Ülkemizde ekonomik dengeler, özellikle servet dağılımı açısından son 20 yılda dramatik bir değişim yaşadı. Büyüme, enflasyon sarmalı, küresel krizler derken ekonomi derinden etkilendi ve servet yapısında nesiller arası bir ayrışma ortaya çıkmaya başladı. Bu ayrışma, yalnızca gelir farkını değil, toplumsal fırsat eşitliğini ve gelecek beklentilerini de şekillendirdi.
Hikayeyi biraz daha geriye sarıp anlatacak olursak 2000’lerin başında; Türkiye, finansal piyasaların liberalleşmesi, ve hızlı ekonomik büyüme dönemi yaşıyordu. Bankacılık sektörü güçlenmiş, borsa büyümüş ve daha fazla vatandaş tasarruf yapma imkânı bulmuştu. Fakat bu büyüme, servet birikimini geniş kesimlere eşit olarak yaymadığı için orta sınıfın (şu anda orta sınıfın varlığından bahsetmek neredeyse imkansız) varlık biriktirme kapasitesi sınırlı kalıp, varlıklı aileler finansal araçlara daha kolay erişmişti. En zenginler, kâr marjı yüksek sektörlere yatırım yaparak servetlerini hızla artırmıştı.
Aradan geçen 25 yıl ile, Türkiye’de gelir ve servet eşitsizliğinin boyutları ciddi anlamda artmaya başladı. Dünya Eşitsizlik Veri Tabanı verilerine göre (2023-2024 projeksiyonu) 2023’te en zengin yüzde 10’luk kesim ülke servetinin yaklaşık yüzde 68.4’ünü elinde tutmakta.Sadece bu oran bile, servetin belirli bir azınlıkta yoğunlaştığını çarpıcı biçimde gösteriyor. Alt gelir gruplarının servet payı ise yıllar içinde daha da azalmaya devam ediyor.
Aynı dönemde ülke içi gelirin dağılımında da benzer sorunlar görülürken TÜİK verilerine göre 2025’te en zengin yüzde 20 toplam gelirin neredeyse yarısını alıyor. Zaten BBDK verilerinde de 1 Milyon TL ve üzerinde mevduat sahibi olanların sayısına bakacak olursak servet birikimdeki yoğunlaşmayı rahatlıkla görebiliriz.
Servet dağılımındaki bu ayrışma doğrudan nesiller arası dinamizmi de etkiliyor. Nasıl mı? Günümüzde genç kuşakların büyük bir kısmı aile desteği olmadan yaşamını sürdüremediği gibi çok yüksek orandaki bir kısmı da ailesiyle birlikte yaşıyor. Ayrıca çoğu da düzenli bir maddi gelire sahip değil. Tüm bunlar da gençlerin kendi servetini bağımsız olarak yaratamamasının önemli bir göstergesi olarak kabul ediliyor. Bütün bu yaşananlarla birlikte özellikle son yıllarda herkesin bildiği ve hatta çokça da kullandığı bir kavram ortaya çıktı. “Ev Genci”. Pratikte adı “Ev Genci”, literatürde ise “ne eğimde ne de istihdamda olan bu grup OECD ülkeleri içinde oransal bakımdan başı çekenlerden..
Yani yıllar itibari ile Türkiye’de servet yapısı, genç ve yaşlı kuşak, üst gelir grupları ile alt gelir grupları arasında derin bir uçurum yarattı. Servet yoğunlaşması devam ederken, geniş halk kesimlerinin servet biriktirmesi zorlaştı, hatta imkansızlaştı. Bu da yeni nesillerin ekonomik refah kazanmasını sınırlarken bir taraftan da yalnızca bugünün sorunu olmaktan çıkıp yarının da sorunu haline geldi.
Peki ne yapılmalı? Yoksulluğu geçici yardımlarla yönetmek yerine, serveti üretenle serveti biriktiren arasındaki uçurumu kapatacak adil bir paylaşım düzeni kurmak gerekiyor. Emeği cezalandıran değil, ödüllendiren, fırsat eşitliğini yalnızca söylemde değil, uygulamada da sağlayan bir ekonomik düzen kurulmalıdır. Artık Türkiye’nin önündeki temel soru çok net: zenginlik bu ülkede bir çabanın sonucu mu olacak yoksa doğumla devredilen bir ayrıcalık mı?



























Yorum Yazın