Özet
Bu yazı, Erdoğan Özmen’i yalnızca kaybedilmiş bir dost olarak değil, Türkiye’de nadir rastlanan bir psiko-politik düşünür olarak da anmayı amaçlıyor. Özmen’in külliyatı beş ana eksen üzerinden haritalandırılıyor: 1) psikanalizi uyumcu bir teknik olmaktan çıkarıp eleştirel bir özne kuramı olarak savunması; 2) kayıp, melankoli ve travmayı kurucu deneyimler olarak düşünmesi; 3) politik kötülüğün utanç, haset, sadizm ve öldürme zevki gibi duygulanımsal boyutlarını çözümlemesi; 4) solu içeriden, vicdan, kibir ve melankoli ekseninde eleştirmesi; 5) anne, baba, arzu ve özneleşme meselelerini kamusal düşüncenin parçası haline getirmesi. Yazı, Özmen’in Marksizm ile psikanaliz arasındaki tekinsiz ama verimli arazide, indirgemeciliğe düşmeden, kavramsal titizlik ve etik sahicilikle yürüdüğünü savunuyor. Sonuçta Özmen’in düşünsel mirası, eksiklik, bağ ve vicdan kavramları etrafında özetleniyor; onun sessiz ama derin etkisinin genç kuşaklara da yol açabileceği belirtiliyor.
xxx
Ülkemizin en özgün psikiyatrist-yazarlarından biri olan Erdoğan Özmen’i 20 Mart 2026 tarihinde çok zamansız bir şekilde yitirdik. Bir önceki anma yazımda birçok hayat alanında kardeşlik-yoldaşlık yaptığım Erdoğan’ı daha çok kişisel ve politik açılardan anlatmaya çalışmıştım. Ancak onu layığıyla anmak için kuşkusuz yazar olarak katkılarından da bahsetmek gerekiyor. Bu yazı o kısımla ilgili.
Erdoğan Özmen geride yaklaşık 400 makale bıraktı. Sadece Birikim’de 336 makalesi yayınlanmış. Bu makalelerin önemli bir kısmını 6 kitapta bir araya getirmişti (tam liste en sonda). Bu anma yazısında çok kapsamlı bir analiz yapmam tabii ki mümkün değil, ama bu külliyatla daha önce pek teması olmasa da ilgilenme potansiyeli olabilecek okuyucu için mütevazı bir haritalandırma yapmayı, dolayısıyla bir miktar merak uyandırmayı umuyorum.
Benim için Erdoğan’ı anmak, yalnızca bir can dostu hatırlamak değil, aynı zamanda onun düşünsel katkısını, Türkiye’de pek sık rastlanmayan bir psiko-politik duyarlılığı da hakkıyla kavramaya çalışmak demek. Çünkü Erdoğan’ın yazıları, psikanalizi klinik odanın dar sınırlarından çıkarıp toplumsal, siyasal ve kültürel alana taşıyan, ama bunu yaparken de psikanalizi popüler laflara indirmeyen, kavramsal ciddiyetini koruyan bir düşünce çabasının ürünüdür.
Kuşkusuz farklı değerlendirmeler/sınıflandırmalar yapılabilir, ama kendi psiko-politik duyarlılıklarım çerçevesinden baktığımda Erdoğan’ın düşünsel katkılarını beş ana eksende toplama eğilimindeyim: 1) psikanalizi uyumcu bir teknik olmaktan çıkarıp eleştirel bir özne kuramı olarak savunması; 2) kayıp, melankoli ve travmayı kurucu deneyimler olarak düşünmesi; 3) politik kötülüğün duygulanımsal ekonomisini çözümlemeye çalışması; 4) solu içeriden, vicdan ve melankoli ekseninde eleştirmesi; 5) anne, baba, arzu ve özneleşme meselelerini kamusal düşüncenin parçası haline getirmesidir. Şimdi bunlara sırayla ve kısaca değinelim.
Psikanalizi uyum tekniği değil, eleştirel bir özne kuramı olarak savunması
Erdoğan Özmen’in düşünsel katkısının belki de en temel ekseni burada başlar. Türkiye’de psikiyatri ve psikoloji alanlarının geniş bir kesimi uzun zamandır iki baskın eğilim arasında salınır: Bir yanda ruhsal hayatı tanısal sınıflandırmalar ve biyolojik indirgemecilik içinde ele alan teknik bir akıl, öte yanda bireyi mevcut toplumsal normlara daha “iyi işleyen” biçimde uyarlamayı örtük hedef haline getiren uyumcu (konformist) bir klinik anlayış. Erdoğan, yazılarının daha erken dönemlerinden itibaren bu iki eğilime de mesafe koyar. İnsan Uyumsuz Varlıktır başlıklı yazısı, bu bakımdan bir çıkış noktası, hatta küçük bir manifesto gibi okunabilir. Orada, açıkça Lacan’a yaslanarak Freudçu keşfin merkezine, uyumlu ve yekpare bir birey değil, çatışmalı, bölünmüş, eksik ve kendiyle tam anlamıyla uzlaşamayan bir özne yerleştirir (Özmen, 2013a). Psikanalizi, insanı toplumsal düzene daha iyi eklemlemenin aracı olarak değil, insanın kendi içindeki ve dünyayla ilişkisindeki yarılmayı ciddiye alan eleştirel bir düşünme pratiği olarak kavrar.
Bu vurgu teorik olduğu kadar politik ve etik bir vurgudur. Çünkü “uyum”un çoğu zaman nötr bir ruh sağlığı ölçütü gibi sunulduğu yerde, aslında sessizce normatifliğin, olgunluğun, makbullüğün ve toplumsal razı oluşun dili konuşulur. Erdoğan’ın itirazı tam da buna yöneliktir. Freud’un açtığı alanın Amerikan ego psikolojisi eliyle egoyu güçlendirmeye, bireyi düzene eklemlemeye ve çatışmayı yönetilebilir kılmaya yarayan bir psikoteknolojiye indirgenmesine karşı çıkar (Özmen, 2013a). Bu nedenle onun gözünde psikanaliz, ruhsal hayatı yatıştıran bir araç değil, rahatsız edici bir hakikat alanıdır. İnsan niçin kendi arzusuna yabancıdır, neden eksiklikten kaçamaz, neden kendi iyiliğine olmayan şeylere yönelir, neden semptomundan vazgeçmekte zorlanır? Erdoğan’ın psikanalize sadakati tam da bu zor sorulara sadakattir. Bu yüzden uyumsuzluğu ve çatışmayı patoloji olarak değil, öznenin kurucu hakikatinin belirtileri olarak düşünür.
Bu çizgi daha sonra Psikanaliz Nedir? Ne Değildir? Psikanaliz, Psikiyatri ve Felsefe dizilerinde daha sistematik ve polemikçi bir açıklığa kavuşur. Erdoğan bu yazılarda bir yandan psikanalizi spekülatif bir kültür gevezeliğine indirgeyen yüzeysel yorumlara, öte yandan onu deneysel psikolojinin ya da biyolojik psikiyatrinin tali bir eki gibi gören indirgemeci yaklaşımlara itiraz eder (Özmen, 2023d, 2023e, 2023f, 2024a). Özellikle “teorisiz klinik” özlemini hedef alırken çok önemli bir şey söyler: teori tasfiye edildiğinde ortaya nötr bir alan çıkmaz; o boşluk, klinisyenin farkında olmadığı normatif varsayımlarla dolar. Böylece ruhsal ıstırap, kolayca toplumsal uyum sorunu; ilişki zorluğu, karakter kusuru; semptom ise teknik olarak giderilmesi gereken bir işlev bozukluğu gibi okunmaya başlar. Erdoğan’ın kuramsızlığa bu kadar mesafeli oluşu, akademik bir titizlikten ibaret değildir. Bu, aynı zamanda insanı basitleştiren ve onu yönetilebilir hâle getiren tüm söylemlere karşı bir etik dirençtir.
Bu yüzden Erdoğan’ın makalelerinde psikanaliz hiçbir zaman gündelik hayata serpiştirilmiş birkaç çekici kavramdan ibaret değildir. Bir düşünme disiplini, bir epistemolojik talep ve her şeyden önce bir insan anlayışıdır. Psikanalizin Serüveni ve Çağrısı ile daha sonra Freud ve Lacan başlıklarının kendileri bile onun uzun erimli yönelişini özetler: bilinçdışı, dürtü, rüya, Oidipus, narsisizm, arzu ve zevk gibi kavramlar onun için ne sadece klinik teknik terimlerdir ne de akademik süs (Özmen, 2003, 2025a). Bunlar insan olmanın kırılgan, karanlık, çelişkili ve çoğu zaman kendine opak yapısını kavramanın araçlarıdır. Erdoğan’ın özgünlüğü de burada yatar: psikanalizi ne bir cemaat sadakatine ne de popüler bir dil oyununa indirger. Onun için psikanalizi savunmak, insanı basitleştiren her türlü indirgemeciliğe karşı karmaşıklığı, çatışmayı ve öz-düşünümselliği savunmaktır. Türkiye’de bu tavrı hem kavramsal ciddiyetle hem de kamusal yazı dili içinde bu kadar ısrarla sürdürebilmiş yazar sayısı gerçekten çok azdır.
Kayıp, melankoli ve travmayı kurucu deneyimler olarak düşünmesi
Erdoğan Özmen’in düşünsel katkısının ikinci büyük ekseni, kayıp, melankoli ve travma etrafında şekillenir. Ama burada söz konusu olan şey, melankoliyi klinik bir belirti kümesi olarak tarif etmekten çok daha fazlasıdır. Erdoğan için melankoli, yalnızca çökkünlük, yasın patolojik biçimi ya da nesne kaybına verilen aşırı bir tepki değildir; daha derinde, öznenin eksiklikle, yitirmişlikle ve vazgeçemeyişle kurduğu temel ilişkinin adıdır. İnsan Varlığının Temel Kurucu Zemini Olarak Melankoli ve Özdeşleşme başlıklı yazısında yaptığı müdahale tam da budur: melankoliyi istisnai bir bozukluk olmaktan çıkarıp insan varoluşunun kurucu gerilimlerinden biri olarak düşünmek (Özmen, 2013b). Burada insan başlangıçta tam, huzurlu, kendiyle barışık ve sonradan yaralanmış bir varlık olarak değil; daha baştan eksik, ayrılmış, yitimle damgalanmış ve bağlarını da bu eksiklik içinden kurmak zorunda olan bir özne olarak kavranır.
Bu yaklaşım Erdoğan’ın yazılarında hem psikanalitik hem de antropolojik bir derinlik kazanır. Kayıp, yalnızca dışarıda bırakılmış ya da sonradan yitirilmiş bir nesneye ilişkin değildir; benliğin kuruluşunu mümkün kılan, ama aynı zamanda onu kırılgan kılan bir temel deneyimdir. İnsan, Erdoğan’da, biraz da vazgeçemedikleriyle kurulur. Bu nedenle melankoli onun yazılarında ne romantize edilir ne de medikalize edilir. Romantize edilmez; çünkü acı, kayıp ve eksiklik yüceltilmez. Medikalize de edilmez; çünkü bunlar yalnızca tedavi edilmesi gereken bireysel ruhsal sorunlar olarak ele alınmaz. Vazgeçemediklerinin Toplamıdır İnsan kitabı tam da bu nedenle Erdoğan’ın külliyatında merkezi bir yerde durur. Kitabın alt başlığındaki “yas, melankoli, depresyon” üçlüsü, bireysel ruhsallık ile toplumsal varoluş arasındaki geçişleri birlikte düşünme çabasının kısa bir özeti gibidir (Özmen, 2017). Erdoğan burada kaybı yalnız sevilen nesnenin kaybı olarak değil, bazen adalet duygusunun, bazen ortaklık imkânının, bazen de tarihsel anlam ufkunun kaybı olarak ele alır. Bu yüzden onun melankoli düşüncesi, kliniğin sınırlarını aşarak siyasal ve kültürel bir eleştiri imkânına dönüşür.
Erdoğan’ın bu hattını özellikle değerli kılan şey, kaybı ve travmayı çağımızın kolay tüketilen mağduriyet söylemine teslim etmemesidir. Bugün travma, bir yandan acıyı görünür kılmaya yararken, bir yandan da onu yöneten, paketleyen, uzman bilgisiyle çerçeveleyen ve çoğu zaman siyasal bağlamından koparan bir dile dönüşebiliyor. Erdoğan’ın Deprem ve Travma: Ya Politika Ya Psikoloji başlıklı yazısı tam bu noktada keskin bir müdahaledir. Orada travmanın yalnızca bireysel ruhsal etkiler üzerinden konuşulmasına itiraz eder; psikiyatri ve psikolojinin, farkında olmadan da olsa, toplumsal felaketi psikolojikleştirip depolitize etme riskine dikkat çeker (Özmen, 2023a). Söylediği şey özünde şudur: Eğer felaketi yalnızca insanların ruhsal yaraları üzerinden ele alırsanız, o yaraları üreten toplumsal, kurumsal ve siyasal düzenekleri görünmez hâle getirirsiniz. Böylece travma tanınmış olur, ama travmanın koşulları sorgulanmaz. Erdoğan’ın burada yaptığı müdahale, travmanın inkârı değil; tam tersine, travmayı tarih, kurumlar ve iktidar ilişkileri içine yeniden yerleştirmektir.
Bu yüzden kayıp, melankoli ve travma Erdoğan’da öznenin iç dünyasına kapanan meseleler değildir; hem ruhsal hem de toplumsal dünyaya açılan yarıklardır. Onun yazılarında melankoli, yalnızca bireyin içe çöken acısı değil; bazen bir kuşağın yenilgileriyle, bazen bir toplumun yüzleşemediği kayıplarla, bazen de solun kendi tarihini işleme güçlüğüyle ilişkilidir. Travma da yalnızca ruhsal iz bırakmış bir olay değil; kurumları, ideolojileri ve kolektif savunmaları açığa çıkaran bir siyasal semptomdur. Erdoğan’ın özgünlüğü burada belirginleşir: kaybı ne özel alana hapseder ne de siyasetin kaba diline teslim eder. Onu, insanın hem ruhsal hem de tarihsel olarak nasıl kurulduğunu anlamanın anahtarlarından biri haline getirir. Bu da onun psiko-politik yazarlığının en güçlü damarlarından biridir.
Politik kötülüğün duygulanımsal ekonomisini çözümlemesi
Erdoğan Özmen’in teorik özgünlüğünün en çarpıcı boyutlarından biri, politik alanı yalnızca ideoloji, çıkar, kimlik ya da kurumlar düzleminde değil, aynı zamanda bir duygulanımsal ekonomi olarak da düşünmesidir. Genelleşmiş Sapıklık, İğrençlik Üstüne, Utanç Kaybı ve Sapkınlık dizisi, Öldürme Zevki ve “Cevher”: Haset Uygarlığı birlikte okunduğunda, onun modern politik kötülüğü açıklamak için alışıldık siyasal analiz dilinin ötesine geçtiği açıkça görülür (Özmen, 2014, 2015, 2022a, 2024e, 2024f, 2025b). Erdoğan burada politik olanın aynı zamanda bir duygulanım rejimi olduğunu söyler gibidir: utanç, haset, iğrençlik, sadizm, mimetik (taklitçi) rekabet, aşağılama hazzı ve nihayet öldürme zevki, politik alanın dışsal süsleri değil, bizzat işleyiş biçiminin parçalarıdır. Erdoğan, kötülüğü ne münferit “kötü insanlar” meselesine indirger ne de yalnız yapısal ve kurumsal bir mekanizma olarak soğuklaştırır. Onun yaptığı, kötülüğün toplumsal dolaşıma nasıl girdiğini, nasıl sıradanlaştığını ve nasıl haz üretir hale geldiğini anlamaya çalışmaktır.
Bu yaklaşımın en güçlü uğraklarından biri Utanç Kaybı ve Sapkınlık dizisidir. Burada Erdoğan, bugünün kamusal hayatını anlamak için son derece açıklayıcı bir eşik kavramı önerir: utanç kaybı. Utanç onda yalnız bireysel bir duygu değildir; insanın kendi taşkınlığına sınır çekmesini, başkasının varlığını tanımasını ve kendine dışarıdan bakabilmesini mümkün kılan ruhsal bir eşiktir (Özmen, 2022a). Bu eşik aşındığında, kamusal dil kabalaşır, sadizm olağanlaşır, zulüm gösteriye dönüşür ve insan başkasının yaralanabilirliğine karşı giderek daha kayıtsız hale gelir. Erdoğan’ın “sapkınlık” derken kastettiği de tam budur: normdan sapmış münferit bireyler değil, sapkınlığın bizzat toplumsal norm haline gelmesi. Bu nedenle onun yazıları Türkiye’de (ve dünyada) son yıllarda artarak gördüğümüz utanmazlaşma, hoyratlaşma, kötülüğün seyirlikleşmesi ve başkasının acısına duyarsızlaşma süreçlerini anlamak için hâlâ son derece güçlü bir çerçeve sunuyor. Erdoğan’ın burada yaptığı şey ahlâkçılık değildir; ahlâkçılık, davranışı bireysel kusura indirger. O ise bir çağın ruhunu, bir siyasal iklimi ve o iklimin ruhsal altyapısını kavramaya çalışır.
Öldürme Zevki ile “Cevher”: Haset Uygarlığı bu hattı daha da derinleştirir. Öldürme Zevki’nde, neoliberal çağın “toplum diye bir şey yoktur” şiarını ete kemiğe büründüren yıkıcılığı ele alırken, büyük tarihsel kırılmalarla ruhsal sadizm arasındaki bağı kurar (Özmen, 2024e). Burada önemli olan, öldürmenin yalnızca araçsal, stratejik ya da ideolojik bir eylem olarak değil, kimi durumlarda açıkça bir haz ekonomisi içinde de işlediğini göstermesidir. Erdoğan’ın bu saptaması önemlidir; çünkü politik şiddeti yalnızca düşünce ya da inanç üzerinden açıklamak, çoğu zaman ona eşlik eden libidinal yatırımı görmeyi engeller. “Cevher”: Haset Uygarlığında ise bu kez kapitalist tüketim ve rekabet kültürünün merkezindeki haset duygusuna yönelir. Mimetik arzu, sürekli kıyas, sürekli eksik hissetme ve ötekini alt etme itkisi, onda bireysel psikolojinin konusu olduğu kadar çağdaş toplumun da temel dinamikleridir (Özmen, 2025b). Erdoğan burada hasedi yalnızca bir karakter sorunu ya da ahlâk zaafı olarak düşünmez; toplumsal bağların çözülmesi, rekabetin genelleşmesi ve başkasının varlığına tahammülsüzlüğün kültürel bir norm haline gelmesiyle birlikte ele alır.
Erdoğan’ın bu eksendeki özgünlüğü, politik kötülüğü çözümlemeye çalışırken ne psikolojik indirgemeciliğe ne de kaba siyasal determinizme düşmesidir. O, ne “her şey çocuklukta olur” türünden kolaycı bir ruhsallaştırma yapar ne de duygulanımları önemsizleştiren mekanik bir siyasal açıklamaya razı olur. Daha incelikli ve daha zor bir yol seçer: kötülüğün, belirli tarihsel ve kurumsal koşullar içinde, belirli duygulanım örüntülerine yaslanarak yaygınlaştığını göstermeye çalışır. Bu yüzden Erdoğan’ın bu yazıları yalnızca güncel siyaseti açıklayan denemeler değildir; aynı zamanda şiddet, aşağılanma, haset, utanmazlık ve sadizmin modern toplumsallık içinde nasıl dolaşıma girdiğine dair güçlü psiko-politik analizlerdir. Türkiye’de bu hattı bu kadar ısrarla, bu kadar kavramsal dikkatle ve aynı zamanda edebî yoğunlukla sürdürebilmiş yazar sayısı çok azdır.
Solu içeriden, vicdan ve melankoli ekseninde eleştirmesi
Erdoğan Özmen’in dördüncü büyük katkısı, bence, solu içeriden eleştirme biçimidir. Bu katkının kıymeti, yalnızca “solun sorunları”na işaret etmesinde değil, bunu yaparken ne dışarıdan bakan bir soğuklukla ne de içe kapanık bir hırçınlıkla konuşmasındadır. Sol üzerine dizisi, Sol Siyaset Vicdan Siyasetidir, Seçimlerden Sonra (1): İnsan Kendi Felaketini Niçin Arzular?, Sol kibir üzerine ve Kendine Eziyet Etme Biçimi Olarak Solculuk birlikte okunduğunda, karşımıza ne sol düşmanı bir ses çıkar ne de kendi mahallesini pohpohlayan bir iç güzelleme (Özmen, 2022b, 2023b, 2023c, 2024d, 2025c). Erdoğan’ın derdi, solu savunmak kadar onun duygulanımsal yapısını, ruhsal tıkanmalarını ve kendine zarar veren örüntülerini de anlamaya çalışmaktır. Türkiye’de sola dair eleştiri çoğu zaman ya suçlayıcı bir dış sesin eline düşer ya da her başarısızlığı dış koşullara havale eden savunmacı bir söyleme sıkışır. Erdoğan bu iki yola da sapmaz. Onun yaptığı şey, solu terk etmeden solun iç dünyasına bakmaktır.
Bu yüzden “vicdan” kavramı Erdoğan’da çok özel bir ağırlık taşır. Sol Siyaset Vicdan Siyasetidir başlığı bile onun bu alandaki temel yönelimini özetler: sol, sadece çıkarların, programların, örgütlerin ve sloganların değil, aynı zamanda başkasının acısına açıklığın, haksızlığa tahammülsüzlüğün ve insanlık fikrine sadakatin siyasetidir (Özmen, 2023f). Ama Erdoğan’ın vicdan kavrayışı kolay bir ahlâkçılığa dönüşmez. Vicdan, onda bir erdem gösterisi değil; insanın kendisini de sorguya katabilme kapasitesidir. Başkasının acısına açıklık kadar, kendi kör noktalarını fark edebilme cesaretidir. Bu nedenle onun sol tahayyülü, kendisini hakikatin doğal sahibi sayan bir özne tahayyülü değildir. Tam tersine, kendi narsisistik kapanmalarını tanımaya ve bunlarla yüzleşmeye açık bir politik etik arayışıdır. Erdoğan’ın bu noktadaki özgünlüğü, solun yalnızca neyi savunduğuna değil, bunu nasıl bir ruh haliyle savunduğuna da bakmasıdır.
Bu bakımdan Sol kibir üzerine ile Kendine Eziyet Etme Biçimi Olarak Solculuk özellikle önemlidir. Erdoğan bu yazılarda solu yalnızca programatik ya da örgütsel düzeyde eleştirmez; daha derindeki karakterolojik ve duygulanımsal örüntülere de dikkat çeker. Solun kibri, yalnızca fazla sert dil kullanmak ya da başkalarını küçümsemek değildir; kendini hakikatin doğal sahibi sanan, eleştiriyi kolayca ihanet gibi algılayan, kendi acısını ve mağduriyetini ayrıcalıklı bir konuma dönüştürebilen bir ruh hâlidir (Özmen, 2024d). Bu kibir, çoğu zaman dışarıdan bakıldığında etik kararlılık gibi görünebilir; ama içeriden bakıldığında bağ kurmayı, dinlemeyi ve dönüştürücü siyaset üretmeyi zorlaştıran narsisistik bir kapanma yaratır. Erdoğan’ın bunu teşhis etme biçimi çok kıymetlidir; çünkü burada mesele “solcular da kibirli olabilir” gibi sıradan bir gözlem değildir. Mesele, haklılık duygusunun nasıl olup da zaman zaman ilişkisizleşmeye, yalnızlaşmaya ve kendi doğruluğuna hapsolmaya dönüşebildiğini göstermektir.
Kendine Eziyet Etme Biçimi Olarak Solculuk ise bu eleştirinin daha karanlık ve daha derin yönünü açığa çıkarır. Erdoğan burada tarihsel yenilgiler, sürekli bastırılma, marjinalleşme ve tekrar eden başarısızlık deneyimlerinin solda nasıl bir melankolik sabitlenme yaratabildiğini düşündürür (Özmen, 2025c). Bu çok önemli bir müdahaledir. Çünkü solun sorunları çoğu zaman ya örgütsel dağınıklık ya stratejik hata ya da dış baskı diliyle açıklanır. Erdoğan ise bunların ötesine geçerek, yenilgiyle kurulan ilişkinin kendisinin de bir siyasal mesele olduğunu söyler gibidir. Bazen sol, yenilgiyi aşmaya değil, onun içinde bir kimlik ve sadakat biçimi kurmaya yönelir. Böyle olduğunda, acı üretken bir muhasebe kaynağı olmaktan çıkıp verimsiz bir tekrar alanına dönüşür. Erdoğan’ın “kendine eziyet” dediği şey tam da budur: yenilgiyi işleyip dönüştüremeyen, onu bir sadakat sınavı ve içsel bir tekrar döngüsü haline getiren duygulanımsal yapı. Bu, bence, Türkiye solunu anlamak için son derece güçlü bir kavramsallaştırmadır.
Erdoğan’ın bu alandaki en ayırt edici yanı, solu psikolojize etmemesidir. Yani politik sorunları kişilik kusurlarına ya da çocukluk yaralarına indirgemez. Ama aynı ölçüde, politik olanın duygulanımsal boyutunu görmezden gelen kaba materyalist körlüğe de teslim olmaz. Daha zor, daha verimli bir yol seçer: politik olanın aynı zamanda bir ruhsal topografya olduğunu gösterir. Seçimlerden Sonra (1): İnsan Kendi Felaketini Niçin Arzular? yazısında “kimseyi suçlamadan, günah keçileri yaratmadan, basmakalıp analizlere sapmadan, büyük resme bakmalıyız” derken, aslında bu yöntemin özünü de verir (Özmen, 2023c). Yani sol üzerine düşünmek, yalnızca karşı tarafı değil, kendimizi de analize dahil etmeyi gerektirir. Erdoğan’ın solu sevme biçimi de buydu: onu idealize etmeden, ama ondan vazgeçmeden; onu savunurken de onun kör noktalarını, kibirlerini, melankolisini ve kendi kendine kurduğu tuzakları ciddiyetle konuşabilmek. Türkiye’de böyle bir tonu tutturabilen çok az yazar vardır. Erdoğan’ı özel kılan şeylerden biri de tam olarak buydu.
Anne, baba, arzu ve özneleşme meselelerini kamusal düşünceye taşıması
Erdoğan Özmen’in son önemli düşünsel katkılarından biri, aile, arzu ve özneleşme meselelerini ne muhafazakâr bir aile savunusuna ne de indirgemeci bir psikolojik açıklamaya teslim etmeden kamusal düşüncenin bir parçası hâline getirmesidir. Bu, Türkiye gibi aileyi çoğu zaman ya kutsayan ya da yalnızca bir baskı aygıtı olarak gören bir kültürel ortamda hiç de küçük bir şey değildir. Erdoğan’ın Freud’un Kadın Hastaları, Annenin Arzusu/Anne Arzusu, Hangi Baba?, Babasızlık Zamanları ve sonunda Freud ve Lacan kitabında yoğunlaşan hattı, aileyi ne nostaljik bir sığınak ne de basit bir ideolojik kalıntı olarak görür. Aile, onda, öznenin ilk kez arzu, eksiklik, ayrılık, bağımlılık, cinsellik, yasa ve simgesel aracılık meseleleriyle karşılaştığı kurucu sahnedir (Özmen, 2021a, 2021b, 2024b, 2024c, 2025a). Erdoğan’ın özgünlüğü de burada yatar: bu alanı yalnızca klinik bir uzmanlık konusu olarak bırakmaz; toplumsal ve kültürel hayatın merkezinde yer alan bir mesele olarak ele alır.
Freud’un Kadın Hastaları yazısı bu bakımdan iyi bir başlangıç noktasıdır. Erdoğan burada psikanalizin kuruluşunu, ruhsal sarsıntı geçiren kadınlarla onlara kulak veren ama aynı zamanda onları kendi çağının sınırları içinde anlamaya çalışan erkek hekimler arasındaki karşılaşmanın içinden yeniden düşünür (Özmen, 2021a). Böylece psikanalizin doğuşunu yalnızca bir kuram tarihi olarak değil, aynı zamanda cinsiyet, arzu, bilgi ve iktidar tarihinin bir parçası olarak da okur. Bu yaklaşım, onun aile ve özneleşme meselelerine nasıl baktığını da ele verir: Erdoğan için özne, soyut ve cinsiyetsiz bir varlık değildir; baştan itibaren bir bakışın, bir arzunun, bir beklentinin, bir ilişkiselliğin içine doğar. Annenin Arzusu/Anne Arzusu yazısında bu hattı daha da derinleştirir. Orada çocuğun kendisini annenin arzusunun nesnesi olarak kurma çabasını, ihtiyacın hiçbir somut dolulukla tam olarak giderilemeyen yapısını ve eksiksiz tatminin imkânsızlığını tartışır (Özmen, 2021b). Bu yazılar, yalnızca psikanalitik teknik meseleler üzerine notlar değildir; insanın ilk bağlarını ve ilk imkânsızlıklarını düşünmeye dönük güçlü denemelerdir. Erdoğan burada aileyi, bireyin iç dünyasının arka planı olarak değil; tam da öznenin kuruluşunu mümkün kılan, ama aynı zamanda onu sonsuza kadar yarım bırakan ilk ilişkisellik alanı olarak kavrar.
Bu hattın en dikkat çekici bölümü kuşkusuz baba yazılarıdır. Hangi Baba? ve Babasızlık Zamanlarında baba figürü Erdoğan’da asla nostaljik bir otorite ideali haline gelmez. Bu önemli, çünkü Türkiye’de “baba” üzerine düşünmek çoğu zaman ya muhafazakâr bir düzen çağrısına ya da kaba bir otorite eleştirisine sıkışır. Erdoğan ise çok daha incelikli ve psikanalitik bir yol izler. Popüler kültürde kusurlu, hasta, zayıf, aciz, kafası karışık babaların çoğalmasını bir semptom olarak okumaya girişir ve çocukluk, ayrılma, mesafe, yasa, eksiklik ve özneleşme meselelerini bu semptom üzerinden tartışır (Özmen, 2024b, 2024c). Onun derdi “baba otoritesini geri getirelim” türünden tepkisel bir kolaycılık değildir. Mesele, simgesel aracılık işlevinin nasıl zayıfladığını, anneyle çocuk arasındaki düğümün nasıl çözüldüğünü ya da çözülemediğini ve modern öznenin hangi eksiklik, karışıklık ve yönsüzlük içinde kendini kurmaya çalıştığını anlamaktır. Bu yüzden Erdoğan’ın baba yazıları, geç kapitalist dünyada özneleşme krizlerinin psikanalitik haritaları olarak okunmalıdır.
Bu bölümlerin önemi yalnızca teorik değildir. Erdoğan, aile ve özneleşme meselelerini kamusal düşünceye taşırken, politik olan ile ruhsal olan arasındaki sınırın ne kadar geçirgen olduğunu da yeniden gösterir. Çünkü anne, baba, arzu ve ayrılma üzerine düşünmek onda hiçbir zaman “özel alan”la sınırlı kalmaz. Bu meseleler, başkasına bağlanma biçimlerimizi, otoriteyle ilişkilerimizi, ayrışma kapasitemizi, bağımlılık düzeneklerimizi ve nihayetinde politik özne olma biçimlerimizi de belirler. Freud ve Lacan kitabının alt başlığının doğrudan Oidipus karmaşası, narsisizm, arzu ve zevk olması da bu son dönemdeki yoğunlaşmayı doğrular (Özmen, 2025a). Erdoğan burada yine çok az kişinin cesaret ettiği bir şeyi yapar: aileyi kültür savaşı klişelerine teslim etmeden, ama onu kamusal düşüncenin dışına da itmeden, özneleşme ve toplumsallık arasındaki temel köprülerden biri olarak düşünür. Bu da onun teorik mirasının daha az görünür ama kalıcı damarlarından biridir.
Erdoğan Özmen Bize Hissettirdikleri ve Düşündürdükleriyle Yaşayacak
Bütün bunları bir araya getirdiğimde, Erdoğan Özmen’in düşünsel katkısını üç kelimeyle özetleme eğilimindeyim: eksiklik, bağ ve vicdan. Eksiklik, çünkü insanı hiçbir zaman tam, şeffaf ve yekpare bir varlık olarak düşünmedi. Bağ, çünkü öznenin başkalarıyla, tarihle, kayıpla ve arzuyla kurduğu ilişkileri teorinin merkezine koydu. Vicdan, çünkü siyasal olanı da ruhsal olanı da eninde sonunda etik bir soru olarak ele aldı. Onun Marksizm ile psikanaliz arasındaki tekinsiz ama verimli arazide yürüyebilmesi tam da buradan geliyordu. O araziyi sloganlarla geçmedi; dikkatle, merakla, özenle yürüdü. Bence en çok da bu yüzden kalıcı olacak. Çünkü bugün gürültüsü çok ama derinliği az olan nice sesler arasında Erdoğan’ın “sessizliği” hâlâ sahici bir düşünme imkânı sunuyor. Umalım ve uğraşalım ki genç kuşaklar da Erdoğan’ın açtığı veya genişlettiği patikalarda yürüme merakını ve cesaretini sürdürebilsinler.
Kaynakça
Özmen, E. (2003). Psikanalizin serüveni ve çağrısı. İletişim Yayınları.
Özmen, E. (2013a, 30 Ocak). İnsan uyumsuz varlıktır. Birikim. https://birikimdergisi.com/guncel/447/insan-uyumsuz-varliktir
Özmen, E. (2013b, 25 Eylül). İnsan varlığının temel kurucu zemini olarak melankoli ve özdeşleşme. Birikim. https://birikimdergisi.com/guncel/925/insan-varliginin-temel-kurucu-zemini-olarak-melankoli-ve-ozdeslesme
Özmen, E. (2014, 3 Şubat). Genelleşmiş sapıklık. Birikim. https://birikimdergisi.com/guncel/539/genellesmis-sapiklik
Özmen, E. (2015, 28 Ağustos). İğrençlik üstüne. Birikim. https://birikimdergisi.com/guncel/1249/igrenclik-ustune
Özmen, E. (2017). Vazgeçemediklerinin toplamıdır insan: Yas, melankoli, depresyon. İletişim Yayınları.
Özmen, E. (2021a, 6 Ocak). Freud’un kadın hastaları. Birikim. https://birikimdergisi.com/haftalik/10421/freud-un-kadin-hastalari
Özmen, E. (2021b, 20 Ocak). Annenin arzusu/anne arzusu. Birikim. https://birikimdergisi.com/haftalik/10444/annenin-arzusu-anne-arzusu
Özmen, E. (2022a, 6 Ocak). Utanç kaybı ve sapkınlık. Birikim. https://birikimdergisi.com/haftalik/10833/utanc-kaybi-ve-sapkinlik
Özmen, E. (2022b, 26 Ekim). Sol üzerine (10): İnsanlığın vicdanı. Birikim. https://birikimdergisi.com/haftalik/11158/sol-uzerine-10-insanligin-vicdani
Özmen, E. (2023a, 1 Mart). Deprem ve travma: Ya politika ya psikoloji. Birikim. https://birikimdergisi.com/haftalik/11279/deprem-ve-travma-ya-politika-ya-psikoloji
Özmen, E. (2023b, 26 Nisan). Sol siyaset vicdan siyasetidir (1). Birikim. https://birikimdergisi.com/haftalik/11380/sol-siyaset-vicdan-siyasetidir-1
Özmen, E. (2023c, 7 Haziran). Seçimlerden sonra (1): İnsan kendi felaketini niçin arzular? Birikim. https://birikimdergisi.com/haftalik/11424/secimlerden-sonra-1-Insan-kendi-felaketini-nicin-arzular
Özmen, E. (2023d, 27 Eylül). Psikanaliz nedir? Ne değildir? Birikim. https://birikimdergisi.com/haftalik/11506/psikanaliz-nedir-ne-degildir
Özmen, E. (2023e, 22 Kasım). Psikanaliz, psikiyatri, felsefe (1). Birikim. https://birikimdergisi.com/haftalik/11557/psikanaliz-psikiyatri-felsefe-1
Özmen, E. (2023f, 6 Aralık). Psikanaliz, psikiyatri, felsefe (2). Birikim. https://birikimdergisi.com/haftalik/11571/psikanaliz-psikiyatri-felsefe-2
Özmen, E. (2024a, 3 Ocak). Psikanaliz, psikiyatri, felsefe (4). Birikim. https://birikimdergisi.com/haftalik/11599/psikanaliz-psikiyatri-felsefe-4
Özmen, E. (2024b, 31 Ocak). Hangi baba? Birikim. https://birikimdergisi.com/haftalik/11621/hangi-baba
Özmen, E. (2024c, 28 Şubat). Babasızlık zamanları. Birikim. https://birikimdergisi.com/haftalik/11645/babasizlik-zamanlari
Özmen, E. (2024d, 17 Temmuz). Sol kibir üzerine. Birikim. https://birikimdergisi.com/haftalik/11804/sol-kibir-uzerine
Özmen, E. (2024e, 28 Ağustos). Öldürme zevki (1). Birikim. https://birikimdergisi.com/haftalik/11837/oldurme-zevki-1
Özmen, E. (2024f, 25 Eylül). Öldürme zevki (2). Birikim. https://birikimdergisi.com/haftalik/11854/oldurme-zevki-2
Özmen, E. (2025a). Freud ve Lacan: Oidipus karmaşası, narsisizm, arzu, zevk. İletişim Yayınları.
Özmen, E. (2025b, 4 Ocak). “Cevher”: Haset uygarlığı. Birikim. https://birikimdergisi.com/haftalik/11928/cevher-haset-uygarligi
Özmen, E. (2025c, 18 Ocak). Kendine eziyet etme biçimi olarak solculuk. Birikim. https://birikimdergisi.com/haftalik/11946/kendine-eziyet-etme-bicimi-olarak-solculuk
xxxxx
Bu yazının görseli olan fotoğraf:
13 Nisan 2016. Barış akademisyenleri bildirisi nedeniyle 4 imzacı arkadaşımız tutuklanmıştı. Bakırköy Cezaevi önünde haftalarca protesto eylemi yapılmıştı. Bir gün biz de Erdoğan ile birlikte katılmıştık.
Erdoğan Özmen’in Kitapları:
(1995). Psikiyatri, psikoloji, politika. Zed Yayınları.
(2005). Psikanalizin serüveni ve çağrısı. İletişim Yayınları.
(2007). Şizofreni: Öteki gerçeklik. Pedam Yayınları.
(2012). Rüyada uyanmak: Bilinçdışı ve rüya. İletişim Yayınları.
(2017). Vazgeçemediklerinin toplamıdır insan: Yas, melankoli, depresyon. İletişim Yayınları.
(2025). Freud ve Lacan: Oidipus karmaşası, narsisizm, arzu, zevk. İletişim Yayınları.
Toplam 6 kitap
Erdoğan Özmen’in Birikim’de yayınlanmış makaleleri için:
https://birikimdergisi.com/kisiler/erdogan-ozmen/5631
Birikim Haftalık’ta 264 makale
Birikim Güncel’de 22 makale
Birikim Aylık Sosyalist Kültür Dergisi’nde 50 makale
Toplam 336 makale






























Yorum Yazın