© Yeni Arayış

Mahkemeler demokrasiyi nasıl baltalıyor?*

Yaygın kanıya göre, mahkemeler seçilmiş hükümetten bağımsız olduğunda, yargı demokrasinin gerilemesine karşı bir kale görevi görür. Oysa mahkemeler hükümetten bağımsız olsalar bile, yargının davranışları sıklıkla demokrasiyi baltalamaktadır. Bu makale, demokrasiyi baltalayan beş farklı yargı davranışı türünü belirlemekte ve bu davranışları açıklayan kurumsal bir teori sunmaktadır. Hakim seçme kurumları gücü tek bir aktör veya grupta yoğunlaştırdığında, mahkemenin zaptını (court capture) mümkün kılar ve demokrasiye zarar veren yargı davranışlarına yol açar. Paradoksal olarak, seçilmiş hükümet dışındaki aktörler mahkemeleri ele geçirdiğinde, yargı hükümetten bağımsız olabilir ancak demokrasiyi baltalayıcı davranabilir. Yargıç seçme gücünü dağıtan kurumsal reformlar ve demokrasi yanlısı yargı müttefiklerinin seferberliği, mahkemelerin demokrasiyi baltalamak yerine korumalarını sağlayabilir.

Demokratik gerileme giderek yasal yollarla gerçekleştiği için, mahkemeler çoğu yerde merkezi aktörler haline gelmiştir.

Seçilmiş siyasi liderler, Brezilya, İsrail, Meksika, Macaristan, Hindistan, Polonya, Türkiye ve Amerika Birleşik Devletleri’nde olduğu gibi pek çok demokratik erozyon vakasında yargıyla çatışmıştır.

Yaygın kanı, mahkemelerin seçilmiş hükümetten bağımsız olduğunda “demokrasinin kalesi” olarak davrandıkları yönündedir. ABD Anayasası’nın mimarlarından Alexander Hamilton, yargının seçilmiş siyasetçilerin “tecavüz ve baskılarına karşı mükemmel bir engel” olduğunu yazmıştı.

Bu entelektüel geleneğe dayanarak akademisyenler, bağımsız yargıları “demokrasinin savunucuları” olarak yüceltmektedir.

Yargının demokrasiyi savunduğu yaygın biçimde varsayılırken, bu makale mahkemelerin sıklıkla demokrasiyi baltaladığını da savunmaktadır.

Mahkemeler seçilmiş hükümete bağımlı olduğunda, genellikle yürütmenin iktidar gaspını kolaylaştırarak demokrasiye zarar verirler.

Ancak mahkemeler seçilmiş hükümetten bağımsız olduklarında bile yani hükümetin etkisinden uzak kararlar alabiliyor olsalar bile dünya genelinde çeşitli antidemokratik davranışlarda bulunabilmektedir.

Yargıçlar özgür ve adil seçimleri baltalamış, vatandaşların haklarını kısıtlamış, seçilmiş yetkililerin yönetme gücünü aşırı sınırlamış ve hatta askeri darbeleri meşrulaştırmıştır.

Şaşırtıcı şekilde mahkemeler, demokrasiyi yalnızca yürütmeyi destekleyerek değil, ona karşı agresif bir şekilde mücadele ederek de tehlikeye atabilmektedir.

Mahkemeler bazen neden demokrasiyi baltalıyor? Ve mahkemeleri demokrasi için nasıl çalışır hale getirebiliriz?

Cevabın, yargıçların nasıl seçildiğinde yattığını savunuyorum. Yargıç seçme kurumları gücü tek bir siyasi figür veya grupta yoğunlaştırdığında, mahkeme zaptına (court capture) olanak tanır; yani siyasi, ekonomik veya sosyal aktörler mahkeme kararlarını kendi çıkarları lehine etkileyebilir.

Mevcut araştırmalar ağırlıklı olarak seçilmiş hükümetlerin mahkemeleri nasıl ele geçirdiğine odaklanırken, ben siyasi partilerden etnik gruplara, askeriyeden iş çevrelerine kadar çok çeşitli aktörlerin yargıyı demokrasiyi baltalamak için kullanabileceğine inanıyorum.

Paradoksal olarak, seçilmiş hükümet dışındaki aktörler mahkemeleri ele geçirdiğinde, yargı hükümetten bağımsız olabilir fakat demokrasiyi baltalayıcı davranabilir.

Mahkemelerin demokrasiyi neden baltaladığını anlamak, onları reforme etmek için de bir yol haritası sunar. Yargıç seçme kurumları gücü dağıttığında örneğin nitelikli çoğunluk gerekliliği, seçim sürecinde paylaşılan yetki veya yargıçlar için süre sınırlaması yoluyla mahkemeleri zapt edilmekten korur.

Seçilmiş yetkililer ve sosyal hareketler gibi demokrasi yanlısı yargı müttefiklerinin seferberliği de mahkemelerin demokrasiyi savunma gücünü artırabilir.

Mahkemeler Demokrasiye Karşı

Steven Levitsky ve Daniel Ziblatt’ın bu dergide yazdığı gibi, yargı gibi çoğunluk dışı kurumlar ya “demokrasiyi güçlendirici” ya da “demokrasiyi baltalayıcı” olabilir.

Akademisyenler uzun zamandır, seçilmemiş yargıçların seçilmiş çoğunlukların meşru politika tercihlerini engelleyerek demokrasiyi tehlikeye atabileceğini savunmaktadır.

Ancak ben, bunun ötesinde demokrasiyi baltalayan pek çok yargı davranışı türü olduğunu savunuyorum. Yargının davranışının demokrasiyi baltalayıp baltalamadığını ve nasıl baltaladığını anlamak için önce demokrasiyi tanımlamak gerekir.

Steven Levitsky ve Lucan Way’in tanımına göre demokrasi şu unsurları gerektirir:

“Özgür, adil ve rekabetçi seçimler”;

“Tam yetişkin oy hakkı” ve

“konuşma, basın ve örgütlenme özgürlüğü dahil geniş sivil özgürlük korumaları”;

“Seçilmiş yetkililerin yönetme gücünü sınırlayan seçilmemiş ‘vesayetçi’ otoritelerin (örneğin ordu, monarşi veya dini kurumlar) yokluğu”;

“İktidardakiler ile muhalefet arasında eşit bir oyun alanı.”

Yargı, demokrasiyi bu boyutların her birinde baltalayabilir. Demokrasi çok boyutlu bir kavram olduğu için, demokrasiyi baltalayan birden fazla ve farklı yargı davranışı türü vardır.

Ayrıca, mahkemelerin hükümet aleyhine karar verip vermemesi yargı bağımsızlığının en yaygın kullanılan ölçütü olsa da yargının demokrasiyi koruyup korumadığını veya baltalayıp baltalamadığını tam olarak ayırt edemez.

Seçilmiş hükümet sivil özgürlükleri kısıtlamaya çalışıyorsa, hükümete karşı karar vermek demokrasiyi korur. Ancak hükümet politikaları sivil özgürlükleri genişletmeyi veya hesap vermeyen bir orduyu sivil denetime almayı amaçlıyorsa, hükümete karşı karar vermek demokrasiye zarar verir.

Yargı davranışının demokrasiyi baltalayıp baltalamadığını ve nasıl baltaladığını belirlemek için mahkeme kararlarının somut içeriğine bakmak gerekir. Bu makale, demokrasiyi baltalayan beş farklı yargı davranışı türünü belirlemektedir.

Yürütmeyi Güçlendiren Davranış

Mahkemelerin demokrasiyi baltaladığı ilk ve en yaygın yol, sistematik olarak seçilmiş hükümeti kayırarak oyun alanını iktidardakiler lehine eğmektir.

Dünya genelinde yargı organları sıklıkla “yürütme yetkisinin genişletilmesi” sürecini (executive aggrandizement) mümkün kılmıştır. Bu süreçte seçilmiş yürütme organları kendi güçlerini sınırlayan denetim mekanizmalarını zayıflatır.

Yürütmeyi güçlendiren davranışın net bir göstergesi, yüksek mahkemelerin 1990’dan beri 19 ülkede görevdeki başkanların anayasal olarak belirlenmiş görev sürelerini aşmalarına izin vermesidir.

Örneğin 2021’de El Salvador’da Anayasa Mahkemesi, Başkan Nayib Bukele’nin ikinci kez aday olmasına izin verdi; oysa anayasa altı ayrı maddede ardışık başkanlık yasağı getirmektedir.

Bolivya’da 2017’de halk anayasa değişikliği referandumunda Evo Morales’in dördüncü kez aday olmasını reddettiği halde, iktidara yakın Anayasa Mahkemesi süresiz yeniden seçilme hakkı tanıdı.

Seçimleri Baltalayan Davranış

Mahkemeler, özgür, adil ve rekabetçi seçimleri zayıflatarak demokrasiye zarar verir. Yargı yürütmeye bağımlı olduğunda, muhalefetin kazandığı seçimleri iptal etmiş veya hükümsüz kılmıştır.

Bu durum örneğin 2010’da Fildişi Sahili’nde, 2019’da Türkiye’de, 2016 ve 2024’te Venezuela’da yaşanmıştır.

Ancak mahkemeler bazen tam tersi yönde karar vererek de seçimleri baltalamıştır: iktidardaki hükümetlerin meşru zaferlerini zayıflatmışlardır.

Arap Baharı sırasında Mısır buna çarpıcı bir örnektir. 2012’de Mısır Yüksek Anayasa Mahkemesi, İslâmcıların önderliğindeki parlamentoyu feshederek kırılgan demokratik geçiş sürecini sabote etmiştir. Bu, Mısır’ın 60 yıl sonra halk tarafından seçilen ilk parlamentosuydu. Birkaç ay sonra aynı mahkeme planlanan parlamento seçimlerini iptal etti. Yeni seçilen İslâmcı hükümete karşı son derece bağımsız olmasına rağmen Mısır yargısı, özgür ve adil seçimleri korumak yerine rayından çıkardı.

Seçimleri baltalama davranışına başka klasik bir örnek Tayland’dır. 2006 Mayıs’ında Tayland Anayasa Mahkemesi, Başbakan Thaksin Shinawatra’nın seçim zaferini iptal etti. Bu karar, Tayland Kralı’nın yüksek yargı mensuplarına seçim sonuçlarını iptal etmeleri çağrısından sadece birkaç gün sonraydı.

Thaksin üç kez üst üste seçim kazanmış olmasına rağmen yargı, seçilmiş hükümetten çarpıcı bir bağımsızılık göstererek seçim sonuçlarını geçersiz kıldı ve 2006 askeri darbesine zemin hazırladı.

2014’te Anayasa Mahkemesi yine seçilmiş bir başbakanı görevden aldı; bu kez Thaksin’in kız kardeşi Yingluck Shinawatra’yı. Bu karar, iki hafta sonra başka bir askeri darbenin yolunu açtı.

Tayland yargısının seçimlere karşı “Whac-a-Mole” (Lunaparklardaki tokmakla köstebek vurma) oyunu bugün de devam ediyor. 2025’te Anayasa Mahkemesi Thaksin’in kızı Başbakan Paetongtarn Shinawatra’yı da görevden aldı.

Siyaset bilimci Eugénie Mérieau’nun belirttiği gibi, 1997’den beri Tayland Anayasa Mahkemesi “çoğu pro-demokrasi, anti-askeri siyasi partiyi kapattı, tüm seçilmiş başbakanları görevden aldı ve iki askeri darbenin yolunu açtı.”

Hakları Kısıtlayan Davranış

Mahkemeler demokrasiyi, vatandaşların haklarını (oy kullanma hakkı ve sivil özgürlükler dahil) korumak yerine kısıtlayarak da baltalar. Özellikle tek bir etnik veya baskın grubun hâkim olduğu siyasi sistemlerde yargı, dışlanmış grupların haklarını sıklıkla kısıtlar.

ABD Yüksek Mahkemesi’nin sicili buna örnektir: 1857’de Dred Scott kararında, Afrikalı köle veya eski kölelerin “beyaz insanın saygı duymak zorunda olduğu hiçbir hakkı olmadığını” belirterek vatandaş olamayacaklarına hükmetti.

1875’te Minor v. Happersett kararında kadınlara oy hakkı tanınmamasını anayasaya uygun buldu.

1896’da Plessy v. Ferguson kararında “ayrı ama eşit” doktriniyle ırk ayrımcılığını meşrulaştırdı.

Yani mahkemeler, seçilmiş hükümetten bağımsız olsalar bile vatandaşların haklarını aktif olarak kısıtlayabilmektedir.

Seçilmemiş Elitleri Güçlendirmek

Yargı organları, demokrasiyi seçilmemiş elitleri (asker, monarşi, iş dünyası ve dini otoriteler) güçlendirerek de zayıflatır. Aşırı durumlarda mahkemeler askeri darbeleri bile meşrulaştırmıştır. 2009’da Honduras’ta Yüksek Mahkeme, Başkan Manuel Zelaya’ya karşı askeri müdahaleye yasal kılıf hazırladı. Asker darbe yapıp Zelaya’yı sürgüne gönderince, yargı da askeri komutanları akladı.

2000’de Pakistan Yüksek Mahkemesi General Pervez Musharraf’ın 1999 darbesini oybirliğiyle onayladı. 2013’te Mısır’da ordu seçilmiş Cumhurbaşkanı Muhammed Mursi’yi devirdiğinde, Yüksek Anayasa Mahkemesi Başkanı darbecilerle işbirliği yaparak geçici cumhurbaşkanı oldu.

Yargı, yasal gerekçe yaratarak veya darbecilerin eylemlerini meşru ilan ederek Burkina Faso (2022), Gine (2021), Mali (2021), Tayland (2006, 2014), Venezuela (2002) ve Zimbabwe (2017) gibi ülkelerde askeri darbelere zemin hazırlamıştır.

Aşırı Yargısal Denetim

Son olarak mahkemeler, seçilmiş yetkililerin yönetme yetkisini ellerinden alarak demokrasiyi baltalar. Steven Levitsky ve Daniel Ziblatt’ın dediği gibi “aşırı yargısal denetim”, mahkemelerin “temel hakları veya demokratik süreci tehdit etmeyen sıradan yasaları iptal etmesi” durumudur.

Bu tür demokrasi karşıtı yargısal davranış, son derece bağımsız mahkemelerin olduğu ülkelerde yaygındır.

Brezilya’da Federal Yüksek Mahkeme, eski Başkan Jair Bolsonaro’nun güç gaspı girişimini engellemesine rağmen bugün olağan politika konularında da muazzam bir güç kullanmaktadır.

En üst mahkeme marihuananın suç olmaktan çıkarılması, internetteki konuşma özgürlüğünün düzenlenmesi, hemşirelerin asgari ücreti ve sosyal güvenlik katkı payı matrahı gibi konularda kararlar vermiştir.

Pakistan’da yargı 2007’den beri yürütme ve ordudan daha bağımsız hale gelmesine rağmen, seçilmiş parlamentonun yönetme rolünü zayıflatmıştır.

Hukukçu Yasser Kureshi’ye göre Pakistan yargısı “yargısal genişleme” yoluyla seçilmiş kurumların yerine kendini temel temsil ve çıkarların dile getirildiği mecra haline getirmiştir.

Mahkemeler Demokrasiyi Neden Zayıflatıyor?

Bu makale, yargının davranışının demokrasiyi nasıl sabote ettiğini açıklamak üzere kurumsal bir teori sunuyor. Farklı hukuk sistemlerinde yargı seçimi organları yani hâkimlerin seçilmesine dair yazılı ve yazılı olmayan prosedürler siyasi aktörler arasında gücü dağıtma veya yoğunlaştırma bakımından büyük farklılıklar gösterir.

Bazı organlar hâkim seçme gücünü dağıtır. Örneğin, hâkim atamalarında nitelikli çoğunluk (supermajority) şartı, daha fazla siyasi aktöre adaylar üzerinde veto hakkı tanır.

Yasama organının iki meclisine de rol veren, seçilmiş yetkililere, mevcut hâkimlere ve hukuk profesyonellerine yetki dağıtan prosedürler, farklı tercihlere sahip paydaşlar arasında gücü paylaşır.

Hâkimler için görev süresi sınırı ve zorunlu emeklilik yaşı, zaman içinde tek bir siyasi partinin veya bakış açısının hâkim atama gücünü tekeline almasını önlemeye yardımcı olur.

Buna karşılık bazı yapılanmalar da hâkim seçme gücünü tek bir kişi veya grupta yoğunlaştırır.

Örneğin Tayland’ın 2017 Anayasası’na göre kral, hâkimleri atama ve görevden alma yetkisine sahiptir ve tüm hâkimler “Majesteleri Kral’a sadık kalacaklarına” dair yemin etmek zorundadır.

Yargı seçimi organları gücü tek bir siyasi aktör veya grupta yoğunlaştırdığında, demokrasiyi sabote eden yargı davranışını mümkün kılar. Bunun nedeni, gücü yoğunlaştıran kurumların “mahkeme zaptı” (court capture) sürecini kolaylaştırmasıdır.

Bu süreçte belirli siyasi, ekonomik veya sosyal aktörler, mahkeme kararlarını kendi çıkarlarını sürekli olarak kollayacak şekilde etkileyebilir. Seçilmiş yürütme organından seçilmemiş elitlere kadar farklı aktörler mahkemeleri zapt edebilir ve bu da demokrasiyi zayıflatan yargı davranışının farklı türlerine yol açar.

Mahkemelerin zapt edildiğini nasıl anlarız?

Herkes örneğin milyarderlerin yargıyı ele geçirdiğini iddia edebilir. Mahkeme zapt etmeyi kanıtlamak için üç unsur gereklidir:

Tutarsız bir yargı yanlılığı örüntüsü.

Örneğin milyarderler mahkemeleri ele geçirdiyse, hâkimlerin milyarderler lehine karar verme olasılığı, alt, orta veya diğer üst sınıf davacılara göre belirgin şekilde daha yüksek olmalıdır.

Yerleşik hukukun dışına çıkan karar örüntüsü.

Sadece yasama organının milyarderleri avantajlı kılan yasalar çıkarması veya anayasanın mülkiyet sahiplerini koruması yeterli değildir. Mahkemeler, kampanya finansmanı yasaları gibi mevcut kuralları, milyarderleri daha da güçlendirecek şekilde yorumlamalıdır.

Yargıyı etkilemeye yönelik açık niyet ve eylem.

Milyarderlerin hâkimlerle tekrar tekrar sosyalleşmesi, onlara mali yararlar sağlaması veya özel jetleriyle uçurması gibi somut eylemler olmalıdır.

Mahkemeleri kimin ele geçirdiği, ortaya çıkan demokrasiyi zayıflatan yargı davranışının türünü güçlü şekilde belirler. Mevcut araştırmalar genellikle seçilmiş liderlerin mahkemeleri zapt etmesine odaklanır ve bunun “yürütmeyi güçlendirici” yargı davranışına yol açtığını gösterir.

Örneğin El Salvador’da 2021’de Başkan Bukele’nin partisinin kontrolündeki parlamento Anayasa Mahkemesi’ndeki beş hâkimi birden görevden aldıktan sonra, yeni atanan hâkimler hızla Bukele’nin tekrar aday olabileceğini hükme bağladı.

Venezuela’da Hugo Chávez’in 2004’te Yüksek Mahkeme’nin üye sayısını artıran ve hâkimleri daha kolay görevden almayı sağlayan yasayı çıkarmasından sonra mahkeme, “temel tüm önemli davalarda hükümet lehine karar verdi.”

Ancak yürütme organı tek zapt edici değildir. Seçilmemiş elitler, siyasi partiler ve etnik gruplar da dahil olmak üzere çeşitli güçler mahkemeleri ele geçirebilir. Bu da demokrasiyi zayıflatan yargı davranışının farklı çeşitlerine yol açar.

Paradoksal olarak, mahkemeler seçilmiş hükümet dışındaki aktörler tarafından ele geçirildiğinde, yürütmeye karşı bağımsız görünebilirler ama başka aktörlere bağımlı kalırlar. Böyle durumlarda yürütmeden bağımsızlık iki ucu keskin bir kılıçtır:

Mahkemeler yürütme gücünü sınırlarken, demokrasiyi başka boyutlarda zayıflatır.

Bazen seçilmemiş elitler (ordular veya monarşiler gibi) mahkemeleri ele geçirir ve onları seçilmiş hükümetleri sabote etmek için kullanır. Arap Baharı sırasında Mısır’da, devrilen diktatör döneminde atanmış üst düzey hâkimler eski eliti korudu, yeni seçilen İslamcı hükümeti zayıflattı ve 2013 askeri darbesini mümkün kıldı.

Tayland’da kral hâkim seçiminde söz sahibi olduğu için mahkemeler, “Kral’ın Başında Olduğu Demokrasi” ilkesine meydan okuyan seçilmiş hükümetleri tekrar tekrar görevden aldı. Tayland kralı 2006’da yargıya açık müdahalede bulundu: Yüksek rütbeli hâkimlere hitaben yaptığı konuşmada Thaksin hükümetinin seçim zaferini iptal etmelerini istedi ve hâkimler bunu birkaç gün içinde yaptı.

Her iki vakada da seçilmemiş elitler Mısır ordusu ve Tayland monarşisi mahkemeleri seçilmiş siyasetçilere karşı silah olarak kullandı.

Siyasi partiler de sıklıkla mahkemeleri ele geçirir ve bu da farklı bir demokrasiyi zayıflatma biçimine yol açar. Polonya’da 2015’te popülist Hukuk ve Adalet (PiS) Partisi iktidara gelip Anayasa Mahkemesi’ni doldurduktan sonra yargı, klasik yürütmeyi güçlendirici davranış sergiledi. Ancak 2023’te muhalefet koalisyonu parlamentoyu ele geçirdiğinden beri Anayasa Mahkemesi bu kez yeni hükümete karşı kararlar vererek demokrasiyi farklı şekilde zayıflatıyor:

Medya ve yargıdaki demokratik reformları engelliyor ve hatta yeni hükümete karşı cezai soruşturma bile başlattı.

Mahkeme zapt etme, demokratik gerileme ihtimalini iki farklı yolla artırır. Birincisi davranış etkisidir: Bir tarafın mahkemeleri zapt etmesi, o taraf lehine demokrasiyi sabote eden yargı kararlarını artırır. İkincisi geri tepme etkisidir: Bir siyasi kampın mahkemeleri zapt etmesi, karşı kampın güçlü bir tepkisine yol açar ve yargıya yönelik saldırıları tetikler.

Kötü Kurumlar, Daha Kötü Müttefikler: Türkiye Örneği

Yargı atama kurumlarının bazen mahkeme zaptına (court capture) nasıl olanak tanıdığını ve demokratik gerilemeyi nasıl tetiklediğini anlamak için, 2003’te Recep Tayyip Erdoğan’ın başbakan seçilmesinden sonraki Türkiye’yi inceleyelim.

Türkiye’nin 1982 Anayasası’na göre yargı atama kurumları gücü seçilmemiş elitlerin elinde yoğunlaştırıyordu.

Türkiye’nin seçilmemiş cumhurbaşkanı, Anayasa Mahkemesi’ndeki on beş yargıcın tamamını atıyordu. Cumhurbaşkanı bunu yaparken seçilmiş başbakan ve parlamentoyla görüşmek bir yana, nitelikli çoğunluk aramak zorunda bile değildi. Dahası, askeri diktatörlük döneminde hazırlanmış ve kabul edilmiş olan Anayasa, Anayasa Mahkemesi’nde askeri yargı sisteminden gelen yargıçlar için iki koltuk ayırmıştı.

Seçilmemiş elitler yargıç atamaları üzerinde o kadar büyük güce sahipti ki, dönemin Başbakanı Erdoğan ve Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) liderliğindeki seçilmiş hükümet, iktidara geldikten sonraki ilk altı yıl boyunca Anayasa Mahkemesi’ne tek bir yargıç bile atayamadı.

Bu gücü yoğunlaştıran kurumlar, mahkemenin seçilmemiş elitler tarafından ele geçirilmesine zemin hazırladı.

Türkiye’nin yargı atama kurumları, cumhurbaşkanına ideolojik olarak uyumlu ve belirli sosyal ağlara gömülü yargıçlar seçme konusunda geniş bir hareket alanı veriyordu.

Bir Anayasa Mahkemesi yargıcı, adaylığından önce cumhurbaşkanı ile yaptığı görüşmede, dindar-muhafazakâr AKP’den duyduğu rahatsızlığı açıkça dile getirdiğini ve bir akrabasının laik bir siyasi partide üst düzey rol aldığını anlattığını söylemişti.

Anayasa Mahkemesi de buna karşılık kararlarını genellikle cumhurbaşkanının lehine veriyordu; bu, mahkeme zaptının ilk göstergesiydi.

1997-2007 arasındaki on yıllık dönemi kapsayan kapsamlı bir Anayasa Mahkemesi kararları veri seti üzerinde yaptığım nicel analiz, seçilmemiş cumhurbaşkanının seçilmiş hükümetin yasalarını mahkemeye taşıdığında mahkemenin %83 oranında cumhurbaşkanı lehine karar verdiğini gösteriyor.

Buna karşılık, muhalefet partileri parlamentodan hükümet yasalarını iptal ettirmek için Anayasa Mahkemesi’ne gittiğinde ancak %59 başarı elde edebiliyordu.

Diğer yüksek mahkemeler hükümet politikalarının anayasaya aykırılığını sorguladığında Anayasa Mahkemesi hükümet aleyhine %52 oranında karar veriyordu.

Diğer aktörlerle karşılaştırıldığında cumhurbaşkanı mahkemede daha yüksek kazanma ihtimaline sahipti.

Anayasa Mahkemesi laik, seçilmemiş bir elit tarafından zapt edildiği için, Erdoğan’ın İslami kökenli partisi 2002’de iktidara geldikten sonra yargı sık sık seçilmiş hükümete karşı kararlar verdi.

Ancak birçok vakada AKP yasaları çiğnemiyordu; Anayasa Mahkemesi, partiye karşı karar vermek için hukuki içtihatlardan sapıyordu bu da mahkeme zaptının ikinci işaretiydi.

2007’de Anayasa Mahkemesi ilk kez yeni cumhurbaşkanının seçimini engelledi; bunu, daha önce hiç uygulanmamış “süper-çoğunluk” kuralını kullanarak yaptı ve AKP’nin cumhurbaşkanlığını zapt etmesini önledi.

2008’de AKP, parlamentoda %80’in üzerinde destekle anayasa değişikliklerini kabul ettirdikten sonra Anayasa Mahkemesi ilk kez anayasa değişikliklerini usul değil, içerik bakımından iptal etti.

Yine 2008’de, ilk kez Anayasa Mahkemesi iktidardaki AKP’nin kapatılıp kapatılmayacağına karar verdi ve çok az farkla kapatma kararını reddetti.

Yargının kararları, mahkeme zaptının son ve en belirgin işaretini de taşıyordu: Seçilmemiş elitlerin mahkeme kararlarını etkileme niyeti ve eylemi aşikardı.

Örneğin 2007’de, Anayasa Mahkemesi AKP’li bir cumhurbaşkanının atamasını engellemeden hemen önce, ordu ve görevdeki cumhurbaşkanı AKP’li bir Cumhurbaşkanı olmasını açıkça reddetmiş, askeri komuta kademesi ise darbe tehdidini ima etmişti.

2008’de mahkeme partiyi kapatma konusunu görüşürken, Anayasa Mahkemesi Başkanvekili’nin Türkiye’nin en üst rütbeli generali ile defalarca görüştüğünü kabul ettiği biliniyor.

Başka bir yargıç ise bana röportajda şunu söyledi: “Başkan, ordudan ve bürokrasiden çok yoğun baskı görüyordu… Arıyorlar, evinize geliyorlar, yemeğe davet ediyorlar… Tam bir mahalle baskısı gibiydi.”

Türkiye’de mahkeme zaptı demokratik gerilemeyi iki farklı yoldan sağladı. Birincisi, seçilmemiş elitlerin mahkemeyi zapt etmesi demokrasiye aykırı yargısal davranışlara yol açtı. Anayasa Mahkemesi, görevdeki cumhurbaşkanı ve ordunun isteği doğrultusunda AKP’li bir cumhurbaşkanının atamasını engellediğinde, yargıçlar seçilmemiş otoriteleri güçlendirmiş ve seçilmiş yetkililerin yönetme yetkisini sınırlamıştı.

2008’de Anayasa Mahkemesi, Müslüman kadınların üniversitelerde türban takmasını mümkün kılan ve parlamentoda nitelikli çoğunlukla kabul edilen anayasa değişikliklerini iptal ettiğinde, yine seçilmiş parlamentonun yönetme kapasitesini zayıflatmıştı.

Aynı derecede önemli olan ikinci yol ise, mahkeme zaptının Erdoğan’ın yargıya saldırma motivasyonunu ve kapasitesini artırmasıydı. Anayasa Mahkemesi 2008’de AKP’yi kapatmaya bir oy farkla karar veremeyince, Erdoğan’ın hükümeti karşı saldırıya geçti.

2010 referandumunda hükümet, Anayasa Mahkemesi’nin üye sayısını artıran, askeri yargıç koltuklarını kaldıran ve hükümetin yargıç atama ve terfi süreçleri üzerindeki kontrolünü genişleten anayasa değişikliklerini kabul ettirdi.

Bu değişiklikleri savunurken Erdoğan, yargının antidemokratik tutumunu sertçe eleştirdi ve “Hukukun üstünlüğüne Evet, Üstünlerin hukukuna Hayır” diyerek seçilmiş hükümetin mahkemeler üzerinde söz sahibi olmasının asıl demokrasi olduğunu savundu.

Türk örneğinin trajedisi şudur: AKP, yargıç seçme konusunda gücü dağıtan kurumlar (örneğin nitelikli çoğunluk şartı) benimsemek yerine, gücü kendi ellerinde yoğunlaştırmayı tercih etti. Sonuç olarak mahkeme zaptı bir elit grubundan diğerine geçti.

Mahkemeleri Demokrasi İçin Nasıl Çalıştırırız?

Mahkemelerin demokrasiyi savunan kurumlar olmasını sağlamak için ne yapılabilir? Mahkemelerin demokrasiyi nasıl zayıflattığını ve bu davranışın arkasındaki temel faktörleri anlamak, yargıyı reforme etmek için bir yol haritası sunuyor:

Gücü dağıtan ve mahkeme zaptını önleyen yargı atama usulleri getirmek.

Özellikle üç durum mahkemeleri zapt edilmekten koruyor.

Birincisi, yüksek mahkeme yargıçlarının seçiminde nitelikli çoğunluk (supermajority) şartı. Daha fazla aktöre veto hakkı vererek, seçilmiş liderlerin, partilerin ve müttefik grupların yalnızca basit çoğunlukla ideolojik olarak uyumlu yargıçları atamasının engellenmesi gerekiyor.

139 ülkede 1990-2023 dönemine ait orijinal verilerle yaptığım çapraz ulusal istatistiksel analizde, yüksek mahkeme yargıçları için nitelikli çoğunluk şartının yüksek mahkeme bağımsızlığıyla anlamlı derecede pozitif ilişkili olduğunu buldum.

1990’dan beri Arjantin, Belçika, Şili, İtalya, İsrail, Almanya, Portekiz ve İspanya gibi 26 ülke en yüksek mahkemelerine yargıç atamak için nitelikli çoğunluk şartı getirdi.

İkinci güç dağıtan durum, birçok demokraside görülen, yüksek mahkeme yargıçlarının seçiminde yetkinin farklı tercihlere sahip aktörler arasında bölünmesidir.

Fransa, İtalya ve Almanya’da parlamento iki kanadı da rol oynar. Kolombiya, İtalya ve İsrail’de ise seçilmiş siyasetçilerle mevcut yargı üyeleri yetkiyi paylaşır. Bu düzenlemeler, mahkeme zaptı ihtimalini azaltır.

Üçüncü durum ise zorunlu emeklilik yaşı veya yargıçlar için görev süresi sınırıdır. Bunlar, herhangi bir siyasetçi, parti veya çıkar grubunun ömür boyu atamalar yoluyla yargı üzerinde uzun vadeli kontrol kurmasını engeller.

ABD, küresel demokrasiler arasında yargıç seçme kurumlarının çok az güç paylaşımı gerektirdiği dikkat çekici bir istisnadır. Hatta zamanla bu kurumlar daha da güç yoğunlaştırıcı hale gelmiştir.

Tarihsel olarak federal ve Yüksek Mahkeme yargıçlarının onayı Senato’da filibuster (yargıç oylamasının sürekli konuşma ile bloke edilmesi) nedeniyle nitelikli çoğunluk gerektiriyordu. Ancak Senato 2013’te federal yargıçlar, 2017’de ise Yüksek Mahkeme üyeleri için bu şartı kaldırınca, ömür boyu atamalar basit çoğunlukla yapılmaya başlandı.

Sonuç olarak:

Gücü yoğunlaştıran kurumlar kalıcı olmaya meyillidir. Ancak birçok ülke, yargıyı güçlendirmek ve atama yetkisini dağıtmak için reformlar yapmıştır. Bu reformlar bazen iktidar partisinin ileride kaybedebileceğini düşünmesiyle (Meksika 1994), bazen yargının meşruiyet kriziyle, bazen de demokratikleşme dalgalarında yeni anayasa yapılırken gerçekleşmiştir.

Kurumsal reform uzun vadeli bir hedeftir. Kısa vadede ise “yargısal müttefikler”in (Hukuk alanı dışındaki destekçi gruplar) seferberliği çok önemlidir.

Brezilya’da Bolsonaro’ya karşı senato, valiler ve belediye başkanlarının; İsrail’de ise 2023’te kitlesel toplumsal protestoların yarattığı pozitif geri bildirim döngüsü bunun en iyi örneklerindendir.

Mahkemeler bugün demokrasinin küresel kaderinde merkezi rol oynuyor. Bazı faktörler dengeyi bozuyor: Gücü yoğunlaştıran atama yapıları ve kötü müttefikler mahkemeleri demokrasiyi zayıflatıcı hale getirebiliyor.

Ama akıllı kurumsal reformlar ve demokrasi yanlısı yargısal müttefiklerin seferberliği ise tam tersini sağlayabilir.

* Andrew O’Donohue

(Arleen Carlson ve Edna Nelson Radcliffe İleri Araştırma Enstitüsü’nde Yüksek Lisans Araştırma Görevlisi,  Harvard Üniversitesi’nde Kamu Yönetimi bölümünde doktora adayı  ve  Carnegie Uluslararası Barış Vakfı’nda misafir araştırmacıdır.9

Çeviren: Çağatay Arslan

Orijinal Bağlantı: https://muse.jhu.edu/pub/1/article/986020

 

İlginizi Çekebilir

TÜM HABERLER