Türkiye’nin en çok izlenen genel kültür içeriklerini yapan YouTube kanallarını sırala deseniz, herhalde en başlara Emrah Safa Gürkan’ı yazarım. Akademinin son derece ciddi ve toplumun önemli bir kısmına göre belki sıkıcı sayılabilecek konularını, akıcı bir üslupla anlatıyor.
Gürkan’ın popüler kanalında yılbaşına özel bir video yayınlandı. Konusu, 1930’larda üç yıl gibi kısa bir süre yayınlanan otuz altı sayılık bir dergiydi. Şevket Süreyya Aydemir ve Yakup Kadri Karaosmanoğlu gibi aydın entelektüel bir “kadro” tarafından çıkarılan derginin adı Kadro’ydu.
Açıkçası bu tür sosyal medya içeriklerini, ideolojik arayışları olan fakat nereye yöneleceklerini tam kestiremeyen ya da kaynak bulmakta güçlük çeken gençler için kıymetli buluyorum. Özellikle Türk-İslâm sentezi etrafında şekillenen klasik inkılâp tarihinden ziyade erken cumhuriyet döneminin siyasal düşün dünyasına odaklanmak isteyenlere eşi benzeri bulunmaz bir pencere açıyor.
Ama gelin görün ki Kadro videosu, sosyal medyada büyük tartışmaları beraberinde getirdi. Türkiye’nin bugüne kadar başına gelen bütün “melanetlerin” baş müsebbibi olarak Kadro’ya işaret edildi. Kuşkusuz burada Kadro’nun ideolojik bakımdan durduğu yer ve inkılâba yüklemeye çalıştığı katı zihniyet etkili olmuştur diye düşünüyorum.
Bu nedenle Kadro’yu ve dergiyi çıkaranları sosyal medyadaki gündem bağlamında biraz masaya yatırmak istedim. Kadro dergisi, en temelde altı kişilik bir ekip tarafından yayınlanmıştır. Yukarıda bahsettiğimiz Aydemir, derginin ideoloğu olmuştur. Tek Adam, İkinci Adam ve Enver Paşa gibi kitaplarıyla zihinlerde yer edinen Aydemir’in, pek bilinmez ama İnkılâp ve Kadro başlıklı bir eseri daha vardır.
İnkılâp ve Kadro, dergiyi ortaya çıkaran felsefi zemin, tarihsel koşullar, amaç ve hedeflerle ilgili kapsamlı bir döküm verir. Onun yanında edebî eserleriyle bilinen Karaosmanoğlu, Kadro dergisinin imtiyaz sahibidir. Kendisi, Mustafa Kemal Atatürk’e en yakın isimlerden birisidir. Cumhuriyetin ilk yıllarında Kadro gibi bir dergi çıkarmak, hükümetin iznine tabiydi. Bu izin de Karaosmanoğlu’nun Atatürk’e yakınlığı sayesinde alınabildi.
Aynı zamanda Kadro gibi ideolojik yönü güçlü bir derginin hükümet kanadıyla ya da partiyle yaşayabileceği olası gerginliklerde Karaosmanoğlu’nun arabuluculuk yapması planlanmıştı. Karaosmanoğlu, bir nevi muhtemel gerilimler için paratonerdi.
Karaosmanoğlu ve Aydemir’in dışında, günümüzde kamuoyunun yakından tanıdığı Gazeteci Murat Belge’nin babası Burhan Asaf Belge, Mehmet Şevki Yazman, Vedat Nedim Tör ve İsmail Hüsrev Tökin de dergiyi çıkaran ekip içerisinde yer almıştır. Bu altı kişi Kadrocular diye anılmıştır.
Kadrocuların, Karaosmanoğlu dışındaki üyelerinin hepsinin sol geçmişi vardır. Devrim sonrası Rusya’sında bulunmuşlar, rejimin illegal saydığı komünist partisinde görev almışlar veya Aydınlık çevrelerinde görünmüşlerdir. Marksist-Leninist çizgiden epey etkilenmişlerdir. Bu nedenle dergi çıkmadan önce hapis, sürgün ve ötekileştirilme gibi sistemin yaptırımlarına maruz kalmışlardır.
Tek partili dönemde (bilhassa 1920’lerde) koşullar gereğince bu tür yapıların üzerine gidiliyordu. Ancak bir müddet sonra Kadro’yu çıkaracak aydınlar, bagajındaki solu bütünüyle kenara atmadan Kemalizmle uzlaşmayı tercih etti.
Kemalist cumhuriyetin elinde yetişmiş bir avuç aydın vardı ve hemen hepsinden faydalanmayı ilke edinmişti. Çünkü önünde Türkiye’yi her anlamda kalkındırmak gibi makro bir proje vardı.
1930’lara doğru gelindiğinde cumhuriyet rejiminin geçirdiği sarsıntılar önemli ölçüde giderilmiş ve tek parti sistemi oturmuştu. İnkılâplar belirli bir noktaya getirilmişti. Bununla beraber hayata geçirilen yeniliklerin sosyal tabanda kökleşmediğine dair emareler görülüyordu.
Mesela 1930 yılında kurulan ve hepi topu üç aylık bir parti olan Serbest Fırka, kısa zamanda etrafına geniş kitleleri toplamıştı. İnkılâp karşıtlığını adeta gözler önüne sermişti. Üstelik CHP’yi koltuğundan bile edebilirdi.
Onun öncesinde 1929 ekonomik krizi meydana gelmişti. Türkiye’nin ekonomi politikalarında bir değişiklik yapma ve devletçiliğe kayma durumu ortaya çıkmıştı. Keza dünyada da devletçi politikalar revaçtaydı.
Dünya demişken, küresel ölçekte bir “-izm” furyası başlamıştı. Özellikle Avrupa’daki pek çok rejim, kendisini bir “-izm” üzerinden tarif ediyordu. Buna karşın Türkiye’de bir Kemalizmden söz ediliyordu fakat içeriği tam belli değildi.
Daha enteresanı, bırakın Kemalizmin içeriğini, cumhuriyetin kurucu partisinin ne bir ideolojisi vardı, ne de programı. Örneğin Serbest Fırka’nın kısa ömrüne rağmen bir parti programı vardı. Kabaca on senedir iktidarda bulunan CHP ise görüşlerini tüzüğümsü metinler ya da nizamnameler aracılığıyla paylaşıyordu.
Tek partili rejim, sistemin tadil edilmesi gereken yönlerini gördüğünde hızlı bir şekilde harekete geçti. İlk iş Recep Peker, partinin genel sekreterliğine getirildi.
Benim Aydemir’in Tek Adam ve İkinci Adam yakıştırmalarından hareketle “Cumhuriyetin Üçüncü Adamı” dediğim Peker, müthiş ideolojik birisiydi. Aydemir, bu sözlerimi duysa, mezarından kalkar gelir beni sopayla kovalardı. Zira Peker, muhtemelen Atatürk’ün yanına her çıktığında şu Kadro’yu bir kapatalım diyordu.
Partiye bir ideoloji yapılacaksa Kadro da ne oluyordu? Burada kendisi vardı.
Bir konuşmamızda değerli Can Osman Aksoy söylemişti: Atatürk, Kemalizmi bıraksa bile Recep Peker asla bırakmazdı. İnkılâba öyle bağlı birisiydi.
Kadro, tam bu anda devreye girdi. İnkılâbın kökleşmesi için ideolojik anlamda içeriği tam belli olmayan Kemalizmin sistematik hale getirilmesi gerekiyordu. Aynı zamanda CHP’nin çentikli oku olan Devletçilik ilkesi henüz izaha muhtaçtı.
Kadro dergisi, Türk siyasal düşünce dünyasında büyük fırtınalar kopararak yayınlandı. Yıl, 1932 idi.
Derginin ilk sayısının girişine bir manifesto konulmuştu. Kadro başlıklı manifesto “Türkiye, bir inkılâp içindedir. Bu inkılâp durmadı” sözleriyle başlıyordu. Bu ifadeler epey dikkat çekiciydi, çünkü o tarihe kadar uygulamaya konulan inkılâpların zaten bütünü kapsadığı değerlendiriliyordu. Yani daha açık bir şekilde inkılâbın gelip gelebileceği yer budur, daha ileriyle gidecek bir şey yok diye düşünülüyordu.
Oysa Kadro, bütün algıyı yıkarak hâlihazırda sürmekte olan inkılâbın alacağı daha çok yol olduğundan söz ediyordu.
Kadro’nun alt metninde yatan başka bir şey daha vardı; inkılâbın yakıtı tükenmez değildi. Bir yerde enerjisi tükenebilirdi. Belki şimdi karizmatik bir liderle yol alıyordu fakat bu ilelebet böyle devam etmez. O halde Kadro, rüzgâr varken yelkenlerini doldurmalıydı.
Türkiye’nin inkılâpçı bir ruh aşılanmış kadrolar tarafından yönetilmesi gerekiyordu. Yani Kadro, aslında bir zihniyetti. Bu yönüyle de zaten kendisinden sonraki sol hareketler üzerinde derin izler bırakmıştır.
Kadroculuk olarak tarif edilen zihniyet, en temelde Kemalizm fazlasıyla durağanlaştı, aydınları genel bir rehavet aldı, bu yaşadığımız adı üstünde bir devrim olduğuna göre devinim kazanması gerekir varsayımıyla dinamizm kazanmıştır.
Özel olaraksa Kadro, Kapitalizm ve Sosyalizmden bağımsız üçüncü bir yol olarak öne çıktı. Kadrocular, özgün bir model kurguladıklarını savundular. Ancak daha ziyade Sosyalist sola yakınsayan bir çizgideydiler. Kemalist ideolojiye, kendi zihniyet daireleri çerçevesinde bir yükleme yapmak istiyorlardı.
Gelgelelim Kemalizm, klasik anlamda sola kendisini kapatmıştı. 1920’lerin ve 30’ların Türkiye’sinde sol denince Komünizm akıllara geliyor; Sovyetler benzeri federatif/yerelden yönetimlerin hâkim kılındığı ve sınıf temelli bir yapı canlanıyordu.
Atatürk, Medenî Bilgiler’de dahi siyasî sendikalizm ya da korporatizm gibi meselelere bakışını net biçimde açıklamıştır. Buradaki bakış açısı devletin bütün vatandaşlara karşı eşit mesafede kalmasıydı. Hâlbuki sendikal hareketler ortaya çıkarsa, menfaat gruplarından birisi diğerlerine karşı baskın gelebilir ve cumhuriyetin fırsat eşitliği nosyonunu zedeleyebilirdi.
Dolayısıyla Kadrocular, Kemalist ideolojiye bilinen anlamda sol bir yaklaşım sergileyemeyeceklerinin fazlasıyla farkındaydılar. Kemalizmin özgünlük iddialarını da gözeterek Kapitalizm ve Sosyalizmden azade üçüncü bir yol kurgulamaya çalıştılar.
Esasında tarihsel süreç içerisinde Türk solunun önemli bir kısmı hep üçüncü yol olduğunu vurgulamıştır. Ancak Kadrocular, Kemalizm ile türdeş özellikleri bakımından aynı kanala girmeye özen göstererek bunu yapmışlardır.
Kadro, Türkiye’de batılı manada bir Kapitalizm gelişmediği ön kabulüyle solda klasik olduğu üzere sınıf çatışmaları üstünden gitmemiştir. Zaten Kemalizm, merkezi bakımdan sınıfsız kaynaşmış kitle teorisini ortaya koymuştur.
Türkiye’ye özgü bir sol ve Kemalizm peşine düşen Kadrocular, çatışma eksenini başka bir tarafa kaydırmıştır. Kapitalizm gelişmediği için sınıflar ve dolayısıyla çatışma oluşmadığına göre, Türkiye’nin içinde bulunduğu tarihsel koşullar emperyalizm ve sömürgeciliğe karşı bir mücadele üretmiştir. Bu da Kemalist devrimi mayalayan Millî Kurtuluş ruhudur.
Kadrocular, Millî Kurtuluş inkılâbı üzerine bina edilen sol içerikli bir Kemalizmin bayraktarlığını yapmıştır. Gerçi Kadro “aslında sol değildi” ya da Yön “antiemperyalist değildi” gibi söylemler zaman zaman dolaşıma girmiyor değil. Ben naçizane pek dikkate almıyorum.
Kadro dergisi, erken cumhuriyet döneminin ideolojik arayışları çerçevesinde Sol Kemalizmin ilk baskın entelektüel ve siyasal mecrasını meydana getirmiştir. Türk siyasal düşünce dünyasına kazandırdığı devinimle solun sinir uçlarına kendi özgül ağırlığı kapsamında katkı sunmuştur.






























Yorum Yazın