Gastronomi yolculuğunun başlangıç noktası olarak Atina’nın iki meydanından Monastiraki’yi alalım.
Karşımızda Bayraktaridis lokantası var ama biz derhal “turistik olan yer lezzetsizdir” fehvasına uyalım ve yanından geçip gidelim.
Bu sokak boyunca lokantalardan dışarı taşmış masalar göreceğiz ama oyalanmaya değmez -gene de buradaki yemeklerin, işte şişlerin, kızartmaların, bilumum deniz mahsulünün kötü olduğunu asla söylemiyorum.
Sokağı bitirdiğimize göre sağa dönüp Plaka’ya doğru yürümeye başlayalım.
Burada göreceğimiz ilk lokanta geniş bir alana kurulmuş olan Kitro, bir akşam indiğim Atina’daki ilk yemeğimi, gecenin ilerleyen bir saatinde bu lokantada yemiştim, klasik Yunan yemekleri, güzeldi.
Zaten bu Yunanistan’ın yemekleri tatlı hariç genelde iyidir.
Ama burada içerlek bir lokanta var, oraya bir girelim istiyorum.
Pandrosou, geleneksel Yunan mutfağını yorumlayarak bugüne taşıyan güzel bir lokanta olmasının ötesinde bizim için farklı bir yeri var çünkü bir mayıs günü, üstelik de Nihan’ın doğumgünüydü, bu lokantada evlilik teklif ettim.
Sonra baktık ki bu keyifli bir iş, dönene kadar birkaç yerde daha ben sordum o “Evet! Evet! Evet!” dedi -tabii öyle yerlere çökmeden.
Plaka’dan yukarı doğru yürüyelim, birazdan Flessa sokağının kesişimine geleceğiz, buradan o sokağa dönüp duvarlarını Savvakis’in resimlediği Stamatopoulos lokantasına girelim.
Burada akşam müzik de olur.
Yemekler güzeldir, hele uzo ya da şarap damarlarında dolaşmaya başladı mı müzik daha da güzel gelir, Zorba’nın her tıngırdayışında Anthony Quinn gibi kalkıp oynamak istersin de beceremeceğim korkusuyla sadece yerinden alkış tutarsın.
Yeniden Plaka’ya inip yürümeye devam edelim, bu kez bir küçük meydana gelecek, sağlı sollu iki lokanta göreceğiz.
Bunlar da çok turistik olduğu için ilgi alanımıza girmeyecek ama eğer bir Paskalya günü gelirseniz, tam da burada kokoreç çevrilir, işte o çok lezzetlidir.
Balkanların kokoreci bizimkine benzemez, çünkü bizimki gibi uykuluk ya da yağa değil, ciğerli sakatatlı bir karışıma sarılır ki ağır bir yemek olur.
Gene burada, sokağın hemen içinde, bir uzo bar vardır.
Bir kere gitmeli, şöyle bir-iki tek atmalı ama bu görevi yerine getirdikten sonra müdavimi olunacak bir yer değildir.
Şimdi tekrar gerisin geriye dönelim ve Plaka’ya doğru sağ yerine aynı noktadan sola sapalım.
Mitropoleos sokağına geldik.
İlk göreceğimiz yer Metropolitan katedrali, gideceğimiz lokantaysa karşısında.
Atina’nın en güzel lokantalarından biri olan Cherchez la Femme’in mezeleri de, etli yemekleri de, hatta salataları da şahanedir.
Bu lezzetli bir sokak çünkü biraz sonra solda Athinaikon var.
Athinaikon, 1932’den beri hizmet veren ama eski olmayan, hem menüsünü hem dekorunu sürekli yenileyen özellikle akşam yemekleri için ideal bir lokanta.
Athinaikon’un hemen karşısında benim sevdiğim lokantalardan biri olan Ergon yer alıyor.
Bu Ergon’a ben çok sık giderim, menüdeki hemen her şeyden yemişimdir.
Burası da geleneksel mutfağı modernize eden çok iyi bir lokanta.
Peynirli-biberli ezmeleri, isli sardalya, humus, yaprak sarması, ara sıcakları, ciğer, et ya da ahtapotlu makarna gibi anayemekleri hepsi şahanedir.
Ergon’da bir tek baharatlı tonbalığı lakerdasını sevmediğimi hatırlıyorum ama bu onun kötü veya lezzetsiz olduğunu değil, benim damak tadımla uyuşmadığını gösteriyor sadece.
Ayrıca, burada Plomari falan değil, Ergon’un kendi uzosu içilir.
Bu yol bizi Syntagma meydanına çıkaracak.
.jpeg)
Hazır çıkmışken oradaki bir esnaf lokantasından da söz edeyim.
Bu yerel lokantaları keşfedebilmek için sağlam referans gerekir, biri sizi alıp götürür de öyle öğrenirsiniz.
Beni buraya evvela George Rorris getirmişti, sonra kendim de gittim.
Voulis’teki Evgenia’da musakka ve dolma yediğimi hatırlıyorum.
Bir başka esnaf lokantasıysa buraya beş dakika uzaklıkta.
Lekka sokağındaki To Triantafyllo tis Nostimias’ta her şey güzel de sardalya kuşu ile midyeli pilav adeta birer başyapıttı.
Ben bu sardalyayı çok severim, o yüzden iyi sardalya yapan yerleri de çok severim.
Burası da onlardan, ama patlıcanı, kabağı falan da çok güzel.
Yemek faslını bitirmeden Monastiraki’ye çok yakın olan bir hamburgerci -Pax Burger- ile karşısındaki dönerciyi de söyleyeyim.
Hamburger dünyanın hiçbir yerinde heyecan uyandıracak bir yemek değildir bence, Atina’da hele hiç değildir, ama burada yediğim keçi peynirli ve trüflü hamburger hayli güzeldi.
Ben döneri sade ve tabakta yemeyi tercih ederim, soslar, salatalar işin içine girdi mi dönerden soğurum.
Alman döneri gibi Yunan döneri de -gyros- benlik bir şey değildir.
Gündelik hayatında hiç döner yemeyen Nihan burada yediği ilk ve tek gyros’u beğenmişti.
Gelelim, Atina’nın cafelerine.
Genel kural, Atina’da cafe ya da bistro aşağıda değil yukarıda olur.
Yani bir binanın terasına çıkacak ve Akropol’e karşı sabahsa kahvenizi, akşamüstüyse içkinizi yudumlayacaksınız.
Bunların tabii en muhteşemi bir başka yazıda anlattığım Grande Bretagne’nin terasıdır.
Ermou sokağındaki Ermou18 ile Monastiraki’deki 360 ve Hyper yine güzeldir.
To Triantafyllo tis Nostimias lokantasının yanında Bartesera adında hoş bir bar var.
Ama galiba Atina’daki barların en iyisi kokteylleriyle meşhur olan The Clumsies -Praxitelous sokağında.
Ben kokteyl sevmem; daha doğrusu başladım mı bardak bardak içmek isterim ki bu da iyi bir yere varmaz, o yüzden genellikle hiç başlamamayı tercih ederim.
Ama burada güzel bir bardak kokteylle yetindiğimi hatırlıyorum.
Atina bir gastronomi başkenti olmayabilir ama insanı mutlu ettiği şüphesiz.
































Yorum Yazın