Erdoğan’ın danışmanlarından Oktay Saral geçenlerde X’de bir fotoğraf paylaştı. Fotoğrafta bir masada önündeki dosyaları inceleyen Erdoğan ve hemen yanındaki duvarda Abdülhamit’in bir resmi. Danışmanın yazdıklarından da anlaşıldığı gibi Erdoğan ve Abdülhamit arasında liderlik bakımından bir devamlılık olduğunu vurguluyor. “Asrın lideri!” muhabbeti yani.
Yine geçenlerde Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, AK Parti TBMM Grup Toplantısı'nda "Kabe'de Hacılar" ilahisi eşliğindeki görüntüleri "Gerçek Türkiye fotoğrafı" olarak niteleyen bir konuşma yaptı. Ve “Bu görüntülerin milletin hasretini çektiği bir iklimi yansıttığından kimsenin bundan gocunmaması gerekir” dedi. "Kabe'de hacılar hu der Allah" ilahisini besteleyen ve icra edenleri tebrik eden Erdoğan, bu ORTAK SESİN Türkiye'yi TEK YÜREK haline getirdiğini” söyledi.
Gerçekçi olmak diye bir dert varsa, insan o zaman sorgulamalı Abdülhamid’li, “Kabe’de Hacılar” ilahili bir Türkiye fotoğrafını. Bu fotoğraf "Gerçek bir Türkiye fotoğrafı" mıdır gerçekten?
Bence değil! Bence bu fotoğraf Erdoğan’ın hayalindeki Türkiye’dir. O böyle istiyor! Osmanlı’nın, laik olmayan bir devlet yönetiminin ve hatta “şeriat”ın geçerli olduğu bir Türkiye! “Milletin hasretini çektiği iklim” diye tanımladığı iklim de böylesi dini bir iklim.
İşin ilginç yanı Erdoğan böyle bir Türkiye fotoğrafı ve böyle bir ilahili iklimi “Türkiye’yi tek yürek haline getirecek ortak bir ses” olarak görüyor.
Oysa açıktır ki ülkenin önemli bir kalabalığı da Erdoğan’ın hayalini kurduğu böyle bir fotoğraftan nefret ediyor. Nefret sert bir sözcük oldu ama bu kesimlerin Erdoğan yönetimine (ve dolayısıyla Erdoğan’ın Türkiye hayaline) karşı CHP’ye yöneldiğine dair işaretler de az değil. CHP’nin mitingleri de en az ilahi söyleyenler kadar kalabalık. Üstelik çocuklarının ilahilerle eğitilmelerinden de hiç memnun değiller. Bu fotoğraf da “Gerçek Türkiye fotoğrafı” değil mi sizce?
Bu sütunlarda defalarca yazdım, toplumsal çatışma ve kutuplaşma konularında uzman iki akademisyen Debraj Ray ve John Esteban’ın görüşlerini. Bu uzmanlar diyorlar ki 1) bir toplum gruplara ayrılmışsa, 2) gruplar kendi içlerinde “yek vücut” olmuşlarsa ve 3) grupların aralarında farklılıklar keskinleşmişse, o toplumda çatışma artık bir sapma değil yapısal bir olasılıktır.
Bu kutuplaşmadan beslenmeyen, ülkenin ortak bir “biz” duygusu etrafında daha özgürlükçü ve daha demokrat bir ülke olmasını isteyen kesimler toplumun önündeki bu çatışmacı iklimle ilgili uyarılarda bulunmaya çalışıyorlar. Dün, seküler kesimin “ikna odalarını” saçma görenlerle, İslami kesimin “dini dayatmalarına” tavır alanlar bugün de bu kutuplaştırıcı siyasete karşı durmaya çalışıyorlar.
Burada bir noktaya değinmek gerek. Özgür Özel yönetimindeki CHP, seküler ve İslami kesim arasında bir tür melezleşmeyi öngörerek siyaset yaparken, Erdoğan giderek İslami renklerin toplumda daha baskın hale gelmesi için çabalıyor. Hiçbir biçimde seküler kesimle bir tür melezleşme siyaseti gütmüyor. Bu da Ray ve Estaban’ın öngördüğü gibi çatışma olasılığını daha da fazla yakınlaştırıyor.
Onlardan ve bizden söylemesi!






























Brecht'in "Sezuan'ın İyi İnsanı" oyununda yanılmıyorsam- Shen Te'nin bir tiradı vardır; " bizim ülkemizde iyiler iyi kalamaz / boş olursa çanaklar..." Bu tirad son zamanlarda aklıma sıkça geliyor nedense...Sınıf mücadelesi düşük profilli de olsa-kaçınılmaz olarak- devam ederken, altı harlatılan kimlik siyasetinin belirleyici görüntüsü toplumda bir kutuplasma (polarizasyon) yarattı kuşkusuz. Ancak; bir taraftaki "Kabede hacılar hu der"cilerin özünde çıkar ortaklığı üzerine kurduğu ve azınlığa düşmüş birlikteliği, öte tarafta giderek çanakları boşalan, iyi kalmakta zorlanan seküler / demokrat / cumhuriyetçi kimlik arasındaki doğal çelişki de, uzlaşmaz olmasa da kolay sonlanabilecek bir çelişki değil. Çanakların boşalması çoğunluk gibi görünse de bu mahallenin konsolide olabilmesini önlüyor. Eve götürülecek ekmek herşeyin önüne geçiyor. Peki sorun bu çelişkiyi çözmeyi birincil hedef olarak görüp, "biz" olmaya çalışmak mı olmalı? Yoksa gruplardan azınlıkta olanın çekirdek kadrolarını ( de ki %20) "biz"e katmaya çalışmak yerine bakiye kahir ekseriyeti soyut demokrasi, özgürlük...tartışmalarında daha da ayrıştırmadan, somut hedefe odaklanmak mı? Bu somut hedef, karşı olduğuna direnmenin yaratacağı birleştirici güçle erken/hemen seçim talebini ete kemiğe büründürmek olmalıdır bence.Olmazsa; bir elimizde külah ( ona anlatılacak pek çok söyleme maruz kalıyoruz), bir elimizde havan (içinde dövdüğümüz su hiç bitmiyor) ayni türküleri söyleyip, belirsiz bir gelecekte ve nasıl geleceğini bilmediğimiz güzel günlerin hayaliyle yaşamaya devam ederiz.
Ender SEREN
13-03-2026 15:39