Alman Şansölyesi Friedrich Merz, Merkel’e oranla merkez siyasetten daha uzak bir siyasetçi gibi gözüküyor. Seçim kampanyasını yönettiği dönemde göçmenlere ve azınlık kimliklere karşı olan soğuk tavrından ötürü AfD’nin önünü kesebilecek mi göreceğiz. Belki de AfD’nin önünü kesmez ve bir seçim ittifakı bile kurabilir.
Son yıllarda Avrupa’da yükselen aşırı sağ dalgasından en çok nasibini alan ülkelerden birisi Almanya. Son iki Almanya Federal Seçimleri’nde AfD’de gözle görülür biçimde bir yükseliş söz konusuydu. AfD’nin başkanı ve adayı Alice Weidel 2021 Almanya Federal Seçimleri’nde %23,3 oy oranına sahipti, 2025 seçimlerine gelindiğinde oy oranı %20,8 oranına gerilese bile AfD önümüzdeki yıllarda doğal olarak iktidarın öznesi olacak gibi görünüyor.
Almanya’da yaşamasam bile birkaç senedir Almanya’daki siyasi gelişmeleri, Avrupa’nın genel siyasi iklimini etkilediğinden dolayı haftalık olarak takip ediyorum. Özellikle Alman siyasetindeki çoksesli görüşlerin yoğunluğu ve birbirinden teorik olarak çok farklı siyasi organizasyonların tabanı temsil etmesi ilgimi çeken unsurlardan bir tanesi.
Soğuk Savaş döneminin sonlanması ile Dünya bir anda bilimsel ve sosyal gelişmelerin zirveyi gördüğü, ifade özgürlüğünün, basın özgürlüğünün ve farklı kimliklerin sesini daha rahat çıkarabildiği bir döneme girmişti. Berlin Duvarı’nın yıkılması ile Doğu ve Batı Almanya’nın birleşmesi, Almanya’nın uzun soluklu Merkel döneminde en iyi atmosferini yaşaması, LGBT+ hareketinin ve yeşil hareketinin ivme kazanmıştı. Küreselde post-modernizmin rüzgarları esiyordu. Bundan Türkiye de nasibi o dönemde aldı. Fakat günümüze baktığımızda bu rüzgârın gitgide azaldığını yerini otoriter ve sağcı rejimlere bıraktığını görebiliyoruz. Bu yüzden bu yazımda Almanya’da alternatif sağ’ın ve AfD’nin yükselişine değineceğim.
AfD’nin siyaset sahnesine girişi ve yükselmesi Avrupa merkez siyasetinde o dönem pek de alışık olunmayan sebeplerden dolayı doğmuştur. Özellikle Almanların, Nasyonel sosyalist döneminden sonra otoriter sağ siyasetçi ve partilere karşı mesafeli durmasının ardından hiç beklenmedik bir çıkış yapmıştır.
AfD’nin doğuşunu ve yükselişini anlayabilmek adına o dönemin ekonomik, sosyal ve politik iklimine göz atmak gerekir. Parti, CDU / CSU’nun politikalarının ve siyasi kimliğinin merkeze kayması sonucunda, CDU içerisindeki muhafazakâr-milliyetçi ve muhafazakâr-liberal bazı kişilerin ayrılması sonucu kuruldu. Bernd Lucke ve Konrad Adam o dönemki partilerinden ayrılarak alternatif sağ siyaseti Almanya’da ortaya çıkardılar ve yükselişinde bir süre öncülük ettiler. Zamanla bu oluşum Almanya’daki merkez siyaset dışarısında kalan sağı kendi bünyesine çekmeye başladı fakat bunun birçok sebebi var.
AfD kurulduğu andan itibaren (bundan önceki yazımda bu konu üzerine eğildim) Schmittian (Carl Schmitt) bir politika izledi. Bu yöntemin ne olduğundan kısaca bahsetmek gerekirse, dost-düşman ayrımı (friend-enemy distiction) yaparak kendine bir düşman belirledi ve o düşmanı hedef göstererek kendine bir kitle oluşturdu veya hali hazırda olan kitlesini daha güçlü bir şekilde konsolide etti.
AfD’nin doğuşunu ve yükselişini anlayabilmek adına o dönemin ekonomik, sosyal ve politik iklimine göz atmak gerekir. Parti, CDU / CSU’nun politikalarının ve siyasi kimliğinin merkeze kayması sonucunda, CDU içerisindeki muhafazakâr-milliyetçi ve muhafazakâr-liberal bazı kişilerin ayrılması sonucu kuruldu. Öte yandan AfD politikacıları Euro, AB, LGBT+ ve göçmen karşıtlığı üzerinden bir diskur oluşturdu ve 2015’te, Suriye’deki savaştan ötürü Almanya’ya gelen göçü hedef göstererek göçmen karşıtı Almanları kendi safına çekti ve hala da çekmekte.
Aslında AfD’nin politik söylemini temel olarak göç politikaları ve Ukrayna-Rusya savaşında mevcut Alman yönetiminin aldığı kararlar belirlemekte. Örneğin Almanya’da artan enflasyona karşın geçmiş yönetimde Sosyal Demokrat Parti’nin somut çözümler üretememesi ve Yeşiller Partisi’nin çevre hassasiyetine dayanan ekonomik politikaları yüzünden halktan büyük tepkiler aldılar. Bu esnada AfD’nin popülist ve somut çözüm önerileri insanları cezbetti ve bu durum anketlerle, seçim sonuçlarına yansıdı.
Almanya’daki göçmen vatandaşların oy tercihi çoğunlukla Sosyal Demokrat Parti (SPD), Yeşiller Partisi veya Sol Parti’den (Die Linke) yana oluyor. Bunun sebebi ise sol kökenden gelen ve solun felsefesini benimseyen bu partilerin göçmenlere karşı daha kapsayıcı ve kucaklayıcı politikalar izlemesidir. Doğu Almanya bölgesinde refahın da Batı bölgesine oranla düşük olması sebebi ile Doğu bölgesinde güçlü olan AfD, bu partilerin göçmenlere karşı olan tavrını hedef göstererek bu gruplardan rahatsız olan Almanya seçmenlerini kendi saflarına çekti. Batı bölgesinde çok da nüfuzu olmayan AfD, burada da iddialı olmaya başladı. Bu yüzden SPD ve Yeşiller Partisi’nin özellikle Sosyal Demokratların oy oranlarında ciddi düşüşler gözlenmektedir.
Die Linke (Sol Parti) göçmenlere karşı kucaklayıcı tavrı ve iktisadi olarak halkın çok da seveceği söylemlere sahip olmasa bile son seçimlerde ciddi şekilde oylarını yükseltti, anketlerde de yükseltmeye devam etmekte. Bunun nedeni ise Filistin-İsrail Savaşı’na karşı doğru politikalar izleyip daha samimi bir diskur oluşturması. Bu sayede genç nüfusun çoğunluklu olduğu bölgelerde ve azınlık mahallelerinden oy alabiliyorlar. Tabii ki popülist söylem de çok net bir etken.
Daha önce de bahsettiğim gibi Merkel döneminde Hristiyan demokratlar daha merkez bir siyaseti benimsediler. Doğal olarak bu tercih, CDU / CSU’nun nispeten daha milliyetçi ve muhafazakâr olan seçmenlerini bir noktada partiden itti. Merkel döneminde kimlik hareketleri (feminist hareket, LGBT+ hareketi) küresel olarak güçlendi ve Suriye İç Savaşı’nın başlaması ile meydana gelen göçmen krizine yönelik Merkel ve partisi daha progressive (ilerlemeci) bir tutum sergiledi. Merkel’in bu tip tutumları muhafazakâr ve milliyetçi seçmeni alternatif sağ’a yöneltti. SPD, FDP ve Yeşiller’in oy oranlarının düşüşünden bahsetsem bile günün sonunda AfD’nin oylarını ve seçmenlerini büyük çoğunlukla CSU / CDU’nun eski seçmenleri oluşturmaktadır, o geleneğin seçmenleridir.
Alman Şansölyesi Friedrich Merz, Merkel’e oranla merkez siyasetten daha uzak bir siyasetçi gibi gözüküyor. Seçim kampanyasını yönettiği dönemde göçmenlere ve azınlık kimliklere karşı olan soğuk tavrından ötürü AfD’nin önünü kesebilecek mi göreceğiz. Belki de AfD’nin önünü kesmez ve bir seçim ittifakı bile kurabilir. Türkiye’de 2018 yılından itibaren muhafazakârlar ile milliyetçilerin hegemonyası söz konusu. Almanya siyasetinin Avrupa’da birçok şeyi etkilediğini görebiliyoruz. İtalya’da Meloni, Birleşik Devletler’de Trump başkanken ve aşırı sağ’ın yükselmesi söz konusu iken AfD iktidarda söz sahibi olacak mı hep birlikte göreceğiz.

Yorum Yazın