Ankara’yı sınırlamak: Avrupa Parlamentosu, Türkiye’nin gelecek AB Savunma Projelerindeki rolünü hedef aldı
ÇEVİRİAvrupa Parlamentosu Güvenlik ve Savunma Komitesi (SEDE), son yıllarda Türkiye’nin Avrupa savunma projelerine katılımını sınırlamak önemli adımlardan birini attı. 29’a karşı 5 oy ve 1 çekimserle kabul edilen değişiklik, Ankara’yı 2028-2034 dönemini kapsayan yeni Horizon Europe programının savunma bileşenlerinden dışlıyor.
Ancak bu oylama, Türkiye’nin Horizon Europe programından tamamen çıkarıldığı anlamına gelmiyor. Resmi olarak bu, yalnızca AB’nin karar alma sürecinin bir aşamasıyla ilgili ve nihai bir karar değil. Bu önemli bir ayrım; çünkü özellikle bazı Türk ve Yunan medya organları, Ankara’nın programdan “tamamen çıkarıldığı” başlıkları atmaya başladı.
Gerçekte ise değişiklik, yalnızca savunma, güvenlik ve ikili kullanımlı teknolojilere yönelik gelecek projeleri kapsıyor. Türkiye, programın sivil alanlarında (bilim, sağlık, iklim, dijital teknolojiler ve endüstriyel araştırma) katılımcı olmaya devam ediyor.
Siyasi açıdan bakıldığında ise bu oylamanın çok daha geniş bir önemi var. Avrupa’da Türkiye ile ilişkiler konusunda iki rakip vizyonun giderek netleştiğini gösteriyor: Biri Ankara’yı zorlu ama stratejik olarak vazgeçilmez bir ortak olarak görüyor. Diğeri ise Türkiye’yi stratejik ve en hassas alanların dışında tutmak istiyor.
Aynı zamanda unutulmamalı ki, Avrupa Birliği şu anda kendi askeri ve endüstriyel kapasitesini inşa etmek için ciddi bir baskı altına girdi. Rusya-Ukrayna savaşı, ABD güvenlik garantilerinin kalıcılığına dair endişeler ve “stratejik özerklik” tartışmalarının yeniden alevlenmesi, AB üyesi ülkeleri askeri harcamaları artırmaya ve Security Action for Europe gibi yeni araçlar geliştirmeye itiyor.
SEDE’deki oylama, AB’nin stratejik özerklik ihtiyacından bahsetmesine rağmen temel bir soruya hâlâ cevap veremediğini gösterdi: Türkiye, bu yeni güvenlik mimarisinin içinde mi olmalı, yoksa yalnızca üye devletlerin işine geldiğinde kullanılan dış bir ortak mı?
Ne Kabul Edildi?
Kıbrıs Rum Milletvekili Costas Mavrides (Sosyalistler ve Demokratlar İlerici İttifakı) tarafından önerilen ve kabul edilen değişiklik, Türkiye’nin 2028-2034 Horizon Europe programının savunma bileşenlerine katılımını sınırlıyor. Oylama sonucu: 29 lehte, 5 aleyhte, 1 çekimser.
Bu, sembolik bir jest olmanın ötesinde, Avrupa Parlamentosu’nda Ankara’ya karşı güvenlik ve savunma alanında daha kısıtlayıcı bir yaklaşımın güçlü destek gördüğünün ciddi bir işareti.
Yine de belirtildiği gibi, bu Türkiye’nin Horizon Europe’dan tamamen “atıldığı” anlamına gelmiyor. Tartışmalı değişiklik, programın ilk kez daha fazla savunma, güvenlik ve ikili kullanımlı teknoloji projesi içerecek olan kısmını hedef alıyor.
Bu ayrım son derece önemli. Konu, Türkiye’yi Avrupa araştırma işbirliğinden tamamen kesmek değil; yalnızca en stratejik ve siyasi olarak hassas segmentten dışlamaya çalışmak.
Bu detay, olayın nasıl yorumlanması gerektiğini belirliyor. Bu, Avrupa savunma araçlarının gelecekteki şekli üzerine devam eden bir tartışmanın parçası olarak da görülmeli; AB ile Türkiye arasındaki araştırma ve geliştirme ilişkilerinin tamamen kopması söz konusu değil.
Horizon Europe Neden Birdenbire Bu Kadar Önemli Oldu?
Henüz birkaç yıl önce, üçüncü ülkelerin araştırma programlarına katılım kuralları üzerine bir tartışma, uzman ve bürokrat çevrelerin dışında pek dikkat çekmezdi. Bugün durum farklı çünkü Avrupa değişti.
Rusya-Ukrayna savaşı, ABD’nin uzun vadeli güvenlik garantilerine dair artan belirsizlik ve kendi askeri kapasitesini yeniden inşa etmenin yüksek maliyeti, Brüksel’de stratejik özerklik ve daha entegre bir Avrupa savunma politikası tartışmalarını yoğunlaştırdı.
Bu yeni güvenlik ortamında araştırma ve yenilik, daha geniş bir güç politikası alanının parçası haline geldi. Askeri teknolojiler, insansız sistemler, yapay zekâ, siber güvenlik, uydular, keşif, savaş alanı elektroniği, uzay teknolojileri ve ikili kullanımlı projeler artık tarafsız işbirliği alanları değil; gelecekteki stratejik üstünlüğün çekirdeği haline geldi.
Dolayısıyla bu programlara kimin katılabileceği sorusu giderek daha siyasi bir nitelik kazanıyor. Bazı AB dışı ülkelerin projeden dışlanması tartışmalı olsa da, bunun arkasındaki nedenleri hatırlamak önemli. AB, üye devletleri üzerinde daha fazla etkiye sahip ve gerektiğinde onları belirli iç ve dış politikaları benimsemeye teşvik edip zorlayabiliyor. Ancak üçüncü ülkelerde bu kaldıraç daha sınırlı. Bu da yatırımların teminatsız bir getiri riski taşımasına yol açabiliyor. İşte bu yüzden savunma mantığının yeni Horizon Europe versiyonuna dahil edilmesi bu kadar kritik. Eğer savunma, AB’nin en önemli araştırma ve yenilik fonlama programlarından birine dahil edilecekse, erişim kriterleri konusunda otomatik olarak bir tartışma doğuyor.
Türkiye: Vazgeçilmez ancak siyasi açıdan rahatsız edici ortak
Türkiye, Avrupa sisteminde benzersiz bir konumda yer almakta ve özellikle transatlantik ortaklığın zayıfladığı bir dönemde Avrupa güvenliği açısından önemi giderek artmaktadır. Ankara, NATO’nun ikinci büyük ordusuna sahiptir ve Avrupa, Orta Doğu, Karadeniz ile Doğu Akdeniz arasında stratejik olarak kritik bir konumu kontrol etmektedir. Ayrıca son on yılda savunma sanayini önemli ölçüde geliştirmiştir. Türk savunma ihracatının 2025 itibarıyla 10 milyar doları aşması beklenmektedir. Türk şirketleri insansız hava araçları, füze sistemleri, gemiler, muharebe araçları ve elektronik çözümler tedarik etmekte olup bunlar, Batı Avrupa’daki pahalı ve yavaş ilerleyen projelere giderek daha cazip bir alternatif olarak görülmektedir.
Salt askeri ve jeostratejik açıdan bakıldığında, Türkiye’nin Avrupa için önemi tartışılmazdır. Bu, NATO Genel Sekreteri Mark Rutte’nin Ankara’ya yaptığı ziyaret sırasında (21-22 Nisan 2026) da bir kez daha teyit edildi.
Ancak sorun şu ki, Türkiye’nin Avrupa Birliği ile ilişkileri uzun süredir yapısal olarak uyumsuz. Resmi olarak Ankara hâlâ aday ülke statüsünde. Pratikte ise katılım süreci donmuş durumda. Bu durum, özellikle Türkiye’nin Schengen Bölgesi’ne vizesiz giriş hakkı alamaması nedeniyle Türk tarafında büyük bir hayal kırıklığına yol açıyor.
Bu durum Birleşik Arap Emirlikleri’nden (6 Mayıs 2015’te Schengen’e tam vizesiz giriş hakkı kazandı) ve Bahreyn, Umman, Suudi Arabistan vatandaşlarından ayrışıyor. Son iki grup henüz tam vizesiz seyahat hakkına sahip olmasa da, Nisan 2024’ten itibaren ilk başvuruda beş yıla kadar geçerli çok girişli Schengen vizesi alabilmekteler.
Bu nedenle Türkiye’nin AB ile ortaklığının giderek daha “işlem odaklı” (transactional) bir hal alması şaşırtıcı değil. 2015 göç krizinden sonra Türk-AB ilişkileri samimi bir siyasi yakınlaşma yerine büyük ölçüde geçici anlaşmalara ve karşılıklı fayda alışverişine dayanır hale geldi.
Bu model bir süre işlese de savunma alanında yetersiz kaldı. Güvenlik ve savunmanın sağlanması; güven, öngörülebilirlik, ortak planlama ve asgari düzeyde stratejik uyum gerektirir. SEDE’nin aldığı karar, Avrupa’nın Türkiye politikasında temel bir paradoksu ortaya koyuyor. Bir yandan Avrupa Birliği, Türkiye’nin askeri ve endüstriyel potansiyeline birkaç yıl öncesine göre daha fazla ihtiyaç duyarken, diğer yandan ise Kıbrıs, Ege Denizi, Doğu Akdeniz, hukukun üstünlüğü ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın dış politikası gibi konulardaki siyasi anlaşmazlıklar, bazı üye ülkeleri Türkiye’yi en hassas güvenlik projelerinin dışında tutmaya yöneltiyor.
Avrupa, Türkiye’nin kabiliyetlerine itiraf etmek istediğinden daha fazla ihtiyaç duyuyor
Bazı AB ülkelerinde, özellikle daha esnek sanayi ortaklıkları arayanlar söz konusu olduğunda Türkiye değerli bir ortak olarak görünmektedir. Bunu, ardışık kamu ihaleleri ve ortak projeler de doğrulamaktadır. Birçok Avrupa silah programının pahalı, yavaş ve iç siyasi anlaşmazlıklarla yüklü olduğu bir dünyada Türk savunma sektörü; hız, ölçek, ortak üretim imkânları ve NATO çözümleriyle artan uyumluluk sunmaktadır. Bu açıdan Ankara’nın savunma kabiliyetlerinin geliştirilmesiyle ilgili alanlardan tamamen dışlanması çarpıcıdır ancak Türk dış politikasının dengeleyici ve bazen provokatif tarzı göz önüne alındığında bu anlaşılabilir bir durum.
Kıbrıs, Yunanistan ve Ankara’yı siyasi abluka altına almanın mantığı
Durum, özellikle bölgesel çatışmalar ve uluslararası hukuk anlaşmazlıkları üzerinden Türkiye’ye bakan devletler ve siyasi aktörler tarafından oldukça farklı algılanmaktadır. Burada Yunan ve Kıbrıslı Rum heyetleri kilit rol oynuyor. Bu ülkelerin politikacıları yıllardır Türkiye’yi “iyi komşuluk ilkelerine aykırı” davranmakla ve kendi çıkarlarını (ki bunu AB’nin tamamının çıkarı ile eşitlemekteler) hiçe saymakla suçluyorlar.
Her iki taraftan da provokatif açıklamalar (örneğin Erdoğan’ın meşhur “Bir gece ansızın gelebiliriz” sözü) bu algıyı güçlendiriyor.
Ayrıca adaların silahlandırılması ve sınır statüsünün sorgulanması gibi konular da buna katkıda bulunuyor. Ayrıca Costas Mavrides’in argümanları, Kuzey Kıbrıs’taki Türk askeri varlığı, Akdeniz’deki münhasır ekonomik bölge anlaşmazlıkları ve Türkiye’nin “Mavi Vatan” doktrini gibi konular sıkça dile getirilmektedir. Avrupa Parlamentosu da son Türkiye raporunda bu doktrini eleştirmekte.
Ancak AB üye devletleri arasındaki bakış açısı farklılıkları çok net. Bazı ülkeler özellikle Yunanistan ve Kıbrıs’ın yanı sıra Fransa ve Avusturya Türkiye’yi ağırlıklı olarak siyasi anlaşmazlıklar, hukukun üstünlüğü ve bölgesel gerilimler prizmasından görmekteler. Diğerleri arasında özellikle İspanya, İtalya ve kısmen Almanya Ankara’yı Avrupa güvenliği için vazgeçilmez bir ortak olarak daha pragmatik bir şekilde değerlendirmekten yanalar.
SEDE oylaması AB’nin uzun vadeli siyasi yönünü mü yansıtıyor?
Bu soru bugün oylamanın kendisinden daha önemli. SEDE Komitesi, tüm AB için nihai kararlar almıyor; daha çok siyasi tartışmaya yön veriyor. Eğer Komite’nin görüşü, prosedürün sonraki aşamalarında Avrupa Parlamentosu’nun diğer organları tarafından da desteklenir ve daha geniş bütçe müzakerelerinde yer alırsa, bu Türkiye’ye karşı güvenlik konularında daha kısıtlayıcı bir yaklaşımın kurumsal olarak yerleşmesine yol açabilir.
Öte yandan, bunun gerçekleşeceğine dair bir garanti yok. AB yasama süreci uzun, çok aşamalı ve müzakereye açık bir süreç. Burada sadece Parlamentodaki siyasi grupların tutumları değil, üye devletlerin çıkarları, Avrupa Komisyonu’nun duruşu ve genel jeopolitik bağlam da belirleyici olacak. Başka bir deyişle, bugünkü oy güçlü bir sinyal gönderiyor ama henüz nihai bir karar anlamına gelmiyor.
Türkiye ise zaten yanıt verdi ve “tamamen dışlanma” haberlerinin yanlış olduğunu, görüşmelerin sadece gelecek programın belirli unsurlarıyla ilgili olduğunu vurguladı. Buna rağmen Ankara, mevcut durumda mevzuatın siyasi yorumunun maddi hükümleri kadar önemli olduğunun farkında. Türkiye’nin Avrupa’nın stratejik projesinden dışlandığı algısının kalıcı hale gelmesi, Horizon Europe’un ötesinde sonuçlar doğurabilir.
Ankara’nın enerji dönüşü: Çeşitlendirme, yeni ittifaklar ve NATO’ya yansımaları
Horizon Europe’un ötesinde: Türkiye’nin Avrupa Savunma Mimarisine Erişim Sorunu
Horizon Europe anlaşmazlığı, çok daha geniş bir örüntünün parçası. Türkiye uzun süredir gelişmekte olan Avrupa güvenlik mimarisinde kilit rol oynama arzusunu dile getiriyor. Bu, yalnızca bireysel devletlerle endüstriyel işbirliğini değil, Security Action for Europe (SAFE) gibi yeni AB araçlarına ve kolektif savunma kabiliyetlerini destekleyen diğer mekanizmalara erişimi de kapsıyor. Sorun şu ki, Ankara’ya karşı siyasi blokaj yapısal bir hal almaya başlıyor. Türkiye NATO üyesi, AB işbirliğinin bazı alanlarında ortak ve bölgenin en önemli güvenlik aktörlerinden biri olmasına rağmen, AB’nin inşa ettiği en prestijli, stratejik ve mali açıdan en önemli mekanizmaların dışında tutuluyor. Bu durum her iki tarafta da artan bir gerilime yol açıyor.
Türkiye için bu, rolünün tanınmaması anlamına geliyor. Bazı AB üyesi ülkeler için ise Ankara üzerinde siyasi baskı aracı. Sonuç, istikrarlı olduğu söylenemeyecek bir ilişki modeli.
Avrupa Türkiye’nin potansiyelinden yararlanmak istiyor ama Ankara’ya müzakere masasında tam bir koltuk vermeyi reddediyor. Türkiye stratejik ortak muamelesi görmek istiyor ama siyasi olarak ayrımcı bulduğu koşulları kabul etmiyor. Horizon Europe programı, bu yapısal çatışmanın son örneği.
En Büyük Paradoks: Avrupa Türk gücünü istiyor, Türk varlığını değil
Avrupa’da stratejik özerklik tartışması henüz tam olarak çözülmedi. Stratejik özerklik yalnızca bütçeleri artırmak ve yeni araçlar yaratmaktan ibaret değil. Aynı zamanda Avrupa’nın gelecekteki gücünü kiminle inşa etmek istediği sorusunu da cevaplandırmayı gerektiriyor. Eğer cevap tamamen siyasi olarak sorunsuz ortaklarla sınırlı kalırsa, AB’nin manevra alanı liderlerinin iddia ettiğinden çok daha dar olabilir. Ancak eğer Avrupa öncelikle güvenlik çıkarlarıyla hareket edecekse, zor ve kendi operasyonel modeliyle tam uyumlu olmayan ama vazgeçilmez ortaklarla işbirliği yapmayı öğrenmek zorunda kalacak.
* Natalia Adrianna Potera (Defence24’te siyasi bilimci ve analist olarak görev yapmaktadır. Bölgesel güvenlik alanında uzmanlaşmış olup özellikle Türkiye, Orta Doğu ve Kafkasya üzerine çalışmaktadır)
Çeviren: Çağatay Arslan
Orijinal Bağlantı: https://defence24.com/geopolitics/limiting-ankara-european-parliament-targets-turkiyes-role-in-future-eu-defence-projects
İlginizi Çekebilir