© Yeni Arayış

Trump, Anti-Trump’tır: Donald Trump’un paralel evreni*

Ülkeyi kendi suretinde yeniden yaratacağını sanıyordu. Onun yerine, batmış, kırılmış ve yeni bir yönetime muhtaç bir kumarhane gibi bırakacak gibi görünüyor. Eğer azil işlemi fiilen işlemez hale gelmemiş olsaydı, onu görevden alıp bu kötü yönetimi sona erdirebilirdik. Şu anki haliyle ise neredeyse üç yıl daha katlanmamız gerekiyor. Bu süreci bütün olarak atlatıp atlatamayacağımız hâlâ açık bir soru.

Trump’ın hayalinde popüler, başarılı başkan olduğu paralel bir evren var.

Yaşadığımız reel dünyada ise Trump, siyasi manzarayı net bir şekilde görüyor. Dar bir zafer kazandığını, silip süpürmediğini biliyor. Onu zirveye taşıyan kilit seçmenlerin onu seçme sebebinin yaşam maliyetini düşürmek ve pandemi öncesine geri dönmek olduğunu biliyor.

 Üstelik kendisinden önceki başkanın son derece popüler olmaması gibi bir avantajı da var — işler ters giderse suçlanacak kolay bir hedef mevcut. Ancak yine de sınırlı ve sonlu bir siyasi sermayeyle başlıyor.

Modern Amerikan halkı kuşkucu, değişken ve çabuk öfkeleniyor. Doğru hamle, bu sermayeyi dikkatli kullanmak; halkın güveniyle kumar oynamamak.

Varsayımsal Başkan Trump, siyasi direncin en az olduğu yolu seçerdi. Cumhuriyetçi Kongre çoğunluğuyla birlikte yeni bir teşvik paketi gönderir, ilk dönemindeki en önemli siyasi başarısını tekrarlar ve Amerikalıların çoğuna maliyetleri düşürme vaadini yerine getirirdi. Kongre ile kritik mallara yönelik mütevazı tarifeler üzerinde çalışır ve sınır dışı etme konusunda daha az sert bir yol izlerdi.

Söz verdiği gibi hapishane ve cezaevlerindeki kişilere — “en kötüler”e — odaklanırdı. Ayrıca Russell Vought ve Stephen Miller gibi en fanatik yardımcılarını ve vekillerini sert siyasi sınırlarla kısıtlardı. Bu Trump, Elon Musk’a yürütme organını teslim etmez ve siyasi rakiplerine karşı intikam arzusunu en azından daha yapıcı bir şekilde yönlendirirdi. Federal hükümetin yönetimini de rezil bir çapulcu, aparatçik ve televizyon kişilikleri tayfasına bırakmazdı.

Kısacası bu Trump, ilk dönemindeki yaklaşımı tekrar ederdi.

Hâlâ yolsuz olurdu. Hâlâ genel ahlak sınırlarını zorlardı. Hâlâ gürültücü, sınır tanımaz ve siyasi normlara küçümseyici olurdu. Ama yönetim gerçeklerinin pratik ağırlığıyla bir miktar dizginlenirdi. Ve bu dizginlenme, ona daha otoriter hedeflerini yani sivil toplumu kısıtlamak ve federal hükümet, mahkemeler ve Kongre dahil tüm gücü konsolide etmek kademeli olarak gerçekleştirme alanı verirdi.

Liberal toplum ve anayasal hükümet açısından bakıldığında, daha temkinli ve sistematik bir Trump’ın halk ve siyasi desteğiyle Amerika’yı tam anlamıyla otoriter bir rejime dönüştürdüğü bu alternatif dünya, ikinci Trump döneminin en kötü senaryosu olurdu.

Şanslıyız ki bu alternatif gerçeklik hayal bile edilemez. Trump’ın en ufak bir erteleme tatmini kapasitesi olduğuna dair hiçbir belirti yok. Hayat bir dizi marshmallow (zevki erteleme) testi ise, o bu testlerin hepsini birbiri ardına kaybetmiş; yalnızca muazzam serveti ve ayrıcalıkları sayesinde ayakta kalmış biri.

Gerçek Trump o kadar benmerkezci, o kadar bariz narsisizmle dolu, yönetim detaylarına o kadar kayıtsız ve en temel dürtülerini tatmin etmeye o kadar hevesli ki, otoriter hayallerini gerçekleştirmesi zaten çok düşük ihtimaldi. Tüm bunlar, olabileceklerle olanı karşılaştırmak içindi: artık açıkça çöküşte olan, hatta tam bir çöküş yaşayan bir başkanlık.

 Büyük resmi düşünün. Trump şu anda hayatının en düşük popülarite dönemlerinden birinde. Ortalama onay oranı yaklaşık -13 ile -20 puan arasında değişiyor. Önemli her konuda olumsuz puan alıyor. Anayasa Mahkemesi onun imzasını taşıyan ekonomik programını iptal etti ve göçmenlik uygulamaları seçmenler arasında o kadar toksik hale geldi ki, İç Güvenlik Bakanı Kristi Noem’i istifa ettirmek zorunda kaldı.

Ofise gelmesini sağlayan koalisyonu darmadağın etti: Latinler, genç erkekler ve Siyah Amerikalılar arasında büyük kayıplar yaşadı, çekirdek tabanı olan üniversite eğitimi almamış beyaz seçmenlerle ise ancak ayakta kalabiliyor.

Elbette Trump hâlâ eskisi kadar popüler olduğunu iddia ediyor, ama Cumhuriyetçi milletvekilleri bile duvara yazılanı görüyor. Kongre’den tarihi sayıda istifa var ve bunların çoğu Cumhuriyetçi.

Son olarak ve en önemlisi, başkanın pervasız, sorumsuz ve ahlaksız İran savaşı — ne halk desteği ne de Kongre onayı olmadan başlatılan savaş. Bombalamalar başladıktan kısa süre sonra bir ilkokulu vurdu ve 175’ten fazla kişi, çoğunluğu çocuk olmak üzere öldü. İki haftaya yaklaşırken çatışma başlangıçtaki sınırlı kapsamını çoktan aştı, başka tarafları da içine kattı ve küresel ekonomiyi tehdit ediyor. Bu yüzden modern Amerikan tarihinde en az destek gören savaş olması da şaşırtıcı değil; destekleyenler neredeyse yalnızca başkanın partisindeki yandaşları.

Başkanın siyasi çöküşünün aslında önemsiz olduğunu düşünmek cazip gelebilir. Teflon Don olarak utançsızlığı, şöhreti ve kişilik kültü onu siyasi felaketlere karşı daima ayakta tutar. Suya batabilir ama asla dibe batmaz. Ama hikâyeyi burada bitirmek, başkanlık prestiji ile başkanlık gücü arasındaki daha büyük ilişkiyi kaçırmak olur.

Siyaset bilimci Jeffrey Tulis, “The Rhetorical Presidency” (Sözel Başkanlık) kitabında başka bir siyaset bilimci Richard Neustadt’tan alıntı yaparak şunu söyler: “Başkanlık emirleri asla kendi kendine uygulanmaz. Etkinlikleri, gayriresmi gücün ustalıkla kullanılmasına; diğer siyasetçilere başkanın istediğini yaparlarsa kendilerine yardım edileceğini ya da en azından zarar görmeyeceğini göstermeye bağlıdır.”

İkinci Trump yönetimi, “emperyal başkanlık” ve “birleşik yürütme” kavramlarını tamamen benimsemiş durumda. Ancak her iki kavramın da temel zayıflığı, başkanlık gücünü katı, iyi tanımlı ve son derece biçimsel olarak ele alması Baş Yargıç John Roberts’ın Trump vs ABD kararında bu konu “çekirdek görevler” olarak ifade edilmişti.

Gerçeklik daha karmaşık. Başkanların emretme, emir verme ve anında sonuç alma gücü varmış gibi görünebilir. Ama Tulis’in hatırlattığı gibi, başarılı başkanlar çoğunlukla emir vermek yerine ikna eder, teşvik eder ve uzlaştırır; çünkü başkanlığın biçimsel yetkisi hükümetin diğer aktörlerine kıyasla sınırlıdır. Şüpheci bir milletvekili ya da inatçı bir bürokrat, başkanın gündemini raydan çıkarabilir ve onu öfkeli bir halkın insafına bırakabilir. Bu yüzden ofisi en iyi yöneten kişiler nadiren tiran gibi davranır, yürütme organına talepler yağdırmaz. Onun yerine farklı çıkarları tek bir hedef etrafında birleştiren birleştiriciler olarak hareket ederler.

Bu paradigma içinde başkanlık prestiji, başkanlık gücünün çalışmasını sağlayan paradır. Popüler ve sevilen bir başkan, gündemini gerçekleştirmek için daha fazla kaynağa sahiptir. Sınırlı biçimsel yetkisini destekleyecek gayriresmi güce sahiptir. Buna karşılık güvensiz, bölücü ve popüler olmayan bir başkan ise, kendi kaderlerinden başkanın çıkarlarından daha fazla endişe duyan siyasi aktörler üzerinde iradesini işletemez.

Ve tam da bunu bu başkanda görüyoruz: siyasi sermayesini Amerikan siyasi sisteminin doğasını yeniden şekillendirme yönünde felaket bir kumarla harcadıktan bir yıl sonra. Hızla eriyen konumu, milletvekillerini gündemini desteklemeye zorlama yeteneğini kısıtladı: Amerikayı KORU Yasası’nın Kongre’den geçmesi için yaptığı boş taleplere ya da İç Güvenlik Bakanlığı’nın fiilen kapanmasına bakın. Bu hızlı düşüş, aynı zamanda yönetimin sivil toplumu kısıtlama girişimlerine karşı kurumsal direncin maliyetini düşürdü ve başkanın en agresif güç gaspına karşı yargı muhalefetini de aynı şekilde kolaylaştırdı.

Trump’a karşı Yüksek Mahkeme’nin verdiği iki en önemli kararın, başkanın prestijinin dibe vurduğu dönemde gelmesi tesadüf değil. Fark etmişsinizdir ki aylarca üçüncü dönem olasılığını ima ettikten sonra Trump bu konuyu büyük ölçüde bıraktı. Belki hâlâ niyeti vardır. Ya da belki yeterince öz farkındalığı vardır ve hayalindeki muzaffer lider olmadığını aslında Beyaz Saray’ı darmadağın, eylemleri dünyayı kaosa sürüklemiş bir lame duck (topal ördek) olduğunu anlamıştır.

Ülkeyi kendi suretinde yeniden yaratacağını sanıyordu. Onun yerine, batmış, kırılmış ve yeni bir yönetime muhtaç bir kumarhane gibi bırakacak gibi görünüyor. Eğer azil işlemi fiilen işlemez hale gelmemiş olsaydı, onu görevden alıp bu kötü yönetimi sona erdirebilirdik. Şu anki haliyle ise neredeyse üç yıl daha katlanmamız gerekiyor. Bu süreci bütün olarak atlatıp atlatamayacağımız hâlâ açık bir soru.

 


* Jamelle Bouie (New York Times Opinion Köşe Yazarı)

Çeviren: Çağatay Arslan

Orijinal Kaynak: https://www.nytimes.com/2026/03/11/opinion/trump-iran-wartime-presidents.html 

 

 

İlginizi Çekebilir

TÜM HABERLER