Ekrem İmamoğlu’nun cezaevinden Cansu Çamlıbel’e gönderdiği uzun söyleşiyi okurken insanın aklına ilk gelen şey bir siyasetçinin savunması değil, bir devlet adamının muhasebesi oluyor. Röportajın satır aralarında öfke yok, ajitasyon yok, slogan yok. Onun yerine dış politika, güvenlik mimarisi, iç barış, hukukun üstünlüğü ve uluslararası sistemin kırılganlığı var. Hapiste olan bir cumhurbaşkanı adayından değil, iktidara hazırlanan ve hatta iliklerine kadar hazır olduğunu hissettiğimiz bir liderden beklenen bir dil bu.
Bu metni okurken Yunan mitolojisindeki Oidipus’u hatırlamamak zor. Oidipus’un trajedisi kaderini bilmemesi değil, ondan kaçmaya çalışmasıydı. Kehanetle yüzleşmek yerine kaçtıkça, onu adım adım gerçekleştirdi. Gerçek bastırıldığında yok olmaz; sadece daha yıkıcı biçimde geri döner. Bugün Türkiye’de yaşananları anlamak için bundan daha uygun bir metafor bulmak zor.
İmamoğlu’nun söyleşisinde tekrar tekrar vurguladığı bir şey var: Seçimin meşruiyeti. “Ekrem İmamoğlu’nun özgürce yarışamadığı bir seçim Cumhurbaşkanı’nın meşruiyetinin bittiği bir seçim olur” derken aslında bir şeyi eklemeyi unutmuş. Bu meşruiyet tüm muhalefetin hatta Türk siyasetinin meşruiyet kaybı demek. Ekrem İmamoğlu sadece kendi durumunu anlatmıyor; devletin temel dayanağını tarif ediyor. Çünkü bir ülkede iktidarın kaynağı sandıktır. Sandık, halkın iradesinin görünür olduğu yerdir. O irade engellendiğinde, iktidar korkuya dayanır; rızaya değil.
Tam da burada Max Weber’in uyarısı yankılanır:
“Bir yönetimin ayakta kalabilmesi, zor kullanma kapasitesinden çok, yönetilenler tarafından meşru görülmesine bağlıdır.”
Bir cumhurbaşkanı adayını cezaevinde tutarak yapılan bir seçim, hukuken düzenlenmiş olabilir; ama siyasal olarak meşru değildir. Çünkü halkın önüne gerçek bir tercih konmamıştır. Sandık vardır ama irade sakatlanmıştır. Rakibini sandıkta yenemeyeceğini hisseden bir iktidar, kaderini mahkeme salonlarında yazmaya çalışmaktadır.
Tam da bu noktada, bugün Türkiye’de organik bir şekilde oluşan Ekrem İmamoğlu mitosundan söz etmek gerekiyor. Her büyük siyasal kırılma anında toplumlar yalnız lider değil, bir simge üretir. Bu simge, bir kişiyi aşar; onun üzerinden adalet, sandık ve değişim arzusunu temsil eder. İmamoğlu bugün tam olarak böyle bir figüre dönüşmüş durumda. Onu cezaevine koymak bu miti yıkmaz, tersine pekiştirir. Çünkü mitler baskıyla değil, inançla yaşar. Bir kişiyi susturmaya çalıştıkça, temsil ettiği şey büyür. Ve bu mit kırılmaya çalışıldıkça, kırılan aslında iktidarın kendi meşruiyetidir.
Söyleşinin belki de en çarpıcı bölümlerinden biri, Erdoğan’la kendisi arasındaki benzerliklere dair verdiği cevaptı. Karadenizli olmak, ticaretten gelmek, halkla doğrudan ilişki kurmak gibi yüzeysel ortaklıkları inkâr etmiyor; ama asıl meselenin bu olmadığını söylüyor. “Bir tahammül edememe varsa, bunun nedeni benzerlikler değil, farklılıkların halk tarafından görülmesidir” derken, meselenin kişisel rekabet değil, iki farklı yönetim anlayışı arasındaki çatışma olduğunu işaret ediyor. Biri kutuplaşmadan, ötekileştirmeden ve yargıyı siyasal bir sopa olarak kullanmaktan beslenen bir iktidar dili; diğeri ise çoğulculuğu, hukuku ve eşit yurttaşlığı merkezine alan bir devlet aklı. Bu karşıtlık, bugün yaşadığımız meşruiyet krizinin de özünü oluşturuyor.
Bu bakış açısı özellikle dış politika ve güvenlik bölümlerinde daha da belirginleşiyor. İmamoğlu, Türkiye’nin en büyük tehdidinin yalnızca terör örgütleri olmadığını, asıl riskin Suriye’de merkezi otoritenin çökmesi olduğunu söylüyor. Bu, hamasi değil, stratejik bir tespit. İsrail’le olası bir çatışmayı sloganlarla değil, yanlış hesaplama, istihbarat ve kriz yönetimi çerçevesinde ele alması da aynı devlet aklının ürünü. NATO ve transatlantik bağları “itaat” değil, “güvenilir ortaklık” üzerinden tarif etmesi; Avrupa Birliği’ni bir kimlik kulübü değil, hukukun ve ekonomik öngörülebilirliğin çıpası olarak görmesi, bu metni sıradan bir muhalefet metni olmaktan çıkarıyor.
Tam da bu yüzden bu söyleşi bir röportajdan çok, bir iktidar programının önsözü gibi okunuyor.
Oidipus benzetmesi burada daha da anlam kazanıyor. Sandıktan çıkabilecek bir ihtimalden korkan iktidar, o ihtimali yargı yoluyla bastırmaya çalışıyor. Ama tıpkı Oidipus gibi, kaçtığı şeyin peşinden gittiğini fark etmiyor. Bir cumhurbaşkanı adayını cezaevine koymak seçimi kurtarmaz; onu sakatlar. Meşruiyet üretmez; meşruiyet tüketir.
İmamoğlu’nun röportajındaki iç barış ve eşit yurttaşlık vurgusu da bu çerçeveye oturuyor. Kürt meselesini yalnızca güvenlik değil, demokrasi meselesi olarak ele alması; “herkesin dilinden, kültüründen ve inancından eşit yurttaşlığı hissedeceği bir süreç” vurgusu, güvenliği hukukla ve toplumsal bağlarla birlikte düşünen bir devlet anlayışına işaret ediyor.
Türkiye bugün zor bir coğrafyada, zor bir dünyada ayakta kalmaya çalışıyor. Böyle bir ortamda içeride hukuku, kurumları ve sandığı zayıflatan her adım, dışarıdaki tehditleri büyütür. İmamoğlu’nun cezaevinden yazdığı her kelimenin asıl kıymeti burada yatıyor: İçeride demokrasi ile dışarıda güvenliği birbirine bağlayan nadir siyasetçilerden biri gibi konuşuyor.
Oidipus gerçeği bastırdıkça felakete sürüklendi. Türkiye de benzer bir yol ayrımında. Sandıktan kaçan bir iktidar, kendi meşruiyet krizini büyütür. Oysa İmamoğlu’nun metni bize başka bir ihtimali gösteriyor: Gerçekle yüzleşen, kurumsal, öngörülebilir ve demokratik bir devlet ihtimalini.
Çünkü bugün karmaşık olayların yaşandığı günümüz Türkiye’sinde yalnızca bir siyasetçi değil, bir Ekrem İmamoğlu mitosu doğdu. Onu hapsetmek bu gerçeği yok etmez; büyütür. Ve bu mit kırılmaya çalışıldıkça, kırılan şey bir kişinin değil, iktidarın kendi meşruiyetidir.

























Yorum Yazın