum. Anadolu bir mermer değil adeta mozaik. Fakat algılayış biçimi olarak modernizmin etkisine o kadar kapılmışız ki kendimizden olmayanı hemen ötekileştiriyoruz. Mozaikten rahatsız olup mermerde diretiyoruz. Gökkuşağına kin besleyip karanlığı tercih ediyoruz. Çoğulcu, demokratik ve özgür bir geleceği tasavvur etmeyi değil içerisine battığımız bataklığı güzelliyoruz. Belki de bu yüzden bazı şeyleri aşıp soluklanmaya ihtiyacımız var.































Yorum Yazın