© Yeni Arayış

İran Savaşı’nın Türkiye’ye tehdidi: Kenarda kalsa bile Ankara darbe yiyor*

Daha akıllıca yol, Türkiye’nin NATO ve Avrupa’ya daha fazla yaslanması ve kendi hava ve füze savunma sistemlerini güçlendirmesidir. Uzun vadede Türkiye’nin savunma sanayisinde kendi kendine yetmekten başka seçeneği yoktur. Kısacası, Türkiye’nin içerde Kürtlerle istikrarı korumasını, sınırlarını güvence altına almasını ve enerji-ticaret bağlantılarında bölgesel bir ağ merkezi haline gelmesini sağlayacak tutarlı bir stratejiye ihtiyacı var.

Türkiye, İran savaşının dışında kalmak için elinden geleni yaptı ve titizlikle tarafsızlığını korudu. Bu çabasını aslında kendi tarihinden bir örnekle de savunabilir.

Türk politika yapıcıları nesillerdir, İkinci Dünya Savaşı sırasında Ankara’nın yaptığı yüksek riskli denge politikasını Türk diplomasisinin “altın sayfalarından” biri olarak gösterir. O dönemde Türkiye’nin liderleri, genç cumhuriyetin jeopolitik yalnızlığının ve askeri zayıflığının farkındaydı ve Osmanlıdaki seleflerinin yaptığı hatayı tekrarlamamak konusunda kararlıydı.

Osmanlılar önceki dünya savaşında yanlış tarafı seçerek imparatorluğun çöküşüne yol açmıştı. Sınırlarında savaş sürerken Türkiye hem Müttefikler hem de Almanya ile müzakere etti ve en büyük başarısı, çevresindeki tüm savaşçılara rağmen tarafsızlığını korumak oldu.

İran’daki savaş da benzer bir hesaplama gerektirdi. 1930’lar ve 1940’ların aksine, Türkiye bugün dünya sahnesinde daha büyük bir rol oynamaya çalışıyor. 2024 sonunda Türk destekli militan gruplar ve diğer unsurların eliyle Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad’ın düşmesi, Ankara’da bölgesel bir güç haline geldiği konusunda bir özgüven yarattı.

Ancak Türkiye henüz olayları kendi istediği gibi şekillendirecek ekonomik veya askeri güce sahip değil. Bölgedeki büyük oyuncularla ilişkileri en iyi haliyle hassas; ABD ile ilişkileri düzeltme sürecinin henüz başlarında ve İsrail ile ilişkileri son yıllarda önemli ölçüde bozuldu.

Türkiye kendi topraklarını savunmak için de hâlâ başkalarına bağımlı. 2019’da Rusya’dan S-400 füze savunma sistemi alması ABD yaptırımlarına yol açtı ve Türkiye’nin kritik NATO programlarından dışlanmasına neden oldu. S-400’ü hâlâ aktif hale getiremedi ve Mart ayından itibaren Türk hava sahasına girmeye başlayan İran balistik füzelerine karşı tam koruma sağlayamıyor.

İran’ın NATO radar sistemine ve güneydeki ABD güçlerinin konuşlandığı İncirlik Üssü’ne yönelik dört füzesini Türk silahları değil, NATO önleyicileri düşürdü.

Yine de Türkiye çatışmanın dışında kalmaya özen gösterdi. Bazı Körfez Arap devletlerinin yaptığı gibi ABD-İsrail kampanyasını desteklemedi ve ABD ya da İsrail’in İran’a yönelik saldırılarında kendi hava sahasını kullanmalarına izin vermedi.

Bunun nedeni, Türkiye’nin İran ile yüzyıllardır süren karmaşık ama istikrarlı ilişkisidir. İran tarihi bir rakip olsa da Ankara bu savaşın başlamasını hiç istemedi ve 2026’nın ilk aylarında Tahran ile Trump yönetimini nükleer görüşmelere bir şans daha verme konusunda bölgesel çabalara öncülük etti.

Sonuçta sınırın ötesinde bir savaş, Türkiye’ye mülteci akını, ekonomik bozulma ve iç siyasetin altüst olması anlamına gelebilirdi.

ABD ve İsrail’in İran’a saldırması Türkiye’nin canını sıktı. Ankara şimdi savaşın girdabına sürüklenmemek için elinden geleni yapıyor. Fakat tarafsızlık duruşu Türkiye’yi savaşın olumsuz sonuçlarından korumaya yetmeyecek.

Bu çatışma Ankara’yı birkaç yönden tehdit ediyor: Tahran ile olan dengeli ilişkisini bozabilir, yurtiçindeki Kürt barış sürecini tehlikeye atabilir ve Türkiye’nin en büyük stratejik rakibi İsrail’i bölgede eskisinden daha baskın hale getirebilir.

Ankara savaşın seyrini kontrol edemez ama sadece çatışmanın dışında kalmak, bu kadar değişken bir komşulukta çıkarlarını korumak için artık yeterli değil.

Savaşa girmek zorunda değil ancak bu fırtınadan sadece yara almadan değil, daha güçlü çıkmak için birkaç alanda proaktif adımlar atmak gerekiyor.

Tarihi Düşman-Dostlar

Türkiye uzun zamandır, iddialı bir İran ile sürtüşmeleri yönetmeyi, onunla doğrudan çatışmaya girmeye tercih ediyor. İki ülke arasındaki ilişki ne dostluk ne de açık düşmanlık; rekabetçi bir birlikte varoluş.

Bu dinamik modern cumhuriyetlerin kuruluşundan çok önceye dayanır. Yüzyıllar boyunca Osmanlı ve Safevi İmparatorlukları (biri Sünni, diğeri Şii hilafetin merkezi) bölgesel nüfuz için yarıştı. Bir asırdan fazla süren aralıklı savaşlardan sonra 1639 Kasr-ı Şirin Antlaşması ile bir modus vivendi oluşturdular.

Zagros Dağları boyunca sınır çizdiler ve hâlâ İran-Türkiye ilişkilerini şekillendiren bir anlayış kodladılar: doğrudan savaş yok, birbirinin iç işlerine müdahale yok.

Bugün Türkiye ve İran birbirine derin güvensizlik duyuyor; Irak, Suriye ve Güney Kafkasya’daki savaş ve siyasi anlaşmazlıklarda karşı kampları destekliyorlar.

Ancak ABD’nin bazı Körfez ortaklarının aksine Türkiye, İran’ın ezici bir yenilgisini istemiyor. İran’ın nükleer ve balistik füze programlarından uzun süredir endişe duysa ve İran’ın güçlenmesini arzulamasa da, parçalanan veya kaosa sürüklenen bir İran’dan daha çok korkuyor.

Dağılan bir İran, mülteci akınına, bölgesel Kürt gruplar arasında ayrılıkçılık taleplerine yol açabilir ve Türkiye’nin doğu sınırını patlamaya hazır hale getirebilir.

Ankara için bu kaos, karşıtlığı yüksek bir İran rejiminin ayakta kalmasından daha tehlikeli görünüyor. Bu nedenle Türkiye savaşı desteklemekte veya İran’daki son karışıklıklara karışmakta temkinli davrandı. Ocak ayındaki sokak protestolarında Türk liderler rejimin baskısına eleştiri getirmedi ve göstericilerin taleplerini açıkça desteklemedi.

Savaş Şubat sonunda başladığında Türk yetkililer ABD’ye İran devleti çökmeden bir çıkış rampası bulması çağrısında bulundu. Bu aşamada Türkiye’nin en büyük korkusu olan “İran’da devlet çöküşü”nün gerçekleşmemesi muhtemelen rahatlama sağlamıştır.

Türkiye; İran’ın nükleer programı, füze kabiliyetleri ve vekil ağının ABD-İsrail bombardımanı altında darbe almasına üzülmeyecektir. Ancak Ankara’nın hâlâ ciddi endişeleri var: Hayatta kalan İslam Cumhuriyeti rejimi daha da sertleşti, Devrim Muhafızları’nın kontrolüne daha fazla girdi ve eskisine göre hem dini pragmatizme hem de siyasi esnekliğe çok daha az yer kaldı.

Türkiye’nin bu aşamada tercih edeceği şey, istikrarlı ancak sınırlanmış bir İran’dır. Bu uzun zamandır savunduğu, 2015 İran nükleer anlaşmasına ruh ve içerik olarak daha yakın, doğrulanabilir nükleer ve bölgesel kısıtlamalar getiren kalıcı bir anlaşma ile kuşatılmış bir İran olarak da tanımlanabilir.

Böyle bir sonuç Türkiye’nin önceliklerine daha iyi hizmet eder: yeni savaşları önlemek, Kafkasya’da İran etkisini sınırlamak ve Güney Kafkasya üzerinden Orta Asya’ya ticarete daha fazla alan açmak.

Tahran’a yönelik yaptırımların kademeli olarak hafifletilmesi Türkiye’yi İran’ın önde gelen ticaret ortağı ve bölgenin ekonomik lokomotifi haline getirecektir.

Kürt Cephesi

İran’daki savaş, Ankara’nın PKK ile yürüttüğü barış sürecinin ne kadar kırılgan olduğunu bir kez daha gösterdi. 2025’te hapisteki Kürt lider Abdullah Öcalan’ın ateşkes çağrısı ile ivme kazanan bu süreç, PKK’nın nihai olarak feshedilmesini hedefliyor. Ancak Ankara’nın yasal reformları ağırdan alması ve bölgedeki türbülans nedeniyle bu süreç hiç de garanti değil.

Tüm taraflar, PKK ile Türk devleti arasında yeni bir açık uçlu çatışmayı önlemek için müzakere masasında bekliyor.

Cumhurbaşkanı Erdoğan için Kürt cephesinde sükûnet siyasi bir zorunluluk: anayasal süresi doldu ve bir sonraki seçimlerde yeniden aday olabilmek için parlamentoda Kürt yanlısı partinin desteğine ihtiyacı var.

Ancak doğu sınırındaki savaş tüm bu çabayı yok edebilir.

ABD ve İsrail’in ilk saldırılarından kısa süre sonra Trump’ın İran içinde bir ayaklanma başlatmak için İran Kürt güçlerini kullanma fikrini ortaya atması Ankara’yı alarma geçirdi. Türkiye bunu Kürt özerkliğine doğru bir adım ve ABD-Türkiye ilişkilerini yaklaşık on yıl önceki sert çatışma dönemine geri döndürebilecek bir hamle olarak gördü.

Kapalı kapılar ardında Türk yetkililer, İran Kürtlerini (PKK ile bağlantılı olanlar dahil) silahlandırma girişiminin tüm Kürt hareketini silah bırakmaya ve Türkiye ile büyük bir uzlaşmaya daha az istekli kılacağından endişe etti. Yeni bir ABD-Kürt ittifakı, bölgedeki tüm Kürtleri bağımsızlık hayali kurmaya teşvik ederken PKK ile barış yolunu rayından çıkarıp Suriye Kürtlerini yeni Suriye rejimine entegre etme sürecini zorlaştıracaktı.

En karanlık senaryoda Türkiye sınırında ABD destekli bir PKK devletçiği oluşabilirdi. Şimdilik bu korkular azaldı. Trump bu fikri geri çekti. Üst düzey bir Türk yetkili bana “Kürtler stratejik bir tercih yaptı” ifadesini kullandı.

 PKK bağlantılı bir grup, aynı zamanda İran’daki en güçlü Kürt fraksiyonu olduğu halde, silaha sarılmamayı ve ABD ile İsrail’in desteğini kabul etmemeyi tercih etti. Yine de bu olay Türkiye’nin kırılganlığını gözler önüne serdi: Ankara’nın kontrolü dışındaki güçler Kürt meselesini çok hızlı bir şekilde yeniden açabiliyor. Bu riske karşı tek güvenilir güvence, PKK ile kalıcı ve sağlam bir uzlaşma olarak görünüyor.

GÜÇ DENGESİZLİĞİ

Ankara ayrıca İsrail’in bölgedeki genişleyen rolü ve Washington’daki artan etkisinden endişe duyuyor. Türkiye ve İsrail 1990’lar ile 2000’lerin başında yakın ortaktı; istihbarat paylaşıyor, ortak askeri tatbikatlar yapıyor ve Türkiye ordusunu modernize etmek için İsrail’den silah alıyordu. Şimdi ise açıkça çatışıyor ve birbirlerini giderek daha fazla tehdit olarak görüyorlar.

Türkiye’nin yüksek sesle karşı çıktığı Gazze savaşı kopuşu kesinleştirdi ve ticaret bağlarının askıya alınmasına yol açtı. Ancak Türkiye asıl olarak, Esad rejiminin düşüşünden sonra İsrail’in Lübnan ve Suriye’de tekrar tekrar güç gösterisi yapmasından ve kendini bölgenin baskın askeri gücü haline getirmesinden rahatsız oldu.

Ankara’nın perspektifinden bakıldığında, İsrail’in İran’a karşı savaşı izole bir askeri harekât değil; bölgenin zorla yeniden şekillendirilmesi çabasının bir parçası olarak ortaya çıkıyor.

Türkiye’deki birçok yorumcu ve siyasetçi bu stratejiyi en azından kısmen Türkiye’yi kuşatma ve containment (çevreleme) girişimi olarak görüyor. İsrail, Türkiye’nin kullanmayı düşündüğü Suriye’deki hava üslerini vurdu. Yunanistan ve Kıbrıs ile Türkiye’yi açıkça hedef alan savunma işbirliğini derinleştirdi.

İsrailli yorumcular da Türkiye’yi uzun vadeli bir tehdit olarak göstermeye başladı; bu durum Türk gözlemcileri rahatsız ediyor.

Türk yetkililer, savaşın İsrail’i daha güçlü ve cesaretlenmiş, İran’ı ise ağır şekilde zayıflatmış bir şekilde sona ermesi halinde Türkiye’nin kuşatılmış hissedeceğinden korkuyor.

Bu durumda Suriye’de yeni düzeni şekillendirme alanı daralacak, hidrokarbon rekabetinin kızıştığı doğu Akdeniz’de manevra kabiliyeti azalacak ve Washington ile ilişkileri yeniden kurma imkânları sınırlanacak.

Tüm bunlar Erdoğan’ı zor bir pozisyona soktu. Ankara, İran’ın bölgede hakim olmasını istemiyor; ancak İsrail üstünlüğü ve Amerikan öngörülemezliğiyle tanımlanan bir savaş sonrası düzen de istemiyor.

Savaşa girmemek Türkiye’ye diplomasi yoluyla Washington’u ikna etmek için zaman kazandırıyor: İran’ın nükleer ve füze programlarını sınırlayan, ancak İran devletini çökertmeyen müzakere edilmiş bir anlaşma.

Ankara aynı zamanda ABD’ye, İsrail’in Suriye ve Lübnan’daki daha iddialı bölgesel ajandasının Amerikan çıkarlarına aykırı olabileceğini ve ABD’yi uzun vadeli çatışmalara sürükleme riski taşıdığını anlatmaya çalışıyor. Türkiye, İran ile ABD arasındaki görüşmelerde Pakistan arabuluculuğunu destekledi.

Türkiye ve İsrail, Suriye’de her iki tarafın da askeri varlığını genişletmesi sırasında kazara çatışma riskini azaltmak için ABD’nin arabuluculuğunda bir iletişim kanalı kurdu. Ancak bu görüşmeler tamamen teknik düzeyde ve normalleşmeye doğru bir adım anlamına gelmiyor. Benjamin Netanyahu ve Recep Tayyip Erdoğan döneminde böyle bir reset (yeniden başlama) özellikle İsrail’de seçim yılı olması nedeniyle son derece düşük ihtimal.

İran savaşı dursa bile İsrail-Türkiye rekabeti durmayacak. Uzun vadeli stratejik düşmanlık devam edecek.

ÜÇÜNCÜ KURUCU SAVAŞ

Türk devleti, büyük güçler ve onların bölgesel vekilleri arasındaki büyük savaşlarla yeniden tanımlandı. Birinci Dünya Savaşı Osmanlı İmparatorluğu’nu yıktı, Orta Doğu’daki topraklarının büyük kısmını elinden aldı ve modern Türk Cumhuriyeti’nin doğuşuna zemin hazırladı.

İkinci Dünya Savaşı’nda tarafsızlık içerde otoriter bir yönetimi ayakta tuttu ama savaş sonunda Türkiye’yi galip Batı’ya bağladı ve NATO’ya üyelik ile transatlantik topluluğa giden yolu açtı. Bu son savaş da benzer şekilde belirleyici olabilir:

Bölgesel düzeni Türkiye’nin ya daha güvende ya da daha açık hedef haline geldiği bir yapıya dönüştürebilir.

Bu açıdan bakıldığında, hareketsiz kalmak felakete yol açabilir. Mevcut türbülans dönemini yönetmek için Ankara sadece taktiksel denge politikasına bel bağlayamaz. Bölgesel kaosu kontrol edemeyebilir ama kendi risklerini en aza indirebilir. Öncelikle Kürtlerle barış sürecini ilerletmesi gerekiyor.

Bu müzakereler Türkiye’deki çatışma bölgeleri kadar Irak ve Suriye’yi de etkiliyor. Kürt meselesinin çözülmesi, hiçbir dış çatışmanın Türkiye’nin en tehlikeli iç fay hattını yeniden açamayacağı anlamına gelir.

Türkiye Parlamentosu uzun süredir tartışılan bir yasayı çıkararak PKK üyelerinin silah bırakıp Türkiye’ye dönmesine imkân tanıyabilir.

Ankara, Öcalan’ın meşru bir siyasi aktör olarak Türk siyasi hayatına girmesine izin vererek, Kürt belediyelerine yetki ve sorumluluk devrederek ve siyasi tutukluları serbest bırakarak Kürtler için alanı genişletebilir.

Tüm bunlar, bölgede ne olursa olsun barış sürecinin devam edeceği sinyalini verecektir.

Türkiye ayrıca kendi kontrolündeki bölgelerde istikrar sağlamalı ve diplomasi yürütebildiği her yerde çaba göstermelidir. Irak ve Suriye hükümetlerinin mevcut fırtınayı atlatmasına elinden gelen her yardımı yapmalıdır.

Suriye’de bu, Kürt liderliğindeki Suriye Demokratik Güçleri’nin yeni devlete entegre edilmesini desteklemek, Şam’a savaş sonrası yönetişimde yardımcı olmak ve Türkiye ile İsrail güçleri arasında doğrudan çatışma yaşanmaması için İsrail’le iletişim kanalını açık tutmak anlamına gelir.

Irak’ta ise Bağdat ile IŞİD’e karşı güvenlik koordinasyonunu derinleştirmek, ülkede İran’la siyasi nüfuz için rekabet etmek ve Türkiye’yi Körfez’e bağlayan ticaret, enerji ve transit rotalarını korumak demektir.

Daha istikrarlı bir Irak ve Suriye, Türkiye’nin sınır bölgelerini sakinleştirir ve Ankara’nın savaş sonrası oluşacak yeni düzende elini güçlendirir.

Uzun vadede Ankara’nın İsrail’le bölgesel güvenlik ve Suriye’nin geleceğini görüşmek üzere diyalog kurması gerekecektir. Türkiye’nin en büyük korkusu İran’da devlet çöküşüdür.

Ermenistan ile sınırı açmak, Güney Kafkasya ve Orta Asya üzerinden geçen “Orta Koridor”u güçlendirecektir. Bu hamle, bölgede enerji ve deniz taşımacılığının ciddi şekilde aksadığı bir dönemde Ankara’nın daha istikrarsız güney rotalarına bağımlılığını azaltır.

Yakın sınırlarında istikrar sağlamak, Türkiye’yi önemli bir ticari merkez haline getirir ve savaş sonrası düzeni kalıcı kriz yerine ticaret ve bağlantılar üzerine kurma konusunda Türkiye’ye daha büyük bir şans verir.

ABD ile kalan anlaşmazlıkları çözmek de teoride yaptırımları hafifletir ve savunma işbirliğine kapıyı yeniden açar. Temel anlaşmazlıklar biliniyor: Rusya’dan S-400 alımı nedeniyle ABD yaptırımları (özellikle NATO F-35 programından dışlanma) ve ABD’nin kilit müttefiki İsrail’e yönelik artan Türk düşmanlığı.

Ancak Trump’ın büyük vaatlerde bulunup ardından gereken ısrarlı ve zahmetli çalışmayı yapmama eğilimi göz önüne alındığında, ABD ile tam normalleşme şu dönemde pek mümkün görünmüyor.

Daha akıllıca yol, Türkiye’nin NATO ve Avrupa’ya daha fazla yaslanması ve kendi hava ve füze savunma sistemlerini güçlendirmesidir. Uzun vadede Türkiye’nin savunma sanayisinde kendi kendine yetmekten başka seçeneği yoktur.

Kısacası, Türkiye’nin içerde Kürtlerle istikrarı korumasını, sınırlarını güvence altına almasını ve enerji-ticaret bağlantılarında bölgesel bir ağ merkezi haline gelmesini sağlayacak tutarlı bir stratejiye ihtiyacı var.

Bu, savaşın ve büyük güç rekabetinin iniş çıkışlarında ustaca manevra yapmak anlamına geliyor ama sadece Washington’la daha iyi ilişkilerle de yetinmemek gerekiyor. Bir çatışmada tarafsızlığını ilan etmek Türkiye’nin konumunda mantıklı bir karar gibi görünebilir. Ancak bölgesel türbülans döneminden daha güvende ve daha az savunmasız çıkmak istiyorsa, Türkiye tamamen kenarda kalamaz.

 

* Aslı Aydıntaşbaş

Çeviren: Çağatay Arslan

Orijinal Bağlantı: https://www.foreignaffairs.com/turkey/iran-wars-threat-turkey?utm_campaign=tw&utm_content=&utm_medium=social&utm_source=twitterThe

İlginizi Çekebilir

TÜM HABERLER