Ankara’da su sıkıntısı var.
Aslında, aklı başında herkes biliyor ki su sıkıntısı, her yerde var.
Örneğin Beyşehir gölü neredeyse kurumuş; efsanelere konu olan pek çok gölün yerinde yeller esiyor. Konya ovasının değişik yerlerinde oluşan obrukların; heybetini yitiren pek çok ırmağın yabancısı değiliz.
Ama Ankara’daki su sıkıntısı, gündem oluyor.
Olmasın mı?
Olsun tabi!
Suyun hayat olduğunu ve su olmadan yaşanamayacağını biliyoruz. Böyle giderse yalnız Ankara’da değil, Türkiye’nin pek çok yerinde çamaşırları elle yıkayacak; kazanda ısıtılan sularla banyomuzu yapacağız.
Neden mi?
SU ALARMI, YALNIZCA ANKARA’DA MI?
Önce biraz genel bilgi verelim. Uzmanlar, yeryüzünde bulunan suların yalnızca % 2.6’sının tatlı su ve bunun % 2.6’sının % 76’sının buzullardan, % 20’sinn ise kullanılamaz yer altı sularından oluştuğuna dikkat çekiyor. Uzmanlara göre kullanılabilir suların oranı, yalnızca %1 ve ulaşılabilir konumdaki suların % 52’sinin göllerde, % 38’inin yeryüzündeki nemden ibaret olduğunu belirtiyor.
Dünya nüfusunun yaklaşık 1.5 milyarının içilebilir sudan mahrum olduğunu; yaklaşık 2.6 milyarının ise sağlık açısından sakıncalı olan suları tüketmek zorunda kaldığını da hatırlatmak gerekiyor. Bu ülkelerdeki hastalıkların yaklaşık % 80’inin kötü su ve sağlık koşullarından kaynaklandığı da biliniyor. Daha da acısı, 5 yaş altındaki her 5 ölümden 1’i suyla ilişkili bir hastalık nedeniyle gerçekleştiğine vurgu yapılıyor. Kısacası, dünyadaki her sekiz kişiden biri, temiz ve güvenli sudan yoksun yaşıyor.
Dayanılmaz çelişki de bu noktada açığa çıkıyor; dünya nüfusu hızla artarken, su kaynakları ise bilinçsiz kullanım ve çevresel kirlilik nedeniyle her geçen gün azalıyor. Yani anlayacağınız kaynaklar sınırlı, ihtiyaçlar fazla!
Bir ülkenin su kaynakları açısından zengin olmak demek, kişi başına düşen su miktarının 10 bin m3 su olması demektir. Dünya ortalamasının 7600 m3 olduğu söyleniyor. Türkiye’de ise kişi başına yıllık su miktarı, 1430 m3 kadar. Dahası su kaynaklarımızın %70’ini tarım ve sulama için %8’ini ise evde kullanıyoruz. Kısa bir süre sonra nüfusumuzun 90 milyon olacağı düşünülürse suda alarm veriyoruz.
SUSUZ BIRAKILMAMIZIN NEDENİ, YAVAŞ’I ADAYLIKTAN ELEMEK Mİ?
Hal böyleyken, aralarında bakanların da olduğu koca koca devlet görevlileri, Ankara’da yaşanan su sıkıntısı nedeniyle başlarını ellerinin arasına alıp derin derin düşünmek yerine ellerini ovuşturmayı marifet sayıyor. Sanıyorlar ki böylece kentte yaşanan su sıkıntısını çözemediği için adı Cumhurbaşkanlığı adayları arasında geçen Mansur Yavaş, adaylıktan elenecek ve yeniden bir klasik CHP’li ile Erdoğan’ın girdiği yarışta yüzde 48 ile 52 denkleminin yeniden gerçekleşmesi sağlanacak. Onlar da günlerini gün etmeye devam edecek; saltanatlarını sürecekler.
Tam bir “memleket yanarken saçını tarama durumu” yani!
Bir şeyler yapmak gerekiyor ama bunu kim yapacak?
Biz bireylere de sorumluluk düştüğünü kabul edebiliriz. Ama asıl sorumluluk, kamu yönetiminde… Su kayıplarını önlemek, vatandaşı su tüketimini azaltan teknoloji kullanımı konusunda teşvik etmek ve su kayıplarını kontrol ederek, gereken önlemleri almak, kamunun görevidir. Su kullanımına ait toplumsal bilinç dönüşümünü sağlamak da bu görevler arasındadır.
Ne yazık ki daha oralara gelemedik. Zira merkezi yönetim, işini gücünü bırakmış, tamamıyla anti demokratik olan yasalardan aldığı yetkiyle yerel yönetimleri, idari ve mali vesayet altında tutmayı marifet sayıyor. Neredeyse kimin nereden nereye ulaşacağına, kimin ne kadar sağlıklı su kullanacağına merkezi idare karar veriyor. Bir başka ifadeyle kentlerin davulu, belediyelerin boynunda ama tokmak, her durumda merkezi idarenin elinde… Herhangi bir belediye, “kentimizin suya ihtiyacı var” dediğinde DSİ’nin, “ulaşım sorununu çözmek için metro yapmam gerekiyor” dediğinde Ulaştırma Bakanlığı’nın kulakları sağır hale geliyor. Onlar izin vermediği sürece, belediyeler ne baraj yapabiliyor ne de metro…
ASKİ’de yaşanan yönetsel sorunlar, kuraklık ve iklim değişikliği, elbette görmezden gelinemez ama Ankara’da yaşanan su sıkıntısının önemli nedenlerinin başında, bu vesayet sorunu geliyor. Açıkçası günü kurtarmak bile önemli ama iktidar, işini gücünü bırakmış, potansiyel rakiplerini beceriksiz gösterebilmek için toplumun geleceğiyle oynuyor.
Çözüm nedir peki?
Elbette liyakatli kadroların göreve getirildiği bir yerel yönetim modeline ihtiyacımız var ama vesayetin hüküm sürdüğü yönetsel bir mekanizma üzerine konuşulmadan çözümden söz edilemez. Katılımcı, demokratik, şeffaf ve hesap verebilir bir yerel yönetim modelini hayata geçirebilmek için herkesin hakkına, hukukuna riayet eden özgürlükçü, demokratik ve ortak akıl ile hareket eden bir Türkiye’nin inşasına ihtiyaç var.
Bu ihtiyacı giderecek irade, Türkiye’de vardır; o irade, sudan sebeplerle engellenemez.






























Yorum Yazın