Netanyahu hep kazanıyor*
ÇEVİRİVe yine de bütün bunlar, Netanyahu ve İsrail devlet aygıtının başarı iddia edemeyeceği anlamına gelmiyor. Tam tersine, sorun tam da bu. Kendilerini öyle bir siyasi konuma çektiler ki, en azından şu an için başarı ilan etmek artık istikrarlı bir barış ya da daha güvenli bir İsrail geleceği gerektirmiyor. Yalnızca analistlerin "çimi biçme" dediği şeyi yani düşmanların kabiliyetlerini tekrar tekrar tahrip etme eylemini sürdürmesi ve İsrail genelinde kimsenin alternatif bir stratejik vizyon önermemesi gerekiyor. Bölge yanmaya devam ederken. İsrail, ezici gücünü gösteriyor ve bir kez daha hakimiyeti güvenlikle, taktiksel tırmanışı sürdürülebilir bir bölgesel düzenle karıştırıyor.
Benjamin Netanyahu, siyasi hayatının büyük bir kısmını İran'la savaşı yalnızca kaçınılmaz değil, aynı zamanda çoktan gecikmiş gibi göstermeye harcadı. Bu nedenle İsrail başbakanı için son çatışma, başladığı anda bir zaferdi. Her sonuç İsrail için iyi olduğu için değil; neredeyse her olası sonucu "her zaman haklı olduğunun" kanıtı olarak satabildiği için: İran'la yüzleşmek gerektiği, gücün kaçınılmaz olduğu ve gecikmenin tehdidi yalnızca daha tehlikeli hale getireceği.
Netanyahu'nun net bir zafere değil yalnızca kalıcı bir anlatıya ihtiyacı var. Bu sadece bu yıl sandık başına gidecek İsrailli seçmenleri oyalamakla ilgili değil. Aynı zamanda diplomasiyi her zaman alt eden bir İsrail ulusal güvenlik doktrinini pekiştirmekle de ilgili.
Gazze'deki çözümsüz felaket (neredeyse iki buçuk yıldır ayrım gözetmeyen yıkımdan sonra Hamas hâlâ orada), Lübnan'daki kriz (Hizbullah'la yenilenen çatışma azalma belirtisi göstermiyor), 7 Ekim ve tüm konularda siyasi hesap verebilirlik yerine Tahran'dan, varoluşsal düşmanlardan konuşulmasını istiyor.
İran'la savaş bu başarısızlıkları silmiyor, ama onları arka plana itiyor. Siyasi tartışma alanını Netanyahu'nun her zaman en güçlü hissettiği duygusal ve siyasi merkeze geri taşıyor: korkuyu kullanarak, yalnızca kendisinin İran'ın İsrail'e yönelik tehdidinin boyutunu gerçekten anladığı iddiası ve bunu güçle ortadan kaldırabileceği vaadi.
Bütün bu nedenlerle, savaş sonrasındaki herhangi bir senaryo Netanyahu için bir kazançtır. İran askeri baskı altında teslim olursa, diplomasinin başarısız olduğu yerde gücün başarıya ulaştığını söyleyebilir. İran direnir ama askeri olarak zayıflarsa, İsrail'in ülkenin nükleer ve füze kabiliyetlerini tahrip ederek zaman kazandığını söyleyebilir. İran hükümeti ayakta kalır ama kan kaybeder, izole olur ve iç gerilimlerle daha fazla meşgul olursa, inatçı bir düşmanı etkisiz hale getirdiğini iddia edebilir. İran'da uzun süreli kaos ve kan dökümü dönemi, Kudüs'te önlenebilecek bir trajedi olarak değil, uzaktan yönetilecek bir sorun olarak sunulabilir. Sertleşmiş bir İran rejimi bile "ülkeyle yüzleşmeye devam etmek gerektiği" anlatısına dahil edilebilir.
İran şu anda uzun süreli bir savaşa hazırlanıyor gibi görünürken ve İsrail'e sonsuz gibi görünen düzenli İran füzeleri yağarken Netanyahu muhtemelen sığınaklara saklanmayı ve çocukları okuldan uzak tutmayı "gerekli bir bedel" olarak savunacaktır.
Ve önceki çatışma versiyonlarının aksine, artık ona yanlış olduğunu söyleyecek kimse iktidarda değil. 2010 ve 2011'de Netanyahu İran'ın nükleer tesislerine saldırmayı düşündüğünde, İsrail'in güvenlik şefi ve üst düzey hükümet danışmanları karşı çıkmıştı. İsrail Savunma Kuvvetleri'nin böyle bir saldırıya hazır olmadığını ve kaydedilen ilerlemeyi bozabileceğini savunmuşlardı.
On beş yıl sonra, Netanyahu'nun etrafını sadık yandaşlar ve ideolojik politikacılarla doldurduğu için orduda ya da hükümette artık muhalif ses yok. Washington'da ise tetik parmağı kaşınan bir başkan var. Netanyahu böylece istediğini aldı: İstekli bir Beyaz Saray önderliğinde ABD-İsrail ortak kampanyası; Ayetullah Ali Hamaney'in öldürülmesiyle başlayan bir gösteri.
Geçen Haziran'da İran'a karşı savaş başlatmak zemin hazırlamaya yardımcı oldu. İsrail'in ilk ve operasyonel olarak etkileyici istihbarat ve askeri başarısı, Başkan Trump'ı İran'ın kilit nükleer tesislerine dev "sığınak delici" bombalarla saldırmaya ikna etmiş görünüyor. Sekiz ay sonra, Netanyahu'nun Trump'ın ilk planını alıp işi yarım bırakmasını istemediği açık.
Şubat sonundaki vuruşların öncesindeki aylarda Netanyahu Amerikan başkanı ile iki toplantı yaptı ve Şubat'ta İsrail Genelkurmay Başkanı gizlice Washington'a uçtu. Mar-a-Lago'da Netanyahu'nun, şu anda sergilenen İran'ın balistik füze kabiliyetlerinin hem İsrail hem de Körfez'deki ABD varlıkları için oluşturduğu tehdidi vurguladığı bildiriliyor. Ocak'taki İran protestolarından sonra Netanyahu'nun yenilenen savaş için hedefleri kaydırdığı, konuşmayı nükleer anlaşmadan balistik füzelere ve rejim istikrarsızlaştırmaya yönelttiği anlaşılıyor.
Washington'da özellikle Tahran'da temiz bir siyasi son hayal etme eğilimi var: kafası kesilmiş bir liderlik, uysal bir halef, hâlâ ayakta ama dizginlenmiş bir devlet. Ama sözde "Venezuela modeli" İran için ciddi bir şablon değil. İran daha büyük, rejimi daha köklü ve daha ideolojik.
İsrail için uzun vadeli maliyetler de önemsiz değil. Bunlar on yıllardır İsrail siyasetini harekete geçiren sorunun kalbine gidiyor: Ortadoğu'da askeri üstünlüğün gerçekten kalıcı güvenliğe dönüştürülüp dönüştürülemeyeceği.
Bu savaştan askeri olarak rakipsiz görünerek çıkan bir İsrail, aynı zamanda politik olarak daha da izole olabilir. Hakim bir güç yalnızca caydırmaz; aynı zamanda kin biriktirir. Bu kinin riskleri Ortadoğu'nun çok ötesine uzanıyor. Mevcut İran savaşından önce bile, ABD kamuoyu İsrail konusunda dramatik bir değişim göstermişti. Geçen ayki bir Gallup anketine göre Amerikalılar artık Filistinlilere İsraillilerden daha fazla sempati duyuyor: %41'e karşı %36 . Son yıllardaki çarpıcı bir şekilde İsrail'e ve Yahudi devletine Amerikan askeri yardımına destek de genel olarak eriyor.
Eğer bu savaş İran'da daha fazla sivil felakete ya da ABD için artan askeri kayıplara ve mali maliyetlere yol açarsa, bu ilişkiyi muhtemelen daha da kötüleştirecek. İsrail'e yönelik öfke ve suçlama atmosferi, Yahudi ve İsrail gücü hakkında komplo teorilerine ve antisemitik anlatılara dönüşme riski taşıyor. Bu endişe, Amerikan medyasının İsrail'in ABD'yi bu savaşa itip itmediği sorusuyla meşgul olması ve ABD'li yetkililerin savaş gerekçesinin İsrail'in niyetleriyle ilgili olduğunu belirten yorumlarından sonra daha da arttı.
İsrail liderlerinin açıkça dile getirmek istemediği bir başka tehlike de var: savaşın uzun vadeli insani sonuçları İranlılar kadar İsrailliler için de geçerli. İsrail Ulusal Güvenlik Konseyi, Tahran'la bağlantılı terör unsurlarının yurtdışında İsraillilere zarar vermeye çalıştığı konusunda zaten uyarı yapmıştı ve İsrail makamları büyükelçiliklerde ve Yahudilerin bulunduğu yerlerde güvenliği artırdı.
Devletler stratejik şokları tolere edebilir; siviller ise savaşların sonrasında intikam için daha yumuşak hedefleri seçen terör hücreleri veya bireyler tarafından tren istasyonlarında, sinagoglarda, havalimanlarında ve restoranlarda kurban olabilir. Bu fenomen, İsrail'in Gazze'deki eylemleri sonucu zaten başlamıştı.
Ve yine de bütün bunlar, Netanyahu ve İsrail devlet aygıtının başarı iddia edemeyeceği anlamına gelmiyor. Tam tersine, sorun tam da bu. Kendilerini öyle bir siyasi konuma çektiler ki, en azından şu an için başarı ilan etmek artık istikrarlı bir barış ya da daha güvenli bir İsrail geleceği gerektirmiyor. Yalnızca analistlerin "çimi biçme" dediği şeyi yani düşmanların kabiliyetlerini tekrar tekrar tahrip etme eylemini sürdürmesi ve İsrail genelinde kimsenin alternatif bir stratejik vizyon önermemesi gerekiyor.
Bölge yanmaya devam ederken.İsrail, ezici gücünü gösteriyor ve bir kez daha hakimiyeti güvenlikle, taktiksel tırmanışı sürdürülebilir bir bölgesel düzenle karıştırıyor.
Mairav Zonszein, kar amacı gütmeyen, çatışmaları önlemeye adanmış bir düşünce kuruluşu olan Uluslararası Kriz Grubu'nda kıdemli İsrail analisti olarak görev yapmaktadır. Tel Aviv'de yaşamaktadır.
* Mairav Zonszein (New York Times)
Çeviren: Çağatay Arslan
Orijinal Bağlantı: https://www.nytimes.com/2026/03/13/opinion/netanyahu-iran-israel-war.html
İlginizi Çekebilir