Filistin’de bütün dünyayı ayağa kaldıran bir insanlık dramı yaşandı. Türkiye aylar boyunca Filistin’e destek verdiğini söyledi. Sert açıklamalar yapıldı, vicdan vurgusu öne çıkarıldı, meydanlarda sloganlar atıldı. Ancak bu söylemin karşılığı olan somut devlet politikaları uzun süre görünür olmadı. Ne ciddi yaptırımlar uygulandı ne de uluslararası alanda maliyetli bir pozisyon alındı. Filistin meselesi zamanla, iç politikada kullanılan bir ahlaki üstünlük alanına dönüştü.
1 Ocak’ta Galata Köprüsü’nde düzenlenen miting bu tablonun sembol anlarından biriydi. Tartışmalıydı; çünkü Galata Köprüsü’nde miting yapılması yasaktı ve aynı izin daha önce muhalefete verilmemişti. Buna rağmen bu kez verildi. Üstelik mitingde Bilal Erdoğan ve çok sayıda bakan vardı. Devletin bütün ağırlığıyla. O gün verilen mesaj açıktı: Türkiye Filistin’in yanındaydı.
Bugün ise önümüze bambaşka kareler geliyor.
Davos’ta kurulan ve “Barış Kurulu” adı verilen, hukuki niteliği ve bağlayıcılığı belirsiz bir girişimin toplantılarına Türkiye resmî olarak katıldı. Türkiye Cumhuriyeti adına bu yapıda yer alan isim Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’dı ve Türkiye’yi temsilen metinlere imza atıldı. Burada sorumluluğu kişilere indirgemek mümkün değil. Dışişleri Bakanı, iktidarın siyasi iradesi doğrultusunda oradaydı. Dolayısıyla verilen mesaj bireysel bir tercih değil, doğrudan iktidarın kararıydı.
Masaya bakıldığında tablo dikkat çekiciydi. Türkiye; Katar, Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri, Mısır ve Ürdün ile aynı masadaydı. Buna karşılık Batı’dan kimse yoktu. Avrupa ülkeleri, Almanya, Fransa, İngiltere ve Birleşmiş Milletler bu tabloda yer almıyordu. Türkiye bir kez daha ahlaki iddialarla çıktığı bir konuda, hukuki ve siyasal ağırlığı tartışmalı bir masada konumlandı.
Oysa bu kopuş yeni değil. Türkiye, İbrahim Anlaşmaları döneminde Batı ile mesafesini zaten açmıştı. Ekrem İmamoğlu’na yönelik siyasi süreçler, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarının sistematik biçimde uygulanmaması ve hukuk devleti ilkesinden uzaklaşan uygulamalar Türkiye’yi adım adım Avrupa’dan kopardı. Bu süreç başlangıçta bir sonuçtu; bugün ise sanki bilinçli bir hedef hâline gelmiş durumda. Batı’dan ve Avrupa’dan uzaklaşmakla yetinilmiyor, bu mesafe daha da büyütülüyor.
Davos’ta verilen bu fotoğraf da tam olarak bunu anlatıyor. Türkiye, Asya ile Avrupa’yı birbirine bağlayan; hukuku ve kurumlarıyla Avrupa ailesinin parçası olmaya aday bir ülke konumundan uzaklaştırılıyor. Yerine, dış politikada giderek “Ortadoğu ülkesi” kategorisine yerleştirilen bir Türkiye portresi çıkıyor. Bu bir coğrafya tartışması değil; tercih edilen siyasal kimliğin yansıması.
Masada kullanılan dil ise tabloyu daha da çarpıcı kılıyor.
Trump, Gazze’den söz ederken bir devlet adamı gibi değil, açıkça bir emlakçı refleksiyle konuştu. Gazze’yi bir halkın yaşadığı, işgal altındaki bir toprak olarak değil; potansiyeli olan bir arazi, yeniden inşa edilecek bir alan, değerlenebilecek bir mülk gibi tarif etti. Daha önce Venezuela’yı ve Grönland’ı nasıl alınıp satılabilir varlıklar gibi ele aldıysa, burada da aynı zihniyetle konuştu. Bu yaklaşım yalnızca Filistin’e değil, uluslararası hukuka ve insan onuruna da mesafeli.
Uluslararası hukuk son derece açıktır: Topraklar satılık değildir, halklar proje konusu yapılamaz, acılar yatırım başlığına dönüştürülemez. Buna rağmen Davos’ta duyulan dil hukuk dili değil, bir vitrin sunumunu andırmaktadır. İnsanların değil, metrekarelerin konuşulduğu; adaletin yerini potansiyel hesabının aldığı bir anlatı.
Ve bütün bunlar yaşanırken Türkiye bu masadadır. Atılan imzalar teknik olarak bağlayıcı olmayabilir; ancak verilen siyasi mesaj son derece güçlüdür. Türkiye, bu dil karşısında mesafe koymak yerine aynı karede yer almayı tercih etmiştir. Bu tercih bir bürokratın değil, doğrudan iktidarın tercihidir.
Zaten son yıllarda bu tabloya giderek daha fazla alışıyoruz. Bugün söylenenin yarın inkâr edilmesine, dün “ilke” olarak sunulanın bugün “şartlara bağlı” hâle gelmesine. Daha da çarpıcı olanı, bu tutarsızlıkların toplumda artık şaşkınlık yaratmaması. Ahlaki iddialarla kurulan cümleler, siyasal konjonktür değiştiğinde sessizliğe bırakılıyor.
Ortaya çıkan tablo bu nedenle yalnızca Filistin meselesiyle sınırlı değil. Bu tablo, Türkiye’nin dış politikada ahlakı gerçek bir ilke olarak mı yoksa yalnızca gerektiğinde başvurulan bir söylem olarak mı gördüğünü gösteriyor. Aynı zamanda Türkiye’nin kendisini hangi dünyanın parçası olarak konumlandırdığına dair de önemli ipuçları veriyor.
Çünkü ahlak, yüksek sesle dile getirilen bir iddia değil; güç karşısında nerede durduğumuzla ilgili bir tercihtir. Alkışlandığında değil, yalnız kalındığında anlam kazanır. İlke, ancak işe yaramadığında gerçek bir ilkeye dönüşür. Bedel üretmeyen ahlak ise süslü bir dilden ibaret kalır.
Devletlerin de toplumların da gerçek sınavı söyledikleri sözler değildir; o sözlerin sustuğu anlarda aldıkları pozisyondur. Bugün oturulan masalar, yarın hangi itirazların mümkün olacağını belirler. Sessizce kabul edilen her dil zamanla normalleşir; normalleşen her şey bir gün savunulur hâle gelir.
Bu yüzden mesele yalnızca Filistin değildir. Mesele, ahlakın siyaset karşısında bir sınır mı yoksa uygun zamanlarda hatırlanan bir araç mı olduğudur. Ve bu sorunun cevabı artık söylenenlerde değil, sessiz kalınan yerde ortaya çıkmaktadır.




























Yorum Yazın