Analog çağ muhtemelen analog zamanda yaşamış son birey de öldüğünde tamamen kapanmış olacak. Kağıdın iletişimin temel aracı olduğu zamanlara bugünden baktığımızda bize pek çok şey sıkıcı gelecektir.
Tam da bu yüzden 2024 yapımı Vermiglio’nun karşısında 120 dakika sabırla oturan sıradan bir sinema seyircisinin analog zamanlara dair itirazını anlamak zor değil (https://biletinial.com/tr-tr/sinema/vermiglio-film).
Filmi sadece sinefillerin katlanacağı bir art-house olarak kategorize etmek kolaycılık olur. Modern öncesi dönemden kalan bol savaşlı hikayeleri ya da mitolojik masalları izlerken yaşanmayan bir yabancılaşma, 1944 İtalya’sı kırsalında bir aile ve etrafındaki köyün gündelik yaşamına odaklanan bu filmi izlerken düşülebilecek en büyük tuzak.
İtalya’nın çatısında, Alpler’in giriş kapısındaki karla kaplı bir köyde başlayan hikâye, uzun süren bu beyaz örtünün etkisinden filmin son bölümlerine kadar neredeyse hiç çıkmıyor. Kışı çok güzel, bahar ayları en az onun kadar güzel olan bu coğrafyaya 1944 yılında konuk olmak ve geleneksel köy hayatına dahil olmak biraz sabır istiyor.
Analog zamanlarda işlerin yavaş ilerlediğini anımsarsanız bu ağır tempodan yorulmazsınız. Aslında yavaş işleyen işler değildir belki de; yavaşlık, rutinde aynı renklere aşina olarak devam eden günlük yaşamdadır.
Bir analog çağ icadı gibi görünse de televizyon bile bizi uzak yerlere oradaymış gibi hissettirerek dönüşümü hızlandırmıştır.
Belgesel tadındaki okul, kilise, festival, düğün, taverna sahnelerinin yanında köyün öğretmeni olan aile reisinin ve onun hiç durmadan doğuran karısının çekirdek olmanın ötesinde, koca bir günebakan tadındaki ailesine yakın çekim bakıyoruz.
Hikâye, fillerin tepişmesinden kendini kurtarmaya çabalayan iki çimenin köye sığınmasıyla açılıyor: Faşizm için ölmek istemeyen iki asker. (biri köyün çocuğu, diğeri onun arkadaşı bir Sicilyalı, bir nevi İtalyan Kürdü; dili dillerine benzemez).
Kimsenin vatanseverlik edebiyatı yapıp askerleri kaçaklıkla suçlamadığı bu hikâye, merkez ailenin kalabalık kadrosu etrafında gelişiyor.
9 çocuk doğuran ve 10.’sunu bekleyen anne, en son gelen ufaklığın daha öncekilerden biri gibi dünyaya tutunma çabasının başarılı olamayacağını anlamanın yası içinde.
Keçeyi sudan çıkarmış 7 çocuktan 3 oğlan ve 4 kızdan birer tanesi yetişkinliğe adım atmanın eşiğinde. Kalan küçükler ise büyükler dünyasını takip etmeye, anlamaya ve içinde yer almaya çabalıyor.
Kar örtüsü ve öğretmenin bileşimi, Nuri Bilge Ceylan’ın çıkış filmi Kasaba tadı veriyor. Küçük sınıfa doluşmuş az sayıda farklı yaş grubu çocuğa eğitim veren aile babası, aralarında kendi çocukları da olan sınıfa eşit ve adil davranmanın derdinde.
Denizden 1261 metre yüksekteki köyün günlük hayat rutinlerine, savaşın zorluklarına ve geleneklere olan sadakate zoom yapan filmin vitesi, Sicilyalı asker kaçağı ile ailenin büyük kızı arasında doğan aşkla yükseliyor.
Analog çağın aşka dair kurgusunu kızın kaçamak buluşmadaki şu sözü özetliyor: “Çocuk nasıl yapılıyor biliyor musun?”
Kadın özgürleşmesinden sendikal haklara, siyasi partilerden dinin günlük hayattaki yerine kadar pek çok dönüşümün henüz adının pek de anılmadığı zamanlardan söz ediyoruz. Sivil toplum kavramı üzerine yazdıklarının toplumsal eski düzene vereceği hasarın bedelini ödeyen Gramsci’nin hapishanede ölüme yürüdüğü yıllar.
Vermiglio’nun analog hikâyesini bizim kuşak babalarından ve dedelerinden dinlemişti; kısmen de yaşamıştı. Yeni kuşaklar için giderek bir masala dönüşen bu tarihsel dönemin, insanın teknolojinin hâlâ öznesi olduğu bir çağ olarak tanımlanması doğru olacak.
Dijitalleşme ile teknoloji, tıpkı saban gibi, tekerlek gibi, hatta ateş gibi, insan için bir nesneye, hayatın içinde sıradan bir varlığa, doğal bir uzantıya dönüştü.
Ve bahar nihayet geldiğinde, kar eriyip yeşilin ilk filizleri çıktığında, köy de kendi sessiz devrimini yaşıyor: Savaş bitiyor, asker kaçakları saklandıkları yerden çıkıyor, aile sırları yavaş yavaş gün yüzüne vuruyor.
Vermiglio’da anlatılan iç içe geçmiş hikâyelerin büyük bir “anlam” arayışına ihtiyacı yok. 1944’te yeni doğanlar bile hayattan ya çekiliyor ya da çekilmenin provasını yapıyor. Hayat, o kar altında sessizce akıp gidiyor – ve belki de asıl anlam, tam da bu akışın kendisinde.
Analog çağda değişim ne kadar büyük olursa olsun, insan hayatının ritmi hâlâ mevsimlerin, doğumların ve ölümlerin elinde. Film bittiğinde, o karlı Alpler’den ayrılıp bugüne döndüğümüzde, içimizde bir burukluk ve tuhaf bir huzur kalıyor. Dedelerimizin anlattığı masallardan birini, son kez dinlemiş gibi.





























Yorum Yazın