2026 yılı Amerika için hem ara seçim yılı olması açısından, Trump politikalarının daha da öngörülemez hale getirebilir.
Trump, 2026 ara seçimlerinin Cumhuriyetçiler için kritik olduğunu ve kaybedilmesi hâlinde kendisinin üçüncü kez azil süreci ile karşılaşabileceğini söyledi; bu söylem partisinde safları sıkılaştırma stratejisinin parçası olarak görülse de 2026 yılının bir ara seçim yılı olması nedeniyle, bir çok yeni gelişmeye gebe olacağını ifade etmektedir.
Trump yönetimi, geçtiğimiz günlerde Venezuelalı lideri Nicolás Maduro’yu ele geçirdi ve bu hamle uluslararası tepkilere yol açtı. ABD’nin Venezuela politikası artık “Donroe Doktrini” (Monroe Doktrini’nin yeniden yorumlanması) şeklinde tanımlanmaktadır.
Trump, ABD’nin Venezuela’dan petrol alacağını ve bu kaynakların hem Venezuela hem ABD halkı için kullanılacağını açıkladı; bu durum, enerji ve jeopolitik riskler açısından çok önemli bir eşiğin aşılması anlamı taşımaktadır. Adeta diğer küresel güçlerin uluslararası hukuk yerine, bilek gücünün testi için yeni bir dönemi başlatmıştır.
Trump yönetimi, Grönland’ın stratejik olduğu gerekçesiyle “askerî seçenek her zaman masada” ifadesini kullandı, bu durum NATO müttefikleri ve Danimarka’yı rahatsız etti. Trump ayrıca Grönland’ın Kuzey Kutbu güvenliği için ‘ABD’ye gerekli olduğunu’ ve bölgedeki Çin-Rus etkisine karşı kritik olduğunu vurguladı.
Trump’ın politikaları, küresel fosil yakıt çıkarımını destekleyici bir çizgi izliyor. Bu yaklaşımın iklim hedefleriyle çatıştığını ve çevresel riskleri artırdığı için eleştiriliyor.
Peki bu söylemler, küresel riskle açısından nasıl değerlendirilmelidir?
Trump’ın 2026 söylemleri küresel riskler açısından belirsizlik ve öngörülemezlik katsayısını yükselten bir çarpan olarak değerlendirilmelidir. Sert, kişiselleştirilmiş ve çoğu zaman müzakere yerine tehdit diline dayanan bu söylem tarzı; uluslararası ilişkilerde kurumsal dengeleri zayıflatmakta, ittifak sistemlerini kırılgan hâle getirmekte ve krizlerin yönetilebilirliğini azaltmaktadır.
Küresel risk literatüründe bu durum “lider kaynaklı sistemik risk” olarak tanımlanır ve özellikle finansal piyasalar, güvenlik mimarisi ve diplomatik istikrar üzerinde zincirleme etkiler üretir.
Trump’ın söylemlerinin jeopolitik riskleri mekânsal olarak genişlettiği görülmektedir. Venezuela, Grönland ve Çin-Rusya rekabeti gibi farklı coğrafyaları aynı anda gerilim alanına dönüştüren bir fiili durum oluşturmakta, risklerin bölgesel kalmasını engelleyerek küresel ölçekte yayılmasına yol açmaktadır. Bu durum, enerji arz güvenliği, ticaret yolları ve askeri caydırıcılık dengeleri açısından “çoklu kriz senaryolarını” daha olası hâle getirmektedir. Özellikle NATO ve Batı ittifak sistemi içinde söylem temelli çatlaklar, küresel güvenlik mimarisinin zeminini aşındıran bir risk unsurudur.
Son olarak, bu söylemler ekonomik ve çevresel riskleri derinleştirici bir rol oynamaktadır. Korumacılık, yaptırım tehditleri ve fosil yakıt odaklı enerji söylemi; küresel büyüme beklentilerini zayıflatırken iklim risklerini ikincil plana itmektedir. Küresel risk perspektifinden bakıldığında Trump’ın 2026 söylemleri tek başına bir kriz değil, fakat mevcut kırılganlıkları hızlandıran ve eşik değerlerin aşılma ihtimalini artıran bir “tetikleyici risk” niteliği taşımaktadır.
Bu durum, Türkiye açısından değerlendirildiğinde; Trump’ın söylemleri Türkiye’yi doğrudan bir hedef ülke hâline getirmese de, dolaylı ve çok kanallı riskler üzerinden etkileyecektir. Artan jeopolitik gerilimler ve ABD kaynaklı küresel belirsizlik; Türkiye’nin dış finansman koşullarını zorlaştırabilir, risk primini (CDS) yükseltebilir ve sermaye akımlarında dalgalanmaya neden olabilir.
NATO içindeki söylem sertliği ve ittifak içi uyumsuzluklar, Türkiye’nin denge politikalarını daha karmaşık hâle getirirken; enerji piyasalarındaki oynaklık hem enflasyon hem cari denge üzerinde baskı oluşturur. Bu çerçevede Türkiye açısından temel etki, doğrudan çatışma değil; küresel belirsizliğin ekonomik ve diplomatik manevra alanını daraltması şeklinde ortaya çıkabilir.
























Yorum Yazın