Bir öğretmenin ilk hedefi, sınıfının öğrenmeye, düşünmeye ve nefes almaya alan tanıyan bir yer mi, yoksa dikkatin sürekli saldırı altında olduğu bir başka gürültülü ve tepkisel mekân mı olacağına karar vermektir. Bir diğer hedefi, sınıfını ruhsuzlaştırmadan öngörülebilir, neşesini çalmadan da ciddi bir hâle getirmesidir. Bir başka hedefi ise, odaklanmayı koruyabilmesi, merakın; telefonlar, gürültü ve komutla sergilenen o bitmek bilmeyen “katılım” talebi arasında boğulmak yerine, yaşama şansı bulabileceği bir oda tasarlayabilmesidir.
Yıllar boyunca öğretmenlerle yürüttüğüm çalışmalarda, sınıf içi uygulamaları birlikte yeniden ele alırken, sınıf ortamında çoğu zaman fark edilmeden varlığını sürdüren ve yeterince dikkat çekmeyen önemli bir meselenin giderek daha görünür hâle geldiğini gözlemledim: varsayımlar. Şimdi, varsayımların sınıf ortamını hem öğrenci hem de öğretmen açısından nasıl olumsuz etkilediğine daha yakından bakalım.
Öğretmenin "Katılım" Varsayımı
Katılım (Engagement). Nedir bu? Sınıfta onu nasıl görürüz? Öğretmenler, öğrencilerinin bir derse katılım sağlayıp sağlamadığını nasıl anlayabilir? Liderler, sınıftaki katılım düzeyini nasıl güvenilir ve geçerli bir şekilde gözlemleyip yorumlayabilir? Bu terimi çevreleyen tonla soru var ve bunları yanıtlamaya çalışırken çok fazla "varsayım" yapıldığını görürüz.
* "Öğrenciler metni okuyordu, demek ki derse katılıyorlardı."
* "Öğrenciler hareketli ve katılımcıydı."
Çoğu zaman, sınıftaki fiziksel katılım, bilişsel katılım ile karıştırılır. Fiziksel katılım (sınıf içinde hareketli olmak) öğrenme için gerekli değildir; ancak bilişsel katılım (bilgi hakkında düşünmek, bilgiyle düşünmek, bilgiyi uygulamak) şarttır. Biliyoruz ki, materyal ile bilişsel bir bağ kurulmadığı sürece öğrenme gerçekleşmez. Katılım, beynin neye odaklandığıdır.
Peki, öğrencilerimizin derse katıldığını nasıl anlarız?
Elbette, dürüst bir değerlendirme ile. Bu değerlendirme bir eşleştirme testi, bir ünite sonu sınavı, büyük bir proje veya sadece öğrencilerin öğrenilen materyali kullanmak zorunda olduğu bir tartışma olabilir. Eğer bilgiyi herhangi bir değerlendirme biçiminde doğru kullanamıyorlarsa, öğrenci bilgiyle uygun şekilde etkileşime girmemiş (katılmamış) olabilir. "Olabilir" diyoruz çünkü materyalle etkileşime girsek bile unutma olasılığı her zaman vardır; bu beklenen bir durumdur, herkes unutur. Dolayısıyla, öğrencilerin derse katıldığını varsaymayın. Katılıp katılmadıklarını, nihayetinde materyali daha sonraki bir zamanda kullanıp kullanamadıklarından anlayacaksınız.
Öğrenme Varsayımı
Katılım varsayımı bizi sınıftaki bir sonraki durağa götürür: Öğrenme varsayımı. İşte öğrenme için ideal olmayan bazı cümleler:
* "Ben anlattım, öğrencilerin de sorusu yoktu, o halde anlamış olmalılar."
* "Bana mantıklı geldiğine göre onlara da mantıklı gelmiş olmalı."
* "Materyalin üzerinden üç kez geçtim, artık kavramış olmalılar."
Bu cümlelerde ne kadar çok varsayım var değil mi?. Basitçe ifade etmek gerekirse "Ben biliyorum ve anlattım, o halde onlar da bilmeli" sürekli yankılanır. Ancak unutmayın; birçok öğrenci anlattığınız bilgiyi ilk kez deneyimliyor. Siz ilk okumanızda veya denemenizde ne kadarını aklınızda tuttunuz? Muhtemelen ertesi günkü bir sınavda kendinize güvenecek kadar değil, kesinlikle bir sınıfa bunu öğretmekten sorumlu olacak kadar değil. Öğrenci öğrenmesine dair varsayımlarımız, verimli bir sınıf için son derece zararlıdır.
Peki, öğrencilerimizin öğrettiklerimizi öğrendiğinden nasıl emin olabiliriz? Yine değerlendirme. Değerlendirme, verimli ve etkili bir sınıfın temel taşıdır. Ne kadar bilginin akılda tutulduğuna dair hem sizin hem de öğrencileriniz için bir ölçüdür. Öğretmen için neyin yeniden öğretilmesi gerektiğini gösterir ve öğretimin bir sonraki adımında tahmin yürütmeyi (yani varsayımı) ortadan kaldırır.
Öğrencilerin Öğrenme Varsayımı
Sınıfta öğrenmenin gerçekleştiğini varsayan tek kişi öğretmen değildir; öğrenciler de bunu sık sık yapar. Pek çok öğrenciden şunu duymuşumuzdur:
* "Öğretmeni dinledim ve notları aldım, yani hazırım."
Öğrenciler de öğretmenin bu konudaki inancını yansıtarak, eğer derste (sessizce) oturdularsa ve materyali duydularsa, onu öğrendiklerine inanırlar. Hem öğretmen hem de öğrenci perspektifinden gelen öğrenme varsayımının birbirini beslemesi ve büyütmesi her zaman olasıdır; ki bu hiç iyi bir şey değil.
Peki bu tehlikeli “biliyorum” yanılsamasının önüne nasıl geçeriz?
Burada yine imdadımıza değerlendirme yetişiyor. Ancak birçok öğrenci değerlendirmeyi sadece bir "not" olarak görür. Öğrencilerin bunu, neyi bilip neyi bilmediklerini kanıtlayan değerli bir egzersiz olarak görmeleri için biraz pratik ve diyalog gerektiğini fark etmek mühim. Bu paradigmayı değiştirmek devasa bir adımdır, evet zaman alıyor ama bu çabaya kesinlikle değer.
Bunu, bir dersin öncesinde, sırasında ve sonrasında anlamayı kontrol etmek için çoklu ve sık yoklamalar yaparak başarabiliriz. Öğrencilerin bir bilgiyi gerçekten bildiklerini hem size hem de kendilerine kanıtlamalarını sağlayarak. Özellikle dersin başındaki kısa tekrar fikrine burun kıvırdıklarında bunu yapmak daha da önemlidir.
“Öğretmenim, yine mi tekrar?” ya da “Öğretmenim, ben bunu biliyorum” dedikleri her an, tutarlı bir şekilde şöyle demek gerekir: “Öyle mi, demek biliyorsun. O zaman göster. Soruları cevapla. Bir tartışma başlat. İçeriği anlamlı bir şekilde kullan. Bunu gerçekten bildiğini bana da, kendine de kanıtla. Varsayma.”
Sizi şu düşünceyle baş başa bırakayım: Bugün öğrencilerinize gerçekten öğrendiklerini nasıl kanıtlatacaksınız?





























Yorum Yazın